❉ Yabani| Bölüm 4 ❉

1046 Words
Çocuk? Çocuktan kasıt ben miydim? Yine susmayı tercih ettim. Zaten ne diyecektim ki? Adam hakaret falan etmemişti. Boş yere laf dalaşına mı girecektim? Sandviçin dış yüzeyini kaplayan streç kağıdını açıp ağzıma götürmüştüm. Yeni yeni algılayabiliyordum karnımın ne denli aç olduğunu. Emir'de yemeye başlarken lokmamı küçük küçük çiğneyerek bitirip "Sence ne olmuştur?" Diye sordum. Telefonunu çıkarıp birkaç bir şey yaptıktan sonra rehberine girip "Kardeşim." Yazan ismin üzerine tıkladı. "Kendin sor!" Emrivaki cümlesiyle ne diyeceğimi düşünemeden üçüncü çalışta açıldı telefon. Höparlöre verip elime tutuşturmuştu. "Sabahın köründe ne arıyorsun lan pezevenk?" Boran Emir'e küfretmişti. Şaşkınlığıma rağmen ifademi Emir'e belli etmeyerek "Şey benim..." Dedim masumane bir sesle. Boran'dan uzun bir süre ses gelmemişti. Sonra bir şeyler homurdanmaya başlayıp "Özür dilerim." Dedi. Emir tam yanımda, eğlenir bir vaziyette sırıtmaya başlamıştı. Bu adam gülebiliyor muydu? Kendimi toparlayarak "Ben orada ne oldu? Onu merak ettiğim için aramıştımda." Bir esneme sesinden sonra yine bir sessizlik oluştu. Saatin kaç olduğuna bakmak adına arabadaki dijital ekrana baktım. Saat nereydeyse on ikiye vuruyordu. Benim çoktan evde olmadığım anlaşılmıştı. Çünkü yengem saat sekizde kalkar, herkesi uyandırırdı. "Daha konak ayağa kalmadı. Kaçıp gittiğin daha anlaşılmadı muhtemelen. Bir gelişme olduğunda ararım seni. Emir'e verir misin?" Şaşırsamda "Tamam." Diyerek telefonu eline verdim. Höparlörden çıkarmıştı telefonu. Kulağına dayarken, önümdeki meyve suyundan birkaç yudum aldım. Emir Boran'ı dinleyip kaşlarını çattı. Sonra gözleri beni buldu. Bana öyle dikkatli bakmıştı ki yanaklarıma kan hücreleri hücum etmişti. Emir bilmediğim bir dilde konuşmaya başladığında bunun kürtçe olduğunu yeni yeni anlamıştım. İnsan nasıl dört yıl boyunca kaldığı şehrin dilini bilmezdi ki? Etrafımda bu dilden başka bir şey konuşulmazken bu garip geliyordu. Telefonu kapattığında kaşları hala çatıktı. "Ne oldu?" Gözlerini tekrar bana çevirip "Bir şey yok." Dedi. Sorduğum soruya cevap vermediği için yüzüm düşmüştü. Kesin bir şey olmuştu. "Hadi yemeğini bitir. Çıkalım yola." Dedi. Kafamı sallayıp, hızlı bir şekilde önümdekileri yemeye başlamıştım. Bitirdiğimde arabayı tekrardan çalıştırdı. "Sende mi Mardinlisin?" Cesaret ederek sorduğum soruyla kısaca, "Evet!" Dedi. Yine kendime engel olamayarak "Ama diksiyonun düzgün." Dedim soru sorar gibi. "17 yaşımdan beridir ben İstanbul'da yaşıyorum." Sorduğum sorulara cevap almanın verdiği yetkiyle birkaç soru daha sormaya karar verdim. Aslında çekiniyordum ama bana göz kulak olacaksa tanımam gerekiyordu değil mi? "Neden Mardin'den gittin peki, okumak için falan mı?" Parmak boğumları direksiyonu sertçe sıkmasından dolayı beyazlaşırken yanlış bir şey dediğimi anlamıştım. Dudaklarımı dişlerimin arasına götürdüm refleks olarak. Gözleri bana kayarken, gözlerinin koyulaşmış olması beni dumura uğrattı. Bu sinirlendiğinin en somut örneğiydi. "Boran bana senin çok az konuştuğunu söylemişti fakat gördüğüm kadarıyla tam tersisin." Ne kadar yabani ve hırçın bir adamdı bu ya. Basit bir soru sormuştum ve bana bu kadar basit bir soru için, çok saçma bir tepki vermişti. "Özür dilerim." Dedim. Ne için dilediğimi bilmiyordum ama dilemiştim işte. Gerisi ise sessizlikti. ***** İstanbul. Sadece dizilerden gördüğüm ve kitaplardan okuduğum şehir. Mardin'e kıyasla her metrekaresine yüzlerce belki binlerce insan düşen şehir. Hava kararmasına rağmen her yerin hala açık olduğu ve etrafta bir sürü insanın kol gezdiği şehir. Çok güzeldi her tarafı bu şehrin. Her tarafı canlı, dinamikti. Ve boğazı, Tanrım olağanüstüydü. "Gördüklerini beğendim mi?" Emir'in bunu sormasıyla ona döndüm. Azarlar gibi konuştuktan sonra bana soru yöneltmesi ve ona cevap vereceğimi düşünmesi saçmaydı. Sadece kafamı sallayarak beğendiğime dair bir harekette bulunmuştum. Gözlerini kısarak birkaç dakika bana bakarak "Kıyafet işini şimdi halledelim." Demişti. Ona da kafamı salladım ses etmeden. Sesimi çıkarmamaya o kadar kararlıydım ki. Kalabalık araba trafiğinin ardından işlek bir caddeye gelmiştik sonunda. Kafasını hafifçe eğerek mağaza aramaya başlamıştı. Arabayı durdurduğunda emniyet kemerini çıkardı. Bende çıkarmıştım. Elalarını birkaç dakika üzerimde gezdirdikten sonra bakışları tişörtün bacaklarımı örtmediği kısma takıldı. "Üzerini düzelt. Öyle çık!" Sesi yine emir verir gibiydi. Örtebildiğim kadar örtmüştüm işte. Daha ne istiyordu? Tişörtü çekiştirdikten sonra kapıyı açıp çıktım. Adımlarım onun yanına geldiğimde durdu. Birkez daha beni süzdü ardından önümüzde duran mağazaya geçmiştik. Bu adamın derdi neydi cidden anlamıyordum. Mağazanın içi hala insanlarla doluydu. Ve hepsinde bir telaş dalgası hakimdi. Bizi yeni yeni farkeden orta yaşlardaki kadın bize doğru yaklaştı. "Buyrun efendim, nasıl yardımcı olabilirim?" "Ona uygun birkaç kıyafet, iç çamaşırı vesaire alacağız." İç çamaşırı kısmıyla yanaklarımın domates gibi kırmızılaştığına kalıbımı bile basabilirdim. Kadın beni süzerek "Tabi efendim." Dedi ve yanına bir görevli kızı çağırdı. Kız sanki beni o utanç dalgasından sıyırmak için gelmişti. Emir'in yanından uzaklaştırdığı an rahat bir nefes almıştım resmen. Kız önce beni kıyafetlerin olduğu kısma getirmişti. "Bedenin kaç canım?" Dedi tüm samimiyetiyle, beni bombol bir erkek tişörtünün içinde gördüğü için bedenimi tam olarak kestirememesi doğaldı. "34." Dedim. Bedenime uygun birkaç kıyafet çıkarırken "Git bunları kabinde dene!" Kafamı sallayıp elindeki kıyafet dağını aldım fakat Emir'in sesi duyuldu uzaktan. "Denemesine gerek. Bedenine uygun bütün kıyafetleri kasaya koyun lütfen." Elimdeki kıyafet yumağını istemsizce sıktım. Emir'in tam bir yağlı müşteri olduğunu anlayan tüm görevliler seferber olmuştu bana tüm 34 beden kıyafetleri bulmaya. Yanımdaki kızda bana iç çamaşırı ve birkaç gecelik çıkarmıştı. Utana utana onları da kıyafetlerin arasına bıraktım. Allahım ölmek istiyordum. Kasadaki kız yavaş yavaş kıyafetleri kasadan geçirdi. Sıra iç çamaşırlarına geldiğinde az önceki yavaşlık yerini bir türlü geçmeyen saatlere bırakmıştı. Sonunda işi bittiğinde Emir o mağazaya yüklü bir miktar para ödeyip çıkmıştı. Poşetleri taşımaya başlarken gerisinden takip ediyordum onu. Çok güçlüydü. Yirmi küsür, ağır poşeti tek hamlede kaldıracak kadar güçlü. "Bagajı aç!" Dediğini yapıp bagajı açtım. Bagaja poşetleri yerleştirdikten sonra arabaya tekrar binmiştik. Arabayı çalıştırıp önünü büyük bir ciddiyetle incelemeye başladı. "Mardin'e gelmeden önce nerede yaşıyordun?" "İzmir." Dedim kısa cevap vermek adına. "Sana benim hakkımda soru sorma dedim. Sorduğum sorulara kısa cevap ver! Değil." Kaşlarımı çattım. Bir de tutarsızdı galiba. Az önce bana çok konuşuyorsun diyordu şimdi ise az. Kaşlarım havalanırken "Ben sadece senin istediğini yapıyorum Emir abi." Abi kelimesi dudaklarımda eğrelti durmuştu fakat yaşından dolayı ona nasıl hitap edeceğimi bilmiyordum. Gözlerime usulca bakışları işlerken "Emir yeterli." Dedi. Sonra cümlesine kaldığı yerden devam etti. "Her kurduğum cümleyi bu kadar dikkate alacaksan işimiz var seninle ufaklık." Kaşlarımı çatarken ufaklık kelimesini es geçmeye çalışarak gözlerimi ona çevirdim. Ona adıyla hitap etmek istemiyordum fakat Emir ona adıyla hitap etmemi istemişti. "Elbette ki her söylediğini dikkate almam fakat almamam için mizacının eğlenir bir vaziyette olması gerekir. Aksi takdirde böyle sert söylersen her insanın yapabileceği gibi üzerime alınırım." Söylediğim cümleleri düşünce ölçeğinde tartıp haklılığıma karar vermişti muhtemelen. "Kaç yaşındasın?" "18.." Yüzüme anlamlandıramadığım bir ifadeyle bakıp kafasını salladı. Cidden garip bir adamdı. Çok garip. "Ne kadar kaldı gideceğimiz yere?" "Yarım saat daha beklemen gerekiyor." Bu sefer kafamı sallayan ben olmuştum. O kadar zaman beklemiştim, yarım saate de katlanırdım elbet. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD