❉ Yabani| Bölüm 5 ❉

2341 Words
Her şey bu kadar size yabancıyken nasıl özgür hissederdiniz ki? İçinizde nasıl tarifi olmaz bir huzur olurdu? Ben, bana ait her şeyden uzaklaşmıştım bu şehire gelirken fakat bir şeye yakınlaştığımı hissediyordum. Mutluluğa. Çabuk adapte olan bir insan değildim değişikliğe aslında. Mardin'e taşındığımızda bile alışma sürecim 2 yıl kadar sürmüştü. Zaten annemi de kaybedince artık o şehire alışmaktan başka da çarem kalmamıştı ya. Alışamayıp ne yapacaktım? Yengemin hergün kafama vura vura söyledikleri cümleler geliyordu aklıma. Sonra o sözleri yüzünden açılan yaralarımı sarmaya kalkan amcamın çabalayışları. İki tezat insan, nasıl bir arada yıllarca yaşayabiliyordu? Ben hiçbir zaman yengemle amcamın sakin muhabbetlerine şahit olmamıştım. Sürekli kavga ederlerdi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi sakince sofraya otururlardı. En çok kavgaları benim yüzümden olurdu genelde. Beni evinde birgün bile istemiyordu çünkü. Yengem, o evde olduğum sürece oğlunun bana bakacağından korkuyordu. Bu düşünce bir kurt gibi içini çürütüyordu günden güne. Zaten beni evinde sığdırmak istememesinin tek ve daimi nedeni buydu ya. Birkez olsun Faraz abiyle (Amcamın oğluyla.) doğru düzgün muhabbet bile etmemiştik. Hekeza o da benim gibi benden kaçıyordu. Aynı evin içindeydik fakat birbirimizle saklambaç oynuyorduk. O sofraya geldiğinde ben kalkıyordum. Ben geldiğimde o. Yani öyle bir döngüdeydik. Faraz abi kız kaçırdığında ve kaçırdığı kızın bir ağa kızı olduğunu öğrendiğindeki sevinci asla unutamazdım yengemin. Amcam delicesine üzülüp oğlunun canını düşünürken yengemdeki bu sevinç neyin sevinciydi? Çünkü ritüeli çok iyi biliyordu. Onlara bir kız verirlerse bu kanlı davadan hem kendilerini hem de oğlunu kurtaracaktı. Nitekim öyle de olmuştu. Beni öne sürmüştü Boran ağanın ailesine. Kimseye sorulmadan, en çokta bana. Hoş, evinde iki gram ekmeği yememi bile lüks gören kadın bana bu durumu sorup bir de üzerine beni mi dinleyecekti? "Davet beklemiyorsun değil mi?" Emir'in cümleleri düşüncelerimi keskin bıçak gibi bölerken etrafı incelemeye başlamıştım. Etrafa karanlık bir sis perdesi vardı ama görebildiğim kadarıyla nezih bir siteydi burası. Tam Emir'den beklediğim gibi. Lüks aynı zamanda sade. Bu iki tezatlık birbirleriyle uyum içerisindeydi ama. İç huzurum beni o kadar güvende hissettiriyordu ki buraya nasıl geldiğimizi dahi hatırlamıyordum. İstanbul'un bu kadar fazla büyük oluşu başımı döndürmüştü sanırım. Ben daha önce İzmir'de yaşıyordum. Tamam İzmir'de kalabalık ve büyüktü fakat burası dünyadaki tüm insanları içinde barındırıyordu sanki. Her adımımda yepyeni bir sima görüyordum. Emir yanına yaklaşan adama araba anahtarını vererek bagajdaki kıyafetleri zorlanmadan eline alarak yürümeye başlamıştı. Yine onu takip etmeye başladım bende. Geldiğimden beri zaten tek yaptığım onu takip etmek olmuştu. Apartmanın dış kapısındaki tuşlu şeye bir numara girdi. Kapıdan bir kilik sesi gelmişti. Kapıyı açtı, önce benim girmeme izin vermişti. Benim ardımdan da o girdi. "Poşetleri alabilirim." Dedim zorlanacağını düşünerek fakat duraksmadan yürümeye devam etti. Asansör kapısına geldiğimizde sağ elindeki poşetleri kenara bırakarak asansörü çağırdı. Vücuduma yine bir heyecan dalgası yayıldı. Boran bana bir şey olursa arayacağını söylemişti, hala aramamıştı. Şu saate kadar bir şey olmaması imkânsızdı. Saat neredeyse sekiz olmak üzereydi. Asansör kapısı açıldığında Emir'e fırsat vermeden yerdeki poşetleri ben elime aldım. Gerçekten çok ağırladı. Bu yüzden iki elime dağıtmaya karar vermiştim poşetleri. Emir'in alaycı bakışları beni bulurken dördüncü katın düğmesine basmıştı. Beklemeye koyulduk. "Acıktın mı?" Emir'in sorusuna kafamı sallayarak cevap vermiştim. Sadece arabada yediğim soğuk sandviç ve minicik bir çikolata geçmişti mideme gün boyunca. Nasıl aç olmayabilirdim ki? "İnsanlar haraketlerle anlaşabilseydi, alfabeye ve sözcüklere gerek kalmazdı." Dedi alaycı bir ifade ile. "Ağzımı açınca çok konuşuyorsun diyorsun, az konuşunca da alfabe ve sözcükler boşuna oluşmadı diyorsun. Ben anlamıyorum ki ne yapayım?" Diye çemkirince yüzünde eğlenir gibi bir ifade belirdi. Bu adam gerçekten değişikti te Allahım ya. Asansörün kapıları açıldığında, asansör kapısının önünde kümelenen insanlar arasından geçip üzerinde 33 yazan numaralı dairenin önünde durduk. Kapıyı açmasını bekledim. Çok geçmeden kapı açılmıştı. İçeriye adımladığımızda enfes bir koku karşıladı bizi. Buram buram yemek kokuyordu. Emir'de beklemiyor gibi kaşları havalanmıştı. Koridor boyunca yürüdükten sonra, american tarzı bir mutfağa girmiştik. Her şey o kadar güzeldi ki. Kendimi kaptırmaktan mutfaktaki kızı yeni yeni görebiliyorum. Mutfakta genç bir kızı görmemle gölün kıyısındaki düşüncemin doğruluğundan emin olmuştum. Evliydi sanırım. Ama bu kız biraz şey değil miydi? Iıı küçük. "Ne yapıyorsun Çiçek? Otur Allah Aşkına. Hastasın sen." Çiçek denen kız bizi yeni yeni farketmiş kafasını kaldırıp tüm dişlerini göstererek gülümsemişti. Samimiydi. "Ayh abi sus Allah aşkına. İki çeşit yemek yaptık diye yorumladık. Babam bitti sen başlama." Diyip önündeki tencerenin altını kapattı. Diğer yemeğin de pişip pişmediğine baktıktan sonra bize yaklaştı. Kız kardeşi miydi? Gerçi benimle aynı yaşta gibi duruyordu. Karısı zannetmem yeni yeni saçma geliyordu. "Merhaba ben Çiçek." "Hazal." Bende onunla aynı karşılığı vererek gülmeye çalıştım. Başarılı olmuştum da. "Baban nerede ufaklık?" Çiçek gözlerini kısıp "Bana ufaklık deme ya." Emir bu çemkirme sonucu kahkaha atıp Ciçeği göğsüne çekerken ben ona uzaylı görmüş köylü gibi bakıyordum. Bu adam gülebiliyor muydu? Cidden ketum ve ciddiydi benimle geçirdiği yollarda. Bu yüzdendi ya zaten şaşkınlığım. Kapı çaldığında Çiçek Emir'in kollarından çıkıp "Babam geldi.." Diyerek kapıya koşturdu. İnsanın babasının olması ne güzeldi öyle. Duygusala bağlayacağımı hissederek bu düşünceyi uzaklaştırmaya çalıştım hemen. Çiçek'in hala Emir'in nesi olduğunu çözemezken içeriye orta yaşlarda bir adam girmişti. Adamın arkasından giren ikinci şeyle dehşet içerisindeydim. Korkunun verdiği adrenalinle nasıl olduğunu anlamadan Emir'e sarılıp bacaklarımı ona dolamıştım. Bu saniyeler içerisinde olmuştu. "Al onu!" Dedim korkuyla. Havlamaya başladığında biraz daha sokuldum Emir'e. Köpeklerden çok korkardım. Çünkü çocukluğumun en ağır tramvalarından birini köpeklerle yaşamıştım. Birkaç defa daha havlayınca korkuyla çığlık attım. Emir kaslı kolunun birini belime sımsıkı sarıp, düşme riskimi ortadan kaldırırken "Faruk sus oğlum!" Dedi. Kim bir köpeğe Faruk ismini koyardı ki? Köpek birkaç defa daha bağırıp ardından Çiceğin sesiyle susmuştu. Emir alaycı bir ifadeyle sırıtıp beni yere bıraktı ama Faruk hala buradaydı. "İnsanların tramvalarıyla dalga geçilmez." Diye cırlarken Faruk birkaç adım atıp tekrar bana yaklaştı. Arkasına sığındım bu seferde. Yüzünden hala o alaycı ifade silinmemişti. Hâlâ üzerime doğru gelirken orta yaşlı adam olaya el atmaya karar vermiş gibi "Emir kızcağız korkuyor belli ki. Titriyor baksana. Bir yere koy, sonra çıkarırsın. Rahat nefes alsın." Köpek Emir'e mi aitti? Emir titreyen ellerimi vücudundan ayırdığında birkaç adım geriye gittim. Faruğun tasmasından tutup salondan çıkarak kaybolduğunda Çiçek dolaptan su getirmişti bana. Ellerim titreye titreye kuruyan boğazımı ıslatmıştım. "İyi misin kızım?" Zoraki gülümseyerek kafamı salladım. Ama hala korku bedenimi işgal ediyordu. Bir koltuğa otururken Emir girmişti salona. Az önceki kazağı yerine şimdi üzerinde vücudunu saran, siyah bir tişört vardı. Gözleri tekrar bana dönerken Çiçek ayağa kalktı. "Neyse ben yemekleri hazırlayayim." Korkudan sıyrılamamıştım ama bende ayaklandım. "Bende yardım edeyim." Çiçek kafasını sallarken mutfağa girdik. O çorbaları kaseye koyarken ben de yemekleri tabağa koymuştum. "Sen de mi Mardinlisin Emir abi gibi?" Kafamı evet anlamında sallarken "Babam Mardinli. Bende soy bağından Mardinliyim." Dedim buruk bir gülümsemeyle. Gülümseyerek "Yemeği bitirelim sonra poşetleri odana yerleştiririz." Buna da kafamı sallarken o önde ben arkada masaya tabakları yerleştirmeye başlamıştık. Adamla Emir kısık bir şekilde bir şeyler konuşuyordu. Masa hazır olduğunda Çiçek masaya çağırdı ikisini de. Onlar oturduğunda bizde oturmuştuk. Adamın bakışları bana dönerken samimi bir gülümseme vardı yüzünde. "Kızım, bu benim kızım Çiçek. Hemen karşınızdaki dairede oturuyoruz. Ne ihtiyacın olursa ona söyle. Tamam mı? Çekinmeni istemiyorum. Emir beni babası belliyor. Sende beni bir amcan belle." Kafamı gülümseyerek sallarken "Emir abi seninde benimle aynı üniversitede olduğunu söyledi. Cidden mi?" Kaşlarım havalanmıştı. Gideceğim üniversite hazır mıydı? "Evet aynı üniversitede okuyacaksınız. Hukuk bölümü." Emir bunu söylerken ben gözlerinin içine bakıyordum. O da birkaç dakika gözlerini bende oyalayıp Çiçeğe döndü. "Vay be! Ben de gastronomi bölümünü okuyorum." Önümdeki çorbadan bir kaşık alıp "Çok güzel yapmışsın. Iyi yerlere geleceğinden eminim." Dedim. Gerçekten çok güzel olmuştu. Kocaman gülümsedi. O andan sonra sohbet açılmadı zaten. Herkes önündeki yemeklerden yemeye başlamıştı çünkü. Yemek faslı bittiğinde kenara bıraktığımız poşetleri Çiçek'le taşıyıp, duvarları bebe mavisi renkli odaya girmiştik. Her şey tertemizdi. Amcamın evine inat, burası küf yerine tertemiz ev gibi kokuyordu. Burukça gülümsedim. Çiçek bir şey olduğunu anlamış gibi "Ne oldu Hazal?" Diye sordu. "Hiçbir şey. Şey istersen ben yapabilirim. Yardım etmene gerek yok." Bana bir şey söylemeden elindeki poşetleri kenara indirerek ahşap, beyaz dolabı açtı ve içine yerleştirmeye başladı kıyafetleri. Bende onunla birlikte dizmeye başlamıştım. "Emir abiyle bir akrabalık bağınız var mı?" Önce ne diyeceğimi düşündüm. Sonra omuzlarımı indirip, doğruları söylemeye karar vererek kafamı hayır anlamında salladım. Umarim yadırgamazdı. Oralı dahi olmayinca bende onun hakkında soru sormak istedim. "Şey Emir abi, Zafer amcaya baba diyor. Sizin akrabalık bağınız var mı?" Yanlış anlamasın diye abi demiştim. Masada gözlemlediğim kadarıyla baba oğul gibiydiler. Çiçek bana hayran bir ifadeyle dalıp, "Emir abi benim kurtarıcım aslında." Diyip elindeki kalan son elbiseyi de dolaba koyarak yatağın üzerine oturdu. "Ben 16 yaşındayken babamın düşmanları tarafından kaçırıldığımda tanıştık Emir abiyle. Oradan bakılınca çok hereketli bir dünyam olduğunu zannedebilirsin ama öyle değil işte. Sadece bir kere kaçırıldım. Ve emin ol berbattı. Neyse, her kitapta her zaman olan o klişe kaçırılma olayları gibi kaçırıldığımda dedim ki "Allahım sonunda beyaz atlı prensimi bulacağım." Hani kitaplarda olur ya, kız kaçırılır, esas oğlan gelir ve insan üstü bir güçle, tek başına, tek bir sıyrık dahi almadan, milyonlarca adamla dövüşerek kızı kurtarır. Aynen öyle oldu. Ama beyaz atlı prens değil, beyaz atlı öküz abi oldu. Ayartmaya çalıştım da abi kardeşten öteye gidemedik." Çiçek gülerken ciddi olmadığını anlamıştım. Bende onun gibi gülümsedim. Bir yandanda alt çekmecelere geri kalan kıyafetleri bükerek koymaya başlamıştım. "Şaka bir yana, eğer o gün Emir abi hiçbir şeyi düşünmeden beni kurtarmaya gelmeseydi belki şu an ölebilirdim. O babamdan sonraki en büyük kahramanım. Ne zaman başımı belaya soksam hep o bir adım gerimde, beni girdiğim belalardan kurtarmak için yaratılmış sanki. Bazen ardında bu kadar seni sımsıkı koruyan biri olması can sıkıcı olabiliyor ama iyi ki benimle. Babam onu, beni kurtardıktan sonra evladı olarak kabul etti. Ve iki yıldır beraberiz. Aile olduk resmen." Ondan resmen hayranlıkla bahsediyordu fakat benim Emir'le ilgili izlenimim sadece soğuk nevale oluşuydu. Ha bir de unutmadan tutarsızlığı ve yabani oluşu da huyları arasındaydı. Kurduğu hayranlık cümlelerine sadece gülümsemekle yetindim. "Eee ne zamana kadar buradasın?" Diye sordu. Yine yalan söylemeyerek "Bilmiyorum." Dedim. Bendeki bu bilinmezlik Çiçek'te eminim ki kararsızlık olarak tanımlanmıştı. Ama bilmediğim soruların cevabını elbette ki söyleyemezdim. Buraya geldiğimde Mardin'e ne zaman geri döneceğimi söylememişti çünkü Boran. "Yarın biraz gezdirmemi ister misin İstanbul'u? Çok güzel bir şehirdir." "Olur." Dedim, az önceki kuru sesime nazaran şimdi sesim canlı ve heyecanlı çıkıyordu. Çiçek bu çocuksu tavrıma gülümserken, uzaklardan gelen Zafer amcanın sesiyle tüm düşüncelerim dağıldı. Çiçek yerinden kalktı. Bende peşi sıra arkasından gittim. Salona girdiğimizde sadece Zafer amca vardı salonda. "Kızım hadi kalkalım artık." Gözlerim krem rengi duvarları tırmandı ve kocaman, eskitme bir saatin yelkovanlarında duraksadı. Saat neredeyse on biri geçiyordu. Koskoca yirmi dört saat geçmişti dört yıldır sürgün gibi yaşadığım o şehirden uzakta. Çiçek dudaklarını sarktıp bana döndü yavaşça. "Seninle tanışmak güzeldi." "Aynı şekilde." Dostane bir şekilde birbirimize sarıldık. Birbirimizi bıraktığımızda ise "Yarın görüşürüz." Dedi, göz kırparak. Gülümsedim ardından onları, sanki ev sahibi benmişim gibi uğurlamıştım. Neredeydi bu adam? Dairelerine girip gözden kaybolduklarında parmak uçlarımda yürüyerek gözlerimle etrafı aradım. Ortalarda görünmüyordu. Odaları gezmeye başlamıştım onu bulmak adına. İlk kapıyı tıklattım. Ses gelmeyince kolunu indirdim. Bomboş bir odaydı. Hemen yanındakine de aynı şeyi yaptım. Bu oda, diğer odanın aksine, misafir odası olduğunu ele veriyordu. Benim odamla aynı düzlemdeyken tek farkı, bu odada iki kişilik bir yatak olmasıydı. Kapıyı kapatıp diğer odanın kapısını açtım fakat bu kapı kilitliydi. Diğer odaların kapısı açıkken bu odanın kilitli olması beni garipsetirken diğer odaya geçtim takılmadan. Tam açacakken kapı benden önce açıldı. Emir tam karşımda duruyordu. Saçlarındaki ıslaklık duş aldığını belli ediyordu. "Gittiler mi?" "Evet." Odadan çıkıp önümde durmuştu. "Odana git. Duş al. Zor bir gündü." Dedi. "Şey önce Boran abiyle konuşsak." Biraz düşündü. Ellerini kısa sakallarında gezdirmişti. "Tamam." Onu takip edip salona girdim. Telefonu eline aldı. Boran'ı aramıştı. Telefon son anda açılmıştı. "Ne oldu?" Emir direk, bodoslama konuya girmişti. Kenarda, nefesimi tutarak dinlemeye başladım onu. "İşler birbirine girdi. Böyle olacağını tahmin etmedim Emir. O akşam ormadaki avcılar senin arabanı görmüşler. Plakanı tam net görmemişler Allahtan. Beni de, seni de. Konuşmaları da duymamışlar. Sadece İstanbul plakası olduğundan eminler. Hazal'ın o arabayla gittiğini söylediler. İstanbul'a geliyorum. Adar ağanın emri. Faraz'la, Eze'yi rahat bırakın, bana o kızın cesedini getirin, dedi." Gözlerim dehşetle açıldı. Beni mi öldürecekti? Dilim lal olmuştu sanki. Konuşamıyordum. Emir kaşlarını havalandırdı. "Kızı mı öldüreceksin lan?" Sesi kızgın ve öfkeli çıkmıştı. "İyi misin oğlum? Kızı kurtarmak için oraya gönderdim ben. Birkaç gün İstanbul'da kalıp "Öldürüp gömdüm." Diyeceğim. Mardin'e döneceğim sonra. Bekir amcaya söyledim ne yapacağımı. Hazal'a da söyle." Kurduğu cümleleri, sanki günlük rutiniymiş gibi, soğukkanlı bir sakinlikte söylemişti. "Şu an yanımda. Seni dinliyor zaten." Sessizlik hüküm sürüyordu şimdi salonda. "Duydun mu Hazal dediklerimi?" Sessizlikten sıkılmış gibi bana bu soruyu yöneltti Boran. "Evet. Duydum....." "Amcana söyledim. Senin için endişelenmeyecek. Tamam mı?" Ben artık ölü bir kimlikle mi yaşayacaktım? Başka bir çarenin olmayışıyla omuzlarım düştü. "Tamam." Demeye yeltenicekken bir anda gelen havlama sesiyle ağzımdan bir "Hiihh!" Nidası yükseldi. Koltuğun üzerine çıkarken "Korkma odada. Çıkamaz." Dedi Emir ifadesiz sesiyle. Faruk bir iki kez daha havlayınca yine yerimde sıçradım. Korkuyordum ve bu elimde değildi. "Otur hadi!" Titreyen vücudumu koltuğa bıraktım. Hala bedenim diken üzerindeydi. "İyi misin?" Boran'ın endişeli sesiyle, "Evet." Dedim. Sesim titremişti resmen. Bu durum fazlasıyla sinir bozucuydu. Daha fazla rezil olmamak adına Emir'e döndüm. "Benim uykum var da. İyi geceler." Kaçarcasına odaya girdim. Kalbim korkudan kan yerine adrenalin pompalıyordu sanki. Savsak adımlarla odadaki banyo olduğunu düşündüğüm yere girdim. Tam tahmin ettiğim gibi banyoydu. Üzerimdekilerden kurtularak kendimi suyun altına attım. Su bedenimi yavaşça gevşetiyordu. Yanda duran duş jellerinden birini avcuma döküp, saçlarımı köpürtmeye başladım. Nefis kokusu burnuma geliyordu. Bir anda öldüğümü duyan yengemin yüzündeki ifadeyi canlandırmaya çabaladım zihnimde. Muhtemelen sevinirdi. Hatta şükür bile edebilirdi. Gözlerimden akan yaşların suyla karışıp gitmesini izledim. Üzgün olduğum kadar mutluydumda. Mutlu olduğum kadar, hüzünlü de. Hislerimin kesmekeşliğini yaşıyordum. Ne hissetmem gerektiğini bilemiyordum. Bir oyuna girmiştik, ve tek hedefim yara almadan çıkabilmekti. Ellerimin buruşmasından banyoda ne kadar çok kaldığımı anlayarak, üzerime askıda asılı olan bornozu giyerek çıktım. Vücudumdan süzülen sular yerlerde iz bırakırken dolabın önünde durup alt çekmeceleri karıştırmaya başladım. İstediğimi bulamamanın verdiği memnuniyetsizlikle dudaklarım asıldı. Size o kadar dedi adam, "Bu kıza uygun tüm kıyafetleri kasaya koyun." Diye. Aklınıza hiç mi gelmedi eşofman takımı koymak? Öfleyerek önümdeki şortlu gecelik takımını elime aldım. Benim gelirken giydiğim şey bu geceliğe kıyasla masumane kalıyordu. Başka bir çarem olmadığını düşünerek üzerime geçirdim. Uyurken zaten iç çamaşırı giymezdim. Ama Allahtan dün halsiz olduğum için iç çamaşırımı dahi çıkamamıştım. Yoksa rezillik. Dudaklarımı ısırıp saçlarımı taramadan yukarıda bir topuz yaparak kendimi yumuşak yatağa bıraktım. Uyuyabileceğimi pek sanmıyordum ama denemeye karar vermiştim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD