Soğuk bir sabahta otobüsten inip İstanbul’a merhaba dedi, Hilal. Gece bindikleri otobüs onları saat sekizde Beşiktaş sahilinde bırakmıştı. Hilal hızla denizin kenarına gitti. Eskiden ne zaman hava güzel olsa ailesiyle vapura biner ve İstanbul’a gelirlerdi. Sahilde gezer, biraz alışveriş yapar, her seferinde gitmedikleri başka bir tarihi mekânı ziyaret ederlerdi. Hilal’in babası bu konuda çok hassastı. Tarihini bilmeyen birinin başka bir şey bilmesinin de önemli olmadığını söylerdi. Bursa’da ki tarih kokan her bir köşeyi gezmişlerdi. Sık sık tarihi kitaplar alırdı Hilal’in babası, Sedat Bey ona. Hilal’de büyük bir zevkle olurdu bu kitapları. Zaten kitap okumayı severdi, Hilal. Öyle sürekli bir kitabı olmazdı elinde ama canı istediğinde açıp okuyabileceği bir başucu kitabı olmasına özen gösterirdi. Son zamanlarda sürekli psikoloji kitapları okuyordu ama araya birkaç farklı tür de sıkıştırmaya çalışırdı. Kafasını dağıtırdı bu şekilde. O da insandı sonuçta. Başka ilgi alanları da olmalıydı. Ayrıca o kendine dikkat etmeyen, işi gücü dersleri olan inek kızlardan da değildi. Tamam, dersleri onun için önemliydi ama kendinden önce de gelmiyordu. Önceliği hep kendindeydi. Alışverişi severdi mesela. Saçlarını iki yılda bir farklı bir renge boyatır ve farklı bir modelde kestirirdi. Psikolojide hastalık derecesinde çanta bağımlısı olmanın bir adı olup olmadığını bilmiyordu ama geçen gün aldığı kazakla takabileceği bir çanta alması gerektiğinden yüz de yüz emindi. Yani aslında sıradan bir Türk kızıydı Hilal. O da diğer kızlar gibi fazla kilolarından kurtulmak için her Pazartesi diyete başlıyor ve aynı gün vazgeçiyordu. O da kalın bacaklarından şikâyet ediyor, ‘bir on kilo versem taş gibi olurum aslında’ diye kendi kendine söyleniyor ve asla o on kiloyu veremiyordu. O da âşık olmuştu zamanında. O da başını belaya sokmuş ve sonuçlarıyla yüzleşmişti. Sonuçta o da nefes alıyordu ve nefes alan her âdemoğlu gibi o da bazen sadece yaşıyordu işte. Tabi final haftaları hariç… O haftalar da bir ölüden farkı olmuyordu.
Ve şimdi bu âdemoğlu denizin kenarından durmuş martıların şarkılarını dinliyordu. Güneşin nasıl denizin üzerinden parladığını ve nasıl gökyüzünde ki saltanatını tarifi imkânsız bir edayla ilan ettiğini hayranlıkla izliyordu. Denizden gelen dalga sesleri ruhunu okşuyor ve o temiz sabah havası içine doluyordu. Sabahları severdi Hilal. Bursa, Ankara, İstanbul fark etmezdi. Sabahlar onun için her yerde güzeldi. Tabi bu sabahların çoğunda uyuyor olmayı tercih ediyordu ama o başka bir konuydu.
“Ne güzel şehir şu İstanbul” dedi Nazlı arkadaşının yanına gelince
“Öyle,” dedi Hilal “Adına şiirler yazılacak kadar güzel. Ama şu kalabalığı, düzensizliği yok mu, öldürüyor tüm güzelliğini. Çirkin bir örtü gibi sanki… İnsanın ruhunu karatıyor.”
“Diğer yerler çok farklı sanki. Her yer kalabalık artık. Her yer düzensiz.”
“Orası öyle ama ne bileyim,” omuzlarını silkti Hilal “Atsak tüm bu insanları İstanbul’dan, yolları kısaltsak, denizi temizlesek, martılara daha özgür bir gökyüzü açsak daha güzel olmaz mı bu şehir? Daha bir destansı”
Nazlı güldü kendi kendine “Sen de pek bir şair havandasın bugün. Haklısın sen de tabi. Ellerimizle katlettik canım şehri. Ama yine de güzel şehir İstanbul. Tabi sen Ankara insanı oldun şimdi. Artık beğenmezsin İstanbul’u. O soğuk memur şehri seni de kandırdı”
Hilal arkadaşının sözlerine gülümseyerek karşılık verdi. Ankara’yı sevmişti. Sakindi bir kere. Yurdu da okuluna yakındı. Yollarda çok zaman geçirmesi gerekmiyordu. Trafikte öyle İstanbul’un trafiği gibi olmuyor, sıcağı Bursa’nın sıcağı gibi üzerinize yapışmıyordu. Hele yaz olduğunda bir güzel esiyordu ki geceleri Bursa’ya dönesi gelmiyordu Hilal’in. Ama kışında bir o kadar sevmiyordu Ankara’yı. O soğuktan ne yapsam da kaçsam diye kara kara düşünürdü. Yine de seviyordu Ankara’yı. Aslında onun için şehir fark etmezdi. Mutlu olacağı her yeri evi kabul edebilirdi ama bu evin Ankara’da olmasından da bir zarar gelmezdi.
Nazlı ve Hilal, denizi seyretmeye daldıkları sırada gurup liderleri arkadan onlara seslendi. Toplanma zamanıydı. Önce güzel bir kahvaltı yapacaklardı. Sonra herkes serbestti. İsteyen istediğini yapacaktı. Hilal ve Nazlı Taksim’e gitmeye karar vermişlerdi. Biraz alışveriş yapacak, biraz gezeceklerdi. Bol bol resim çekinip, güzelce eğleneceklerdi. Saat beş olduğunda Beşiktaş’ta gurupla buluşacaklardı. Program gece yarısı başlıyordu. Önce hep birlikte güzel bir yemek yiyecek sonra da programın yapılacağı mekâna geçeceklerdi.
Bütün günleri planlanmıştı. Şimdi tek yapmaları gereken güne başlamaktı. Hilal’in güne başlamak için ise şöyle güzelce demlenmiş bir çaya ihtiyacı vardı. Herkes uyanmak için kahveye ihtiyaç duyabilirdi ama onun taze demlenmiş bir bardak çaya ihtiyacı vardı. İki şeker atıp çayını güzelce karıştıracak, sıcak sıcak içip, içini ısıtacaktı. Sonra günü başlayabilirdi… Kahvaltıyı denize nazır küçük ama sevimli bir pastanede yapmaya karar verdiler. Yirmi kişilik bir gruplardı. Üç masayı birleştirerek rahatça cam kenarında bir köşeye sığmışlardı. Taze taze poğaçalar, simitler, börekler hızla dizildi masanın ortasında. Çaylar geldi, sohbet başladı. Herkes gün boyunca neler yapacağını anlatıyordu. Kimi İstanbul’a ilk kez geliyorlardı. Galata Kulesi’ne gidecekti biri. Diğeri camileri gezecekti. Bir diğeri Nişantaşı’na gidecekti. Orada pahalı mağazaları gezecek ama büyük ihtimal bir şey alamadan geri dönecekti. Sonra akşam olacaktı ve o herkesin beklediği andı. Hilal bir türlü anlayamıyordu. Ne vardı bu Mete Karahan’da? Programın konusu açılır açılmaz herkes ondan bahsetmeye başlamıştı. Ne kadar yakışıklıydı? Ne kadar yetenekliydi? En son nerede, kiminle görülmüştü? Hızla sosyal medya kontrol edildi. En son neler paylaşmıştı? Hilal tüm bu konuşmanın arasında boğuluyordu. İnsanların sıradan bir insana bu denli tapmasına, onu böylesine putlaştırmasına anlam veremiyordu. Hilal bu yüzden tüm bu konuşmaları duymazdan gelmeyi tercih etti. Simidinden bir parça kopardı ve çayına batırıp keyifle mideye indirdi. Simit çayla simitti. Hele bir de sıcak çayla ıslatılıp yenilince bir ayrı güzel oluyordu. Keyifle kahvaltısını yapıyor, ara sıra simidinin arasına domates ve peynir koyarak karnını doyuruyordu. Kendini konuşmadan soyutlamıştı. Ta ki grup onu da aralarına katmaya karar verene kadar.
“Sen ne düşünüyorsun?” diye sordu gruptaki kızlardan biri
“Ne konuda?” diye sordu Hilal. O an biraz da olsa konuşmayı dinlemiş olmayı diledi. En azından o zaman böyle donup kalmazdı.
“İşte program hakkında canım. Dinlemiyor musun sen bizi? Sabahtan beri ne konuşuyoruz biz? Mete Karahan gelecek ya hani programa”
İşte yine aynı isim. Bir huzur vermeyecek miydi Hilal’e? Bu dünya ikisi için fazlaydı. Birinin gitmesi gerekiyordu ve Hilal, o şöhret budalasını kapıya kadar geçirmek için fazlasıyla gönüllüydü.
“Boşver sen onu,” diye atıldı Nazlı, Hilal daha cevap veremeden önce “O çok mantıklı ya sevmez öyle şeyleri. Kimseye hayran olmaz. Pek bir hanımefendidir o.”
“Ne demek o öyle?” diye sordu Hilal kızgınlıkla. İlla yapacaktı onu kızdıracak bir şeyler, değil mi? “Benim de elbet var beğenerek izlediğim oyuncular, severek dinlediğim şarkıcılar ama sevmem ben öyle sonradan görme şöhret meraklılarını. İşini hak ederek yapan herkes gözümde sanatçıdır benim ama Mete Karahan’ın öyle biri olduğunu düşünmüyorum ben”
“Nereden biliyorsun işini hak ederek yapmadığını?” diye sordu Nazlı. Hilal bazen onun kimin en yakın arkadaşı, can dostu olduğunu anlamıyordu. Kendisinin mi? Yoksa Mete Karahan’ın mı?
“Hak ederek yapanın işine saygısı olur. Sadece işiyle anılmak ister. Orada burada gezip, her gece başka kadınla anılan bir adam ne kadar bağlıdır ki işine? Ben bunu bilir bunu söylerim”
Gruptan birkaç kişi Hilal’in haklı olduğunu söyleyerek onu onayladı. Bir sürü iyi oyuncu vardı. Çoğu da Mete Karahan’dan başarılıydı ama hiç biri onun sahip olduğu şöhrete sahip değildi. Onlar işleriyle anılıyor ve zamanla unutuluyorlardı. Mete ise asla unutulamayacak ve yarattığı spekülasyonlarla akılda kalacaktı. Hayat adil değildi.
“Son sözü Hilal Hanım söyledi arkadaşlar,” dedi Nazlı yine arkadaşına sataşarak “En iyisi susup işimize bakmak. Malum onun lafının üzerine laf söylenmez”
Grup kendi arasında bu espriye gülerken, Hilal Nazlı’ya öfkeli bir bakış attı. Nazlı ise onu dudaklarını büzerek abartılı bir öpücük gönderdi ve bu haliyle az önce ona kızgın olan Hilal’i bile gülümsetti.
‘Bu kız asla büyümeyecek’ diye düşündü Hilal. Ama bir yandan da büyümesini de istemiyordu. Onu bu deli dolu haliyle seviyordu ve o olmazsa ne yapar hiç bilmiyordu.
*
Mete günlük programını almak için her zamanki gibi ajansına uğradı. Bu gece bir canlı yayına konuk olacaktı. Bu tarz programları severdi Mete. Hayranlarıyla konuşmaya her zaman fırsat bulurdu bu programlarda. İnsanların onu beğenip, takdir etmesi hoşuna gidiyordu. Hala inanamıyordu aslında ama bazen küçük bir kız gelip onunla fotoğraf çekinmek istediğinde dünyalar onun oluyordu. Küçük çocukları severdi Mete ve bu işe belki onlara iyi bir örnek olabileceğini düşünerek çıkmıştı. Tabi çalıştığı ajansla bu artık oldukça imkânsızdı.
“Günaydın Mete Bey” dedi ajansa girdiği ilk anda, ajans sahibi Timur Kartal’ın asistanı. Sarışın, gösterişli bir kadındı asistanı. Neden orada çalıştığı belliydi. Bazen Timur’un bu ajansı sadece karısını aldatmak için açtığını ama bir şekilde oldukça başarılı olduğunu düşünüyordu. “Günaydın Tuğçe Hanım. Timur Bey müsait mi?” Asistan kadın Mete’ye şuh bir edayla gülümsedi. Mete artık bu tarz tavırları görmüyordu bile. Sahte gülümsemelerden sıkılmıştı. “Evet, müsait. O da sizi bekliyordu,” eliyle yan tarafta ki kapıyı gösterdi “İçeri geçebilirsiniz”
Mete ona yalandan bir gülümseme gönderdi. Ne de olsa o bir centilmendi! İçeri girmeden önce kapıyı bir kez çaldı ve kapıyı yavaşça açıp içeri doğru adım attı.
“Hoş geldin Mete,” dedi Timur yerinden kalkmadan, yüzünde bir gülümseme ile. “Dün gece senin kız olay çıkarmış” Bir de her seferinde o kadınları ‘senin kız’ diye çağırmıyor muydu, illet ediyordu Mete.
“Ya sorma,” diye geveledi ağzında “Oldu öyle bir şeyler”
“Kadınlar işte,” dedi Timur. ‘Kadınlardan iyi anladığı kesin’ diye düşündü Mete “Bir anları bir anlarını tutmuyor”
Mete, Timur’a cevap bile vermedi. Onunla sohbet etmeye pek meraklı değildi. Parayı bulunca kendini bozan, sonradan görme, kadın düşkünü, pislik herifin tekiydi Timur onun gözünde. Ama işinie hislerini karıştırmayı sevmezdi Mete. Katlanıyordu işte.
“Bugünkü programımı almak için uğramıştım” diyerek konuya girdi Mete.
“Acelen ne! Otur bir kahve ikram edeyim sana”
“Teşekkür ederim ama almayayım. Malum akşam canlı yayın var. Bir an önce programımı öğrenip gideyim ben”
Timur, Mete’yi ayrı bir severdi. Disiplinliydi bir kere. Ve işini seviyordu. Bu yüzden ona denilen her şeyi yapıyor ve hiç zorluk çıkarmıyordu. Kaprisleri yoktu. Timur’a da iyi para kazandırıyordu.
“Öyle diyorsan öyle olsun ama bir daha ki sefere bırakmam”
Mete ona tekrar gülümsedi. Tek dileği konuşmayı kesmesiydi. Timur bilgisayarını açıp birkaç yere tıkladı ve iki dakika içinde Mete’nin bugünkü programının bir çıktısını alıp ona uzattı. “Öğlen iki firmayla reklam filmleri için toplantın var. Bir saat sonra da sette yönetmenle buluşacaksın. Bunların dışında programa kadar boşsun”
Mete başını sallayarak onayladı. Timur veda konuşmasına girmemişti. Anlaşılan Mete bu gece de dışarı çıkıyordu. Birkaç tuşa daha bastı Timur ve yazıcıdan bir kızın resmi çıktı “Bu kızın adı Handan,” dedi resmi Mete’ye doğru uzatırken. Esmer bir kızdı Handan ve diğerlerinden hiçbir farkı yoktu “Programdan sonra bebekte biraz takılın.” Bu sefer küçük bir not kâğıdı uzattı Timur “Numarası burada yazıyor. Çıkışta ararsın buluşursunuz. Gazetecilere birkaç poz verin. Mekâna birlikte girip, ayrı ayrı çıkın. Sonra da arka sokakta tekrar buluşup, taksiye binip oradan ayrılın. Soru soran olursa cevap verme. Suratını as geç git.”
Herkes için böyle miydi? Mete bu soruyu sık sık soruyordu kendine. Her oyuncunun, her şarkıcının başında bir Timur Kartal var mıydı? Eğer öyleyse ayakta alkışlıyordu meslektaşlarını. Çalışma şartları en ağır işçiden bile daha berbattı.
Mete gülümseyerek veda etti Timur’a ve ilk toplantısına gitmek üzere ajanstan ayrıldı.
Son bir yıldır bir komedi dizisinde oynuyordu Mete. Dizilerde rol almayı çok fazla sevmezdi. Zordu bir kere. Gecen gündüzün olmuyordu. Film tekliflerini değerlendirirdi genelde ama hoşuna giden birkaç projeyi de geri çevirmiyordu. Dram dizilerinden uzak duruyordu bir kere. O dizilere katlanamıyordu. Gençlik dizilerinden gelen teklifleri sadece ajansı isterse değerlendiriyordu. Ancak komedi dizilerini severdi. Gelen teklifleri hep değerlendirir ve hoşuna gidenleri kabul ederdi.
Şu an çektiği dizi oldukça iyi gidiyordu. Rolünü ve rol arkadaşların seviyordu. Sıcak bir ortam vardı sette ve bu Mete için önemliydi. Çünkü biliyordu ki kamera arkasında olan her şey, kamera önünü de etkiliyordu.
O sabah dizinin yönetmeniyle bir toplantısı vardı. Rol arkadaşlarıyla birlikte dizinin çekecekleri bir sonraki sahneleriyle ilgili küçük bir toplantı gerçekleştirmiş ve okuma provası yapmışlardı. Mete toplantıdan çıktığında saat on ikiye geliyordu. Sabah kahvaltı yapmayı sevmeyen biri olarak sadece ekmek arası bir şeyler atıştırmıştı ve midesi artık buna isyan ediyordu. Bu nedenle öğlen olan toplantısına gitmeden önce yemek yiyebileceği bir yer buldu ve karnını güzelce doyurdu. Yemekten sonra önce bir şampuan firmasıyla toplantı yaptı. Ardından da bir telekomünikasyon firmasıyla görüştü ve gün bitmese de toplantılar bittiğinde, canlı yayına kadar boş olduğuna sevindi.
Saat altı olmuştu bile. Arabasına atladı ve eve gitti Mete. Arabayı burada bırakacaktı çünkü Timur’un planına göre mekânı taksiyle terk etmesi gerekiyordu.
Evini seviyordu. Burası ajansının dokunamadığı tek yerdi. Öyle çok lüks bir yer değildi. Aslında sıradan bir apartman dairesiydi. Tamam, özel güvenlikli, güzel bir sitede olabilirdi ama genelde ailelerin yaşadığı bir yerdi burası. O yüzden evini seviyordu Mete. Annesinin evi düzenlemesine izin verdiğine daha da çok seviniyordu. Kadın eli değmiş bir ev hemen belli oluyordu. Hele ki bu el annesine aitse… Evine geldiği her an içi ısınırdı Mete’nin. Tüm dertlerini silinip giderdi. Huzur bulurdu. Burası tüm o kötü senaryonun lekeleyemediği tek yerdi.
Hızlı bir duş aldı önce. Sonra duştan çıktı ve mutfakta son kez bir şeyler atıştırdıktan sonra canlı yayına gitmek üzere evi terk etti. Programda giyeceği kıyafetler asistanı tarafından çoktan oraya gitmişti. Stüdyoya gittiğinde saat sekizdi ve programın başlamasına dört saat vardı. Aşağı yukarı hazırlıklarda bu kadar sürüyordu zaten. Önce sunucuyla kısa bir sohbet yapılırdı bu tarz programlarda. Sonra size ayrılan odaya gidilir ve özenle hazırlanılırdı ki bu aşağı yukarı bir buçuk saat sürerdi. Çoktan geçmişti iki saat. Sonra diğer konuklarla sohbet edilirdi. Yapmacık kahkahalar atılır ve yayına malzeme çıkartılırdı. Bu da nereden baksanız bir saat sürerdi. Son bir saatte ise programın yönetmeni gelir ve size bazı talimatlar verirdi. İlk şu girecek, şunları söyleyecek… Bunun gibi şeyler işte ve sonunda o an gelirdi. Canlı yayın başlar ve Mete hayranlarıyla buluşurdu. Reklam aralarında yanlarına gider ve onlarla konuşurdu.
Mete stüdyoya vardığında önce sunucuyla karşılaştı. Onunla yarım saat boyunca sohbet etti ve ilk aşamayı gerçekleştirmiş oldu. Sonra ona ayrılan odaya geçti ve makyöz ile kuaförün onu hazırlamasına izin verip, ardından kıyafetlerini giydi. İkinci aşamada bitmişti. Üçüncü aşamada sohbet etmesi gereken konuklar vardı. Onun dışında yeni çıkan bir filmin ekibi ve yeni single çıkaran bir şarkıcı konuk olmuştu programa. Bu aşamada bittikten sonra tüm konuklar ve sunucu yönetmenin yanına geçti. Herkesin mikrofonları takılırken, yönetmen onlara talimatları verdi. Kimin nereye oturacağını ve hangi zamanlarda çıkacağını söyledi. İlk konuk Mete’ydi.
Yönetmen onlara talimatlar vermeye devam ederken sunucu yanlarından ayrıldı ve sahneye çıkıp programı açtı. Bu sırada asistanlardan biri geldi. Mete’yi kapıya doğru götürmekle görevliydi. Mete’yi kapının önüne getirdi ve onunla birlikte adının okunmasını bekledi.
“Mete Karahan!” diyerek adını duyurdu sunucu ve sıra Mete’deydi.
“Show başlasın o zaman”