Saat dokuzu biraz geçerken, Mete yine aynanın karşısında kendine bakıyordu. Dışarı çıkmadan önce hep yaptığı bir şeydi bu. Elinde değildi, yakışıklıydı işte.
Odasına döndüğünde, güzel bir duş almış ve kısa ama güzel bir uyku çekmişti. Uyurken aklında hala dün gece vardı. Artık inkâr etmiyordu. Hilal’e çok fena kapılmıştı. Hislerini adlandırmaya hâlâ cesaret edemiyor bile olsa, en azından o baş belası kadına vurulduğunu biliyordu. Ama o ne bunları itiraf edecek kadar cesurdu, ne de Hilal’in elinde tutacak kadar. Tek ihtiyacı olan birazcık cesaretti aslında ve bunu ona verebilecek tek kişi, yine Hilal’di. Aynı şekilde hissettiğini bilse, gitmesine asla izin vermeyecekti. Eğer yaşadığı sahte hayata katlanacağını bilse, onu da yanında sürükleyecekti.
Hilal onu mutlu ediyordu. Ve Mete, onu aynı şekilde mutlu edebileceğini bilse, hiç zaman kaybetmeden, onu sonsuza kadar kendisinin yapacaktı.
Hazırlanması bitince odasından çıktı ve kahvaltıya indi. Doğa, bahçede bir masada oturmuş bir yandan kahvaltısını yapıyor, bir yandan da tabletinde bir şeyler okuyordu. Haberlere baktığını tahmin etti Mete ve hızla kahvaltısını almak için sıraya girdi. Tabağına hızla bir şeyler doldurup, keyifli bir yüz ifadesiyle, kuzenin yanına gitti. Bugün çok mutluydu ve mutluluğunu hiçbir şeyin gölgelememesini diliyordu.
“Ooo,” diyerek karşıladı onu Doğa, “Ünlü oyuncu Mete Karahan, sonunda tekrar insan içine çıktı. Nerelerdesin kaçak?”
Sabah sabah bir de Doğa’yla uğraşacaktı. Ancak bu bile keyfini bozamazdı.
“Dün akşam odama geldiğinde sana randevum olduğunu söylemiştim.”
“Evet, ama inanasım gelmemişti. Sen pek kuralları çiğnemezsin.”
Mete kurallardan nefret ediyordu. Ajansından da… Ama mesleğini çok seviyordu. Şimdi başka şeyleri de çok sevmeye başlamıştı ve bu sevgi, mesleğine duyduğu sevgiyi geçmek üzereydi.
“Doğa ne istiyorsun? Dedikodu yapmak mı? Son zamanlarda kimlerle takılıyorsun sen? Annem ve teyzemle mi?”
Yine geçiştiriyordu Mete. Doğa güldü kuzenin bu haline. Herkesi aptal, bir kendini zeki sanıyordu ama yanılıyordu. “Evet ya, canım nasıl seninle dedikodu yapmak istiyor bir bilsen!” diyerek dalga geçti onunla, “Sormadım bir şey tamam. Ama kuzen, sen de çağırdın buraya beni ortalarda yoksun. Tek başıma tatil yapmaya mı geldim ben buraya?”
Mete onun haklı olduğunu biliyordu ama Hilal’le takılmak, Doğa’yla takılmaktan bin katta daha güzeldi. “Nankörsün oğlum sen! Daha dün birlikte denize gitmedik mi?”
“Evet,” dedi Doğa kabul ederek. “Gittik ama sen bütün gün gözünü dikip Hilal’e baktın. O da sana baktı. Öyle bütün günü bakışarak ve mesajlaşarak geçirdiniz. Bir de etrafınızdakileri salak sanarak… Tabi bence arkadaşı anlamadı. Sonra da sen erkenden kaçtın. Akşam yemeğinde de ortadan kayboldun. Acaba nereye gittin? Kiminleydi randevun? Kimi ayakta uyutuyorsun lan sen? Ciğerini biliyorum ben senin.”
Mete kuzenin olaylara yaklaşım şekli karşısında çok da büyük bir şaşkınlık yaşamıyordu. Olanları anlamış olmasına şaşırmıştı elbet ama Doğa’ydı bu. Gözünden bir şey kaçmazdı. İş kendine geldiğinde aptaldı bir tek o.
“Söylesene, nasıl başardın? Kız daha dün senden nefret ediyordu?”
“Uğraşma benimle Doğa. Bir şey olduğu yok. Evet, Hilal’leydim. Öğrendin, rahatladın. Kapat bu konuyu.”
Doğa’ya ilişkilerinin ayrıntılarını vermek istemiyordu. Bir ilişkileri bile yoktu. Doğa onu anlamayacaktı. Yaptığının saçmalığından bahsedip duracak ve tüm keyfini kaçıracaktı.
“Öyle olsun. Sen yine de dikkat. Baş belası filan ama iyi kız bence. Alınma ama senden de çok daha iyisini hak ediyor.” Mete bunun farkındaydı. O yüzden, hayır, alınmamıştı. “Mete sen daha kendi hayatının kontrolünü elinde tutamıyorsun, onunla nasıl bir ilişki yaşayacaksın? İzin vermeyeceklerini kendin de biliyorsun. İşine karışmak istemiyorum ama bunu unutma. Ne oluyor bilmiyorum ama bu işin sonunda, o kız çok üzülecek.”
Mete’nin tüm neşesi kaçmıştı işte. Bu gerçeği daha önce hep gerilerde bir yerlerde, kilitli kutuların ardında saklamıştı. Tatil bittiğinde ve ikisi de kendi yollarına gittiğinde, Hilal’in üzülebileceğini düşünmek istemiyordu. Onu üzmek istemiyordu. O hep mutlu olsun istiyordu. Ancak Mete, bunu yapabilecek kişi değildi. Doğa’nın haklı olmasından nefret etmişti. Ama kendinden nefret ettiğinden çok değil… Yine de sahip oldukları şeyden vazgeçmeyecekti. Tüm zamanını iyi değerlendirecekti.
“Evet, Doğa. Neler olduğunu bilmiyorsun. O yüzden lütfen bu meseleye karışma. Zaten ikimiz de şunun şurasında kaç gün daha buradayız? Sana söyledim, bir şey olduğu yok. Bu kadar günde bir şey de olamaz zaten.”
Doğa ona inanmış gibi yaptı. Bu onun hayatıydı. Kendi aşk hayatı çok düzgünmüş gibi, başkalarınınki hakkında yorum yapamayacaktı. Saçma sapan hataları yüzünden karısını ve onunla birlikte tüm huzurunu kaybeden kendisiydi sonuçta. Kim oluyordu ki aşk hakkında tavsiye verecekti?
Daha Hilal ve Nazlı kahvaltı salonuna iner inmez görmüştü Mete onu. Üzerinde sarı, çiçekli bir elbise vardı ve saçlarını arkadan sıkıca örmüştü. Nazlı ile birlikte konuşup gülüyorlar ve kahvaltıda ne olduğuna bakıyorlardı. Her zaman ki gibi önce Hilal sıraya girdi ve Nazlı masa bulmaya gitti. Mete bir an olsun bile gözünü Hilal’den ayırmıyordu. Onun her adımını, avını bekleyen bir aslan edasıyla takip ediyordu. Girdiğinden beri salon adeta aydınlanmıştı. Mete bugüne onu görerek başlamıştı ve günü zaten yeteri kadar aydınlıktı. Onu her gördüğünde, daha parıldıyordu dünyası.
“Ee artık yuh yani Mete! Biraz usturuplu bak da anlamayayım bari değil mi? Diktin gözlerini kesiyorsun kızı. Bana bak, hayranlarından biri fark eder, resim çeker atar filan, al başına belayı. Kızı da yakma kendini de!”
“Ne diyorsun Doğa ya?”
Doğa sanki bu sabah, Mete’yi gıcık etmek için kalkmıştı yataktan. Yanına geldiğine geleceğine pişman olmuştu. Ne olurdu iki dakikacık sussa?
“Diyorum ki, kızı gözlerinle taciz etmekten vazgeç. Öyle uzaktan bakarak aşk olmuyor , Mete efendi.”
Haklı, diye düşündü Mete. Uzaktan bakmakla aşk olmuyordu. O zaman o da yanına giderdi. Mete ayağa kalktığında, Doğa şaşkınca arkasından baktı. “Nereye gidiyorsun?”
“Kendin söylemedin mi uzaktan bakmakla aşk olmuyor diye? Ben de yanlarına gidiyorum işte.”
Tek bir kelime daha etmesine izin vermedi Doğa’nın. Karar verdiği üzere, elinde yemek tabağıyla masasından kalktı ve Hilal’le Nazlı’nın oturduğu masaya doğru ilerledi. O masaya ulaştığında, zaten Hilal’de yeni gelmişti.
“Günaydın hanımlar,” diyerek selamladı Nazlı ve Hilal’i. Hilal, elinde yemek tabağı, öylece kalakalmıştı. Ne yapıyordu bu adam? En az Hilal kadar, Nazlı’da da şoktaydı. Mete Karahan masalarına gelmiş ve onlara selam vermişti. Bu ona bir ömür yeterdi.
“Size katılabilir miyim?”
Kızların yaşadığı şok gittikçe artıyordu. Birazdan da en yakın arkadaş olmalarını isteyecekti herhalde Mete Karahan? Hilal ortada neler döndüğünü anlamıyordu ama Mete’nin yüz ifadesindeki o ukala sırıtış, hiç hoşuna gitmemişti.
“Ta-tabi,” dedi Nazlı kekeleyerek. Bu fırsatı geri çevirecek değildi ya? Oysaki Hilal geri çevirmesini umuyordu. Sadece umuyordu… Yoksa Nazlı’nın bu teklife sazan gibi atlayacağını en başından beri biliyordu. Ancak Mete’nin istediğinde ne kadar oyunbaz, sinir bozucu ve aynı zamanda tatlı olabildiğini çok iyi bildiği için, bu üçünü bir arada yaşarken, ona yaklaşmıyordu. Tercih etmiyordu…
Mete önce elindeki tabağı masaya bıraktı ve hızla gidip, Hilal’in sandalyesini, oturabilmesi için çekti. Hilal resmen korkuyordu. Mete’nin bu beklenmeyen gösterisinin altından ne çıkacaktı? Hilal tabağını masaya bıraktı ve sandalyesine oturdu. Mete sandalyesini onun için iterken, elleri omuzlarını hafifçe sürtündü ve Hilal adı gibi emindi ki o süper star bozuntusu bunu bilerek yapmıştı.
Mete yerine geçti ve masalarını paylaştığı iki güzel kıza gülümsedi. “İyi bir başlangıç yapamadığımızı kabul ediyorum. Ve birçok kötü olay yaşadığımızı… Ancak insanların benden nefret etmesine alışkın değildim. İzin verirseniz bunu düzeltmek isterim.”
Mete Karahan onlardan özür mü diliyordu? Nazlı heyecandan düşüp bayılabilirdi. Hilal de kafa karışıklığından… Onlar zaten bu sorunları çoktan çözmemişler miydi? Birkaç defa öpüşüp barıştıklarını çok net hatırlıyordu çünkü.
“Elbette,” diyerek müthiş bir öz güvenle konuşmaya başladı Nazlı, “Hepimiz insanız sonuçta. Böyle sorunlar olması gayet normal.”
Hilal gözlerini devirmemek için kendini zor tutuyordu. Nazlı ilk kez Mete Karahan için ‘insan,’ demişti. Çünkü genelde ‘o insan olamayacak kadar mükemmel,’ derdi. Hilal haklı olduğunu geç öğrenmiş olsa da kısa sürede kavramıştı.
Mete’nin bakışları bu sefer Hilal’e döndü. Bakışlarındaki baştan çıkarıcı ışık bile, Hilal’in baştan ayağa kızarması için yeterliydi. Mete Karahan, toplum içinde Hilal’e böyle bakmaması gerektiğini biliyordu ve sırf bu yüzden bile bütün bunların Mete’nin eğlence anlayışı olduğunu hissediyordu Hilal.
“Peki ya sen Hilal,” Sen… Siz değil, “Sen aramızdaki ufak tefek tatsızlıkları unutabilecek misin?” Hilal ona tatsızlıkların ufak tefek olmadıklarını hatırlatmak istedi ama çenesini tuttu. Son günlerde bu konuda gittikçe daha iyi oluyordu.
“Elbette. Unuttum bile!”
Mete’nin gülümsemesi daha çok genişledi. “Harika. Beni kötü biri olarak hatırlamanı istemem.”
Hilal ona sadece gülümsedi. Gülmek, bazen cevapların en iyisiydi. Nazlı tüm bu olanları şaşkınlıkla izliyordu. Mete ile Hilal arasında bir şey olduğunu düşünmeden edemiyordu. Mete Karahan’ın, Hilal’e olan bakışlarını görmemek için sekiz numara hipermetrop, Hilal’in kızardığını anlamamak için de on numara salak olmak lazımdı.
“Sormayacak mısın?” dedi Hilal’e, Mete.
Hilal, gözlerini onun üzerine dikti ve ne dediğini anlamaya çalıştı. “Neyi?”
“Beni nasıl biri olarak hatırlamanı istediğimi?”
Hilal’in gözleri kısıldı. Bu oyunun içine girmek istediğini sanmıyordu. Eğer ona, o soruyu sorarsa, otomatik olarak oyuna dâhil olmuş olacaktı. Hilal bunu istemiyordu ama bazı şeyler sizin elinizde değildi.
“Seni nasıl biri olarak hatırlamamı istiyorsun?”
Mete oturduğu yerde hafifçe öne doğru kaydı. Hilal’e yaklaştı… Yaklaştı… Yaklaştı. “İyi biri olarak,” diye fısıldadı, baştan çıkarıcı bir ses tonuyla. Hilal’in nefesi o anda kesildi. Mete gözlerini Hilal’in güzel gözlerine dikti ve onları adeta ezberleyerek devam etti; “Çok, çok iyi bir olarak.”
Hilal o ana kadar yeterince kızarmış olsa bile, şu anda sınırları zorluyordu. Yüzü alev alev yanıyordu. Resmen Mete onunla Nazlı’nın önünde oynuyordu. İstediğini elde ediyor muydu? Kesinlikle!
Yüzünde kendinden emin bir gülümseme ile geri çekildi Mete. Hilal’i bu kadar rahatsız ettiği yeterdi. Şimdilik… Bakışlarını tekrar Nazlı’ya çevirdi. O konuşmaya Hilal’den daha çok hevesliydi.
“Bana biraz kendinden bahsetsene Nazlı?”
Nazlı çığlık atmak istedi. Mete Karahan adını hatırlıyordu ve onun hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordu. Hilal’se, Mete’nin canını yakmak istiyordu. Onu arkadaşının duygularıyla oynamaması için uyarmamış mıydı? Hem, madem Nazlı’nın duygularıyla oynayacaktı, niye onun önünde yapıyordu ki? Kıskanmış mıydı? Evet… Belki… Biraz…
“Ne bilmek istersin? Çok sıkıcı bir hayatım var. Senin hayatının daha eğlenceli olduğuna eminim.”
Mete ona çarpık gülümsemelerinden birini gönderdi. Hilal bunu görmemiş olmayı diledi. En azından başkalarına da öyle güldüğünü bilmeden yaşamaya devam etmiş olurdu. Şimdi tüm kadınları böyle kandırdığını biliyordu.
“Aslında benim hayatımda oldukça sıkıcı. Sıkıcıydı… Ancak son zamanlarda oldukça eğleniyorum.”
Hilal kaçmak için bir yol arıyor ama bulamıyordu. Mete onu zor durumda bırakmayı, utandırmayı ve kızdırmayı ne kadar da çok seviyordu? Önce bu düşüncelerle içi daraldı Hilal’in. Sonra Mete’nin sözlerini düşündü. Gerçekten de onunla eğleniyor muydu? Gülümsedi usulca. O da Mete’yleyken çok güzel vakit geçiriyordu.
“Böyle güzel güldüğüne göre bir sebebi olmalı. Bizimle de paylaşmak ister misin?” diye sorarak, daldığı düşüncelerden çıkardı, Mete onu. Nazlı’yla konuşmuyor muydu o? Ne diye ikide bir onu rahatsız ediyordu?
“Hiç. Aklıma komik bir şey geldi. Siz konuşmaya devam edin.”
Mete hayatının en güzel gününü geçirmeye devam ediyordu. Aslında, hiçbir şeyin, dünü geçmeyeceğini düşünmüştü ama bu sabah Hilal’le uyandığı anda bu düşüncesinden vazgeçmişti. Pek de uyuduğu söylenemezdi gerçi. Mete neredeyse bütün gece onu izlemişti. Öyle uysal ve huzurlu uyuyordu ki büyülenmişti. Göz kapakları isteği dışında kapandığında, güneşin doğmasına çok az bir süre kalmıştı. Yine de hala kendini çok enerjik hissediyordu.
“Öyle olsun,” dedi Mete. Uzatmayacaktı. Onun ilgi alanında şu anda Nazlı vardı. Madem bugünü Hilal, Nazlı’yla geçirmek istiyordu, o da gününü Nazlı’yla geçirebilirdi. En azından bir kısmını…
“Demek öğretmenlik okuyorsun. Hilal’le aynı okulda mısınız?”
“Evet,” diyerek onu onayladı, Nazlı “Ama o psikoloji okuyor. Gerçi bunu biliyor olabilirsiniz. Programda yüzünüze söylemişti.”
Hilal derin bir nefes aldı. Çete gibilerdi. Oysaki ne güzel başlamıştı günü. Şimdi en yakın arkadaşı ve sevdiği adam karşısına geçmiş onunla dalga geçiyorlardı. Sevdiği adam… Hilal bu terimden hoşlanmıştı. En azından duygularını kabullenmeye başlamıştı.
“Hatırlıyorum. Gelecek mesleğinin beni ilgilendirdiğini söylemişti.” Yok, yok. Kesin tüm rezil anlarını ezberlemişlerdi ve şimdi de inat olsun diye, Hilal’in yüzüne vuruyorlardı. “Hatta bir keresinde bana işi gereği sadece ruh hastalarından anladığını ve benim oldukça özel bir vaka olduğumu söylemişti.”
Hilal kaçmak değil, ölmek istedi o anda. Ne kötü şeyler söylemişti? Bu ne zaman söylemişti hem? Ah! Evet ya! Onu parti de öptüğü zaman. Off! Hilal iyice köşeye sıkışmıştı. Ama bu oyunu iki kişi de oynayabilirdi.
“Sen de bana kendimi hâlâ tedavi edemediğime göre, işimde o kadar da iyi olmadığımı söylemiştin. Bak gördün mü, tek suçlu ben değilmişim!”
Hilal yine son noktayı koymuştu kendince. Bu yüzden yüzünde kendinden emin ve gururlu bir ifade vardı. Ama o daha Mete’yi tanımıyordu. İyi olduğu bir şey varsa, o da Hilal’i utandırmaktı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Gözleri şuh bir edayla ışıldadı ve dudakları baştan çıkarıcı bir şekilde kıvrıldı. “Sonra ne olmuştu?”
Hilal içinden daha önce hiç kullanmadığı, duyduğu anda kulaklarını kapamayı tercih ettiği küfürler ediyordu. O RTÜK’ün sigaraların üzerine koyduğu çiçekleri bile doğru bulan bir insandı. Küfür etmek o kadar uç noktaydı onun için. Ama şimdi bu tuzağa düştüğü için kendine söylemediği belden aşağı kelime kalmamıştı.
“Ne o-olacak canım? Sen beni kızdırdın, ben de çekip gittim.”
Nazlı’nın içinden bir ses, tüm bu olanların, Mete ve Hilal ortadan kaybolduğu o kısa anda gerçekleştiğini söylüyordu. Bilmediği şeyler gün yüzüne çıkmak üzere gibiydi. Bu yüzden konuşmayı dikkatle dinliyordu.
“Öyle mi olmuştu?”
“Evet,” diyerek çıkıştı Hilal, hiddetle “Öyle olmuştu”
Mete yine uzatmadı konuyu. Yine sustu ve yine Nazlı’ya döndü. “Benim yüzümden daha kahvaltını bile alamadın. Ben kuzenim yanına döneyim de en iyisi siz rahat rahat kahvaltınızı edin. Sizinle konuşmak çok keyifliydi.”
Daha sonra ikisine de veda edip ayağa kalktı. Gitmeden önce Hilal’e hafifçe göz kırptı ve geride, dedikoduya aç bir arkadaş bırakıp, yanlarından ayrıldı.
“Bu neydi şimdi? Ne var sizin aranızda? Adam açık açık yazdı sana. Çabuk anlat bak valla konuşmam senle”
“Allah’ım!” Sonunda isyan etti, Hilal. Bir insanın üzerine de bu kadar gelinmezdi ki? “Bir şey olmadı. Tamam, itiraf ediyorum. Dün sabah ortadan kaybolduğumda onun yanındaydım.” En azından bu kadarını itiraf edebilirdi “Parti de yanınızdan ayrıldığımızda davet etti ama ben kabul etmedim. Sonra ertesi gün peşimde koşup durdu, ben de pes edip kabul ettim. Bir yerde oturup çay içtik ve geri döndük. Hiçbir şey de konuşmadık.” Bunun itirafın tanımına uyduğunu sanmıyordu Hilal. Gittikçe yalanlarının sayısı daha çok artıyordu. Gittikçe daha çok batıyordu…
“Ve sen bunu bana şimdi mi söylüyorsun? Her şeyi anlat diyorum sana!”
“Anlatacak bir şey yok. Konuşup kavga etmemeye karar verdik. Hadi git kahvaltını al ve kapat bu konuyu.”
‘En azından itiraf etmeye başladı,’ diye geçirdi içinden Nazlı. Ve belki de dün gece Mete Karahan’laydı? Bunlar Nazlı için birer tahminden ibaretti. Öyleyse bile, artık ona kızgın değildi. Çünkü bu, Hilal’in sonunda gerçekten yakışıklı birinden hoşlanmaya başladığı anlamına geliyordu.
Nazlı kahvaltısını almak için masadan uzaklaştığında, Hilal’in telefonuna bir mesaj geldi.
‘Kızarınca çok güzel oluyorsun.’
Ve Hilal daha çok kızardı. O sabah yaptığı kahvaltıdan hiçbir şey anlamadı. Yemek boyunca aklı hep, Mete’de kalmıştı. Kalbinden sonra, aklını da ona kaptırmıştı.