19.Bölüm

1378 Words
Güneşin ilk ışıklarıyla açtı gözlerini yeni güne, Hilal. Hala uykusu vardı. Sadece beş dakikacık daha uyuyamaz mıydı? Güneş niye izin vermiyordu? Pes etmeyecekti. Güneşe inat uyuyacaktı. Hem, öyle rahattı ki… Rüzgâr üzerinde esiyordu. Bedeni tarif edemediği bir sıcaklık tarafından örtülmüştü. Mutlu hissediyordu, Hilal. Ama güneş bırakmıyordu ki mutluluğu devam etsin. Sahi, ne işi vardı güneşin odasında? Nazlı perdeleri mi açmıştı? Peki, o ne zaman otele dönmüştü? Hilal o anda uyandı işte. Gözleri panik ve şaşkınlıkla açılırken, yattığı yerden etrafına bakınmaya başladı. Hala sahildeydi. Sahildelerdi… Burada uyuyup kalmışlardı. Nazlı onu öldürecekti. “Günaydın prenses,” dedi Mete, sesinde elle tutulur bir neşeyle. “Gü-günaydın,” diye karşılık verdi Hilal, kekeleyerek. Mete’nin gözlerinin içine bakıyor ve ışıl ışıl sabah neşesine şahit oluyordu. Onun aksine, Hilal asla bir sabah insanı olmamıştı. “Kalmak istedim ama öyle sıkı sarılmıştın ki bir türlü kalkamadım. Bu senin bana, kollarımda olmanın ne kadar harika olduğunu anlatma şeklin mi?” Belki de baştan ayağa kıpkırmızı olmuştu, Hilal. Hızla kollarını kendine çekti ve oturur pozisyona geçip, Mete’den uzaklaştı. “Ben… Ben gece uyurken ne bulursam sarılırım.” Gerçekten de öyleydi. Hilal’in yatağında mutlaka ikinci bir yastık bulunurdu ve Hilal bütün gece o yastığa sarılırdı. Uzatmadı konuyu Mete. İçinden, her gece Hilal’le uyumanın ne kadar güzel olacağını geçiriyordu. En azından, her gece sarıldığı Mete olurdu. Ve her sabah onunla uyanan… Sabah uyandığında güzel gözüken kadın, her daim güzeldir derlerdi de Mete inanmazdı. Hiç karşılaşmamıştı ki öyle bir kadınla. Oysa Hilal çok güzeldi. Yine güzeldi… Yanakları al al ve gözleri ışıl ışıldı. Dudakları gün içinde olduğundan daha da dolgundu. Saçları doğal bir şekilde omuzlarının üzerine düşmüştü ve hala hafifçe nemliydi. Mete onu izlemeden duramıyordu. Onunla daha henüz bir gün geçirmişti ve ikinci günde ona âşık olmamak için verdiği savaşı kaybedeceğini içten içe biliyordu. Çoktan ona âşık olmaya başlamıştı bile! Hilal tüm bunları düşünecek durumda değildi. Aklındaki tek şey Nazlı’ydı. Telefonu arabada kalmıştı ve Nazlı kim bilir kaç kez aramıştı. Canını okuyacaktı Nazlı. Belki de onunla bir daha hiç konuşmayacaktı. Sonuçta Mete gittiğinde, yine Nazlı’ya sığınacaktı. Olanları belki de onun omzunda ağlayarak unutacaktı. Bu düşünceyle kalbi sıkıştı. Mete’nin gideceği anı düşünmek bile canını yakıyordu. Ancak bu işe, onun gideceğini bilerek başlamıştı. Hızla ayağa kalktı Hilal ve kıyafetlerini üzerine geçirdi. Şortunun cebine sokuşturduğu bir tokayı çıkarıp, saçlarını hızla tepeden topladı. Şimdi, saçlarındaki hafif ıslaklık hiç belli olmuyordu. “Saat kaç?” diye sordu, Hilal Mete telefonunu eline aldı ve “Beş olmak üzere.” En azından otele döndüğünde, Nazlı uyuyor olacaktı. O uyanana kadar bir yalan uydurmaya çalışacaktı. Ama şimdi acilen otele dönmeliydi. Mete’de ayağa kalktı ve karşısında dikilip kollarını beline doladı. Onu sıkıca çekti kendine. “Bugün ne yapmak istersin?” Bugünü onunla geçirmek ne güzel olurdu… Ama dün gece bu şansını kaybetmişti. Nazlı’yı bugünde ekemezdi. “Nazlı’ya zaten tüm bütün gün yalan söyledim. Bugün de söylersem benimle arkadaşlığını bitirmesinden korkuyorum. Benden şüphelenmeye başladı bile. Ondan hiçbir şey saklamamıştım daha önce.” Mete biraz üzülse de belli etmedi. Onu anlıyordu. O da Doğa’ya yalan söylüyordu. Gerçi, Doğa’nın o kadar da umurunda değildi. Mete onun zamanını odasında çalışarak geçirdiğine emindi. Doğa bir işkolik değildi. Artık değildi… Nil’le olanlardan sonra bir daha asla o kadar çalışmamıştı. Kendine zaman ayırmaya ve iş hayatıyla özel hayatı arasındaki çizgiyi korumaya hep özen göstermişti. Mesai bittiği zaman, onun için her şey biterdi. Kendini hiçbir zevkten mahrum etmez, her sabah sporunu yapar ve yediğine içtiğine dikkat ederdi. Geriye sadece koruyabileceği bir kendisi, bir annesi kalmıştı. Nil’i zaten işi yüzünden kaybetmişti, geri kalanları da kaybetmeyecekti. Bu eski bir hikâyeydi ve Mete her hatırladığında, onlar için üzülürdü. Çok hayal kurmuşlardı ama gerçekler daha ağır basmıştı. “O zaman yarın,” diye fısıldadı Mete, yüzünü yüzüne yaklaştırarak, Hilal’in dudaklarına doğru. Güldü Hilal. Mete ‘Değer,’ diye geçirdi içinde. ‘Dört gün de olsa, onunla geçirdiğim dört gün bu gülüşe değer.’ “Yarın,” diyerek karşılık verdi Hilal. Yarın yine Mete’yle olacaktı. Yarından sonra, geriye bir günleri kalacaktı. Sonrası ise ayrılık vaktiydi. Hilal bunu şimdi düşünemezdi. İşkenceden farksızdı bu. Mete dudaklarına küçük bir öpücük bıraktığında, tüm düşünceleri uzaklaştırdı aklından ve kalbinden. Güldü. Mete’ye tüm gün yetecek kadar güzel güldü. * Hilal, odaya girdiğinde, Nazlı hala uyuyordu. Oldukça sessiz davrandı. Hızlıca temiz kıyafetler aldı ve banyoya giderek, suyun altına attı kendine. Tuzlu sudan kurtulurken, dün geceyi düşündü. Ne kadar mutlu olduğunu ve sahip olduğu anılara hayatı boyunca tutunacağını düşündü. Belki de kader, Mete’yi yine çıkarırdı karşısına. Yine katıldığı programa gider ve onu herkesin önünde zor durumda bırakırdı. Kaderin işine karışılmazdı. Sağı solu da belli olmazdı. Kafasına eseni yapar, size asla ummadıklarınızı, umamayacaklarınızı sunardı. Mete onun için bir hayal bile değildi. Ama kader, onun Hilal’in yolunu bulmasını istemişti. Duştan çıktığında, Hilal başının belada olduğunu biliyordu. Nazlı yatağın üzerinde oturmuş, üzerinde havluyla banyodan çıkan Hilal’e bakıyordu. Kaşları çatık, yüzü asıktı. Gözlerinden öfke fışkırıyordu. Ama Hilal yalanını hazırlamıştı. “Bir açıklama yapacak mısın?” diye sordu, Nazlı, gayet net bir ses tonuyla “Evet.” “Dinliyorum.” Söylediği yalanlar yüzünden cehennemin en derin çukurlarında yanacaktı ama başka çaresi de kalmamıştı. “Söyleyeceğim ama endişelenmeyeceksin?” İşte yine oyunculuğunu konuşturuyordu Hilal. “Ne oldu? Niye endişeleneceğim ki?” Hilal kendinden nefret ediyordu. Ancak yine de söyledi “Dün gece hastanedeyim.” “NE?” Kuvvetle haykırdı Nazlı. Hastanede miydi? Neden? Ne olmuştu ki? Onu yalnız bırakmaması gerektiğini biliyordu. “Ya endişelenme. Sen yemeğe gittikten sonra karın ağrım bir türlü geçmedi. Ben de kalktım gittim hastaneye. Seni üzmemek içinde bir şey demedim. Hemen gider gelirim sandım ama doktor birkaç test yaptı ve serum taktı. Denizde üşütmüşüm. Birkaç ilaç verdi, sonra da beni göndermedi. Tüm gece seni aramayı düşündüm ama hem dediğim gibi seni endişelendirmek istemedim hem de bir yerden sonra sızıp kalmışım.” Nazlı dehşet dolu gözlerle bakıyordu Hilal’e. Deli miydi bu? Onu endişelendirmeyeceğim diye tüm geceyi hastanede tek başına geçirdiğine inanamıyordu. “Saçmalama Hilal ya! Seni odaya gelip bulamayınca daha çok endişelendim. Bence sen denizde mideni değil, kafanı üşütmüşsün! Delinin zoruna bak. Özrü kabahatinden büyük!” En azından ondan bir şeyler sakladığı için kızmıyordu. Bu da bir şeydi. O konu artık saklanabilecek gibi değildi. “Özür dilerim. Düşünemedim. Galiba haklısın. Virüs beynime ulaşmış ki böyle bir şey yaptım. Şimdi düşününce ben de çok saçma olduğunu fark ediyorum.” Nazlı ağlayacak gibi duruyordu. Gözleri dolmuştu ve elleri titriyordu. Hilal daha çok kızdı kendine. Başka yalan bulamamış mıydı? Evet, bulamamıştı. Bazen ona gerçeği söylemekle söylememek arasında kalıyordu. Sonuçta Nazlı olanları duysa, heyecandan deliye dönerdi. Mete Karahan’a deli gibi hayrandı. Mete Karahan’da Hilal’e… Tabi Hilal henüz bu kadar uzun boylu olduğunun farkında değildi. Ancak çok ama çok kısa bir süre içinde kavrayacaktı. Havlusunu sıkı sıkı tutarak arkadaşının yanına gitti Hilal ve kollarını onun etrafına doladı. “Ya tamam Nazlı, yapma böyle. Valla ağlarım şimdi burada. Özür dilerim. Aptalım ben. Sen zaten biliyorsun bunu.” “Tabi ki biliyorum.” Nazlı güldüğünde, Hilal her şeyin normale dönmeye başladığını anlamıştı. Kurtulmuştu yani. “Hadi git yat. Kahvaltıdan önce biraz daha uyuyalım. Ben hemen üzerimi giyinip yatacağım.” Nazlı bu teklife itiraz edemezdi. Banyodan gelen su sesleriyle uyanmıştı ve şimdi uykusuzluktan ölüyordu. “Tamam. Sen giyin ben de bir lavaboya gidip geleyim. Sonra daha dokuza kadar uyurum.” Nazlı banyoya doğru giderken, Hilal’de bu olayı da atlatmış olmanın verdiği rahatlama ile huzur içinde, itiraz etmeden giyinmeye başladı. Nazlı banyoya girdiğinde önce aynada kendine baktı. Sabahları kendinden nefret ediyordu. Çok çirkin oluyordu. Bütün yüzü şişmişti yine. Hızla kaçırdı bakışlarını aynadan. Bir an önce işini halledip, yatağına dönmek istiyordu. Başını yan tarafa çevirdiğinde, banyo zemine saçılmış kıyafetleri gördü. Hilal’in hiç huyu değildi kıyafetlerini yere atmak. Gerçekten de çok hasta olmalıydı. Nazlı, arkadaşına yardım ettiğini düşünerek yere eğildi ve kıyafetleri eline aldı. Hilal’in giysileri ıslaktı. Nazlı, nedenini anlayamayarak kıyafetlere baktı ve Hilal’in bikinisini gördü. Hastaneye bikiniyle mi gitmişti? Hiç sanmıyordu. Ve o anda, Hilal’in dün geceyle ilgili yalan söylediğini anlamıştı. Dün geceyi saklamak uğruna ona böyle bir yalan söylediği yetmiyormuş gibi, bir de hala ona neler olduğunu anlatmıyordu. Hilal dün gece neredeydi bilmiyordu ama Nazlı artık hastanede olmadığına emindi. Ortada her ne dönüyorsa, sorgulamayacaktı Nazlı. Salağa yatacak ve Hilal’in ona gelmesini bekleyecekti. Çünkü en yakın arkadaşının onu ayakta uyutmasından çok sıkılmıştı. Islak bikiniyi, Hilal’in kıyafetleriyle birlikte yerde bırakıp, hiçbir şey olmamış gibi işini halledip banyodan çıktı. Odaya girdiğinde, Hilal üzerini giyinmişti ve yatağına giriyordu. Hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi, Nazlı ona ve yatağına uzandı. Gözlerini kapadığında, çoktan Hilal’in nerede olabileceğini düşünmeye başlamıştı bile.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD