18.Bölüm

2438 Words
Akşam yemeği saati gelmeden önce, Mete’nin yapması gereken ayarlamalar vardı. Bu yüzden deniz kenarından erken ayrılmış ve akşam için gerekli olan tüm hazırlıkları tamamlamıştı. Geriye sadece randevusunu ayarlamak kalmıştı. Otele geri döndüğünde, Hilal’e haber vermek için biraz daha beklemeye karar verdi. Son anda haber verecekti ki daha çok merak etsin. Hilal ve Nazlı odalarına çıkmış ve teker teker duşlarını almışlardı. Nazlı onunla konuşuyordu ama bir şeyler sakladığını anladığı için hala surat asıyordu. Hilal ona ne uyduracağını bilmiyordu. Hoş, ne uydurursa uydursun Nazlı inanmayacaktı. Hilal’in telefonunun mesaj sesi duyulduğunda, kızlar akşam yemeğine inmek üzere hazırlanıyorlardı. ‘Yarım saat sonra benimle arka kapıda buluş. Yemek yeme ve mümkünse mayonu yanına al!’ Eyvah! Ne yapacaktı şimdi Hilal? Nazlı zaten ondan bir şeyler sakladığı için Hilal’e soğuk davranıyordu. Peki, şimdi nasıl kaçacaktı onun elinden? Kara kara düşünürken, bir yandan da el mecbur hazırlanmaya devam etti. Kaçmanın bir yolunu bulmalıydı. Tatile Nazlı’yla gelmişti, ancak onu şimdiden kaçıncı kere ekecekti. Kendini çok kötü hissediyordu ama Mete ile geçireceği kısıtlı bir zamanı vardı ve bu her şeye değerdi. Odadan çıkma zamanı gelmişti. Artık Hilal’in son şanslarıydı bunlar. Onlar son kontrolleri yaparken, Hilal’de daha hızlı düşünmeye başlamıştı. Ve en sonunda Nazlı kapı kolunu tutmak için uzandığında, çığlığı bastı! Karnını sıkıca tuttu ve gözlerini kapatıp bağırmaya başladı. Nazlı, duyduğu çığlıkla öylece kala kalmıştı. Neler oluyordu? Hilal kuvvetle çığlık atıyor ve karnını tutuyordu. “Hilal!” diyerek arkadaşının adını haykırdı; “İyi misin?” Hilal bir kez daha bağırdı “Karnım!” Aslında karnı filan ağrımıyordu, ancak ilkokul çocuğu bahanelerinden başka ortaya sürecek bir şeyi de yoktu. “Karnıma bir ağrı girdi. Çok kötüyüm Nazlı!” “Ne oldu ya birden bire? Az önce iyiydin?” “Bilmiyorum,” dedi Hilal ağlamaklı bir sesle. Tek istediği, Nazlı’nın onu yatağına yatırıp gitmesiydi. “Bir anda oldu. Anlamadım.” “Gel yat şöyle,” dedi paniklemiş bir şekilde, Nazlı. Hilal’in planının ilk aşaması tamamlanmıştı. Nazlı arkadaşını yatağına götürdü ve onu yavaşça örtülerin altına yatırdı. “Ne yapayım? Doktora gidelim mi? Ya da belki ambulans çağırmalıyız.” “Abartma Nazlı!” diye bağırarak yataktan fırladı, Hilal ve sonra tekrar acı içinde kıvranarak yattı. “Yani gerek yok. Bir ağrı kesici alıp yatsam geçer herhalde.” “Ne ağrı kesicisi ya!” diye bağırdı, Nazlı. Hiç mi haber dinlemiyordu bu kız? Yanlış ilaç kullanımından ölen insanları hiç mi duymamıştı? Hem, karın ağrısına, ağrı kesici mi alınırdı? Ya midesine zarar verirse ilaç? “Nazlı biliyorum ben kendimi. Olmaz bir şey. Ver bir ağrı kesici sonra yemeğe in. Ben biraz dinleneyim geçer.” Sonra tekrar bağırdı. Mete onun şu hallerini görse, herhalde onunla gurur duyardı. “Saçmalama ya. Seni bırakıp bir yere gitmiyorum ben. Gerekirse yemeği odaya söyleriz.” Hilal birazdan dizlerine kapanıp ‘Git Nazlı,’ diye yalvaracaktı. Gitmesi gerekiyordu. “Nazlı uyuyacağım diyorum sana. Sen ne yapabilirsin ki? Benden gizli tıp filan mı okuyorsun? Git yemeğini ye. Bir şey olursa ararım ben seni. Hatta sonra geri gelme. Kulübe in, iç, dans et. Biliyorum seni ben. Şimdi yanımda kalırsan on dakika da bir uyandırıp, kontrol edersin.” Tekrar bağırdı. Oscar’a doğru adım adım ilerliyordu. “Emin misin?” Hilal son bir kez acı dolu bir şekilde inledi. “Evet Nazlı. Git Nazlı. Hadi Nazlı.” Nazlı sonunda ikna olmuştu. Çıkmadan önce Hilal’e endişeli gözlerle son kez baktı ve ona bir şey olursa aramasını söyleyip, veda etti. Hilal kendini çok kötü hissediyordu. Hem en yakın arkadaşına yalan söylemişti, hem de onu üzmüştü. Ama başka çaresi yoktu. Ayrıca zamanı da yoktu. Hızla ayağa kalktı ve üzerindeki kıyafetlerden kurtuldu. Onun yerine asker yeşili bikinisini, kısa kot şortunu ve siyah kısa kollu bluzunu üzerine geçirdi. Mete’nin neden mayo giymesini istediğini bilmiyordu. Ancak saçlarını başının üzerinde rasgele bir topuz halinde toplarken, meraktan ölebileceğini hissediyordu. Telefonun saatini kontrol etti. Mete çoktan aşağıda onu beklemeye başlamış olmalıydı. Hızla parmak arası terliklerini ayağına giydi ve telefonuyla, odanın yedek anahtarını alıp dışarı çıktı. Nazlı odaya gelip de onu göremezse, başı fena halde belaya girecekti ama bu umurunda değildi. Kapısı çaldığında, Mete, odasında son hazırlıklarını tamamlıyordu. Aslında Hilal’in gelip gelmeyeceğinden emin değildi. O Doğa’yı daha atlatamamışken, onun nasıl Nazlı’dan kurtulacağını bilmiyordu. Mete onun bu gece gelmesini gerçekten istiyordu. Onca hazırlığın boşa gitmesine izin veremezdi. Mete’nin kapısını çalan elbette ki Doğa’ydı. Büyük ihtimalle onu akşam yemeği için almaya gelmişti. Ancak bu akşam yemeğini yalnız yemek zorunda kalacaktı. “Biriyle mi buluşacaksın sen?” oldu, Doğa’nın Mete’ye ilk sorusu. Resmen banyo suyu yerine parfüm kullanmıştı. Saçları özenle taranmıştı ve oldukça şık gözüküyordu. “Belki,” diyerek geçiştirdi Mete onu ve aynanın karşısına döndü. “Sen şu manken kızla çıkmıyor muydun?” “Sadece basın danışmanlarım ve ajansım öyle istiyor diye.” Kuzeninin bu rahatlığına anlam veremiyordu Doğa. Yıllarca ne kadar nefret etse de sırf işini çok sevdiği için bu hayata katlanmış ve her adımını dikkatle atmıştı. Şimdi bu kadar umursamaz davranması çok ama çok tuhaftı. “Dikkatli ol Mete!” diyerek uyardı onu, “İki günlük zevk için işini tehlikeye atma.” Sorunda budur ya! Bu belki iki günlük bir zevktir ama Mete öyle olmasını istemiyordu. Bu yüzden risk alacak ve her anının tadını çıkaracaktı. “Ne yaptığımı biliyorum ben!” dedi, kendinden emin bir ses tonuyla. Ve sonra Doğa’yı odasında bırakıp, çıkıp gitti. Hilal, Mete ile arka kapıda buluştuğunda Mete neredeyse beş dakikadır oradaydı. Geç kaldığında, bir an için gelemeyecek sanıp endişelenmiş, ancak onu görünce rahatlamıştı. Ama Hilal gelmiş ve onun hayal kırıklığına uğramasına izin vermemişti. “Hoş geldin.” Mete’nin heyecanı ve mutluluğu yüzüne yansımıştı. Hilal geldiği için mutlu ve bu gece planladıklarını görünce vereceği tepkiyi merak ettiği için heyecanlıydı. “Hoş bulduk,” diye karşılık verdi, Hilal. Nazlı’yı kandırdığı için üzgündü evet, ama şu an öyle heyecanlı ve öyle meraklıydı ki, Nazlı’yı umursayamıyordu bile. Mete’nin onun üzerinde böyle bir etkisi vardı. Onu meraklandırmayı başarıyordu. Ondan nefret ettiği zamanlardan, nefret ettiriyordu. Hilal daha önce farkına varamadığı için çok kızgındı kendisine. O Mete Karahan’dan nefret etmişti… Şu an karşısında duran adamsa Mete’ydi. Ve Hilal onunla zaman geçirmeye bayılıyordu. “Hadi gel,” diyerek elini uzattı Mete ona. Hilal bir an bile tereddüt etmeden tuttu Mete’nin elini. Onu nereye götüreceğini bilmiyordu. Sadece onu buradan götürmesini istiyordu. Otelin arkasındaki otoparka doğru ele ele yürüdüler. Mete arabasını kapıya en yakın yere park etmişti. Arabaya doğru yürürken, bir yanda da etrafı kontrol ediyordu. Kimse görmüş müydü? Etrafta kamera var mıydı? Flaşlar patlıyor muydu? Böyle yaşamak berbat bir şey olmalıydı. ‘Ama,’ diye düşündü, Hilal ‘Hâlâ yaşayabildiğine göre, Mete bu hayatı seviyor olmalı.’ Arabaya binip, Çeşme’nin içine doğru yol aldıklarında, Hilal’in heyecanı gittikçe artmaya başlamıştı. Nereye götürüyordu onu? Neden mayosunu giymesini söylemişti? Neden yemek yeme demişti? Şehrin içinde, yol kenarından durduklarında, Hilal dayanamadı ve sordu. “Nereye gidiyoruz Mete?” “Eğlenmeye.” Hilal bunu zaten biliyordu. Mete’yle hep eğleniyordu. Gerçi, henüz bir gün olmuştu ama eğleniyordu işte. Yine de bu sorusunu cevaplamıyordu. Mete, Hilal tekrar soru sormadan önce arabadan indi ve sağ tarafta bulunan pizzacıya doğru ilerledi. Hilal meraklandıkça, Mete daha da keyifleniyordu. Şimdi bu kadar heyecanlıysa, kim bilir Mete’nin planını görünce ne kadar heyecanlanacaktır? Mete elinde pizzalarla geri döndüğünde Hilal ona şaşkın şaşkın bakıyordu. Ona tekrar nereye gittiklerini sormak istiyordu ama Mete’nin cevap vermeyeceğini bildiği için sustu. Çatlıyordu yahu! Biraz daha tutarsa kendini, ortadan ikiye ayrılacaktı. Merakından kuduruyordu. Oldu olası sevmemişti zaten sürprizleri. Bir de sürprizi Mete hazırlayınca… Çeşme’nin bittiğini gösteren levhayı gördüğü zaman, Hilal çığlık atmak istedi. Mete Karahan onu kaçırıyordu. Bunun başka açıklaması yoktu. Onun saf duygularıyla oynamıştı. Şimdi de kimsenin bilmediği ıssız bir koya götürecek ve kötü emellerine alet edecekti. Hilal meraktan saçmalamaya başladığının farkında değildi. Sadece saçmalıyordu. Öyle fütursuzca… Geri kalan hiçbir şeyi de umursamıyordu. En sonunda Mete deniz kenarında bir yerde durduğunda, bu içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına pek de yardımcı olmamıştı. Sonuçta ıssız bir sahile gelmişlerdi, değil mi? Mete arabadan inip, onun oturduğu tarafa dolandığında, Hilal hala şaşkın şaşkın etrafına bakınıyordu. Mete kapısını onun için açtı ve çıkması için bekledi. “Hadi,” dedi. “İn artık. Çok acıktım” Hilal ne ile karşılaşacağını bilemeyerek aşağıya indi ve etrafına bakınmaya devam etti. Ancak bu sefer, etrafına bakınırken, bir yandan da Mete’ye bakıyordu. “Nereye geldik Mete?” diye sordu, Mete, Hilal’in kapısını kapatırken. Ona cevap vermeden önce arabanın arkasına doğru ilerledi ve bagaj kapağını açıp, bir sırt çantası çıkardı. “Sana söyledim,” diye cevapladı, Hilal’in sorusunu. “Eğlenmeye.” Mete, Hilal’in elini tutup, onu sahile doğru sürüklemeye başladığında, artık o kadar da merak etmiyordu. Çünkü Mete ilk kez bu cevabını verdiğinde, Hilal bununla yetinmeliydi. Mete’yle olduğu sürece hiçbir şey önemli değildi. O elini tuttuğu sürece, her yere gidebileceğini hissediyordu. Belki de bu hissedebileceği en yanlış şeydi. Belki de ona güvenmek, yapabileceği en kötü şeydi. Onunla sadece üç günü vardı. Geriye kalan bu üç günün ne için olduğunu bilmiyordu. Bu üç günden ne beklemesi gerektiğini bilmiyordu. Şu anda Mete’nin elini tutuyordu ve bu, geriye kalan üç günü düşünmesine engel oluyordu. Eli Mete’nin elinde sahile indiğinde, tertemiz ve sessiz bir kıyı ile karşılaştı. Sabah gittikleri yer gibi, bu sahilde dalga kıranların arasında kalmıştı. Issız bir koya benziyordu ama koy değildi. Mete, Hilal’in elini bırakıp hızla sırt çantasını ve pizzayı yere bıraktı. Sırt çantasından, yere serebileceği bir örtü ve iki adet havlu çıkardı. Hilal havlu getirmediği unuttuğunu fark ederek hafifçe kızardı ama neyse ki Mete onun için de havlu getirmişti. Mete pizza ve içecekleri servis ederken, Hilal içinde bulundukları sahili izledi. Ve buranın ne kadar güzel olduğunu düşünüp huzurla doldu. Mete hazırlıkları bitirdiğinde yanına çöktü ve yemeğini yemeye başladı. Ondan zaten ev yemeği hazırlamasını beklemiyordu. Hem, yemeğin ne olduğunun önemi yoktu. Ya da nerede yendiğinin… Kiminle yediği, kiminle olduğu önemliydi. Şu an geçirdiği zamandan çok büyük zevk alıyordu ve telefonunu arabada bıraktığı için hâlâ pişman olmamıştı. Büyük ihtimalle Nazlı milyonlarca kez aramıştı. Ama Hilal onu sonra düşünecekti. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde ikisi de geriye doğru hafifçe yaslandı ve sessizlik içinde denizin sesini dinledi. Sadece onlar ve deniz vardı şu anda. Bir fanusun içinde gibilerdi. Kimseyi istemiyorlardı. Gerçeklerden kaçmak istiyorlardı. Fanus… Bu fanusun içinde yaşamak değil de neydi? “Bu kadar çok gizli yeri nereden biliyorsun?” diye sordu, Hilal, merakına yenik düşerek. Mete’nin bakışları ilk başta birkaç saniye için bile olsa Hilal’e kaydı. Ardından tekrar başını denize çevirdi ve dalgaları izlemeye devam etti. Derin bir nefes aldı. “Kendim kaçmak için bazen gizli yerlere ihtiyacım oluyor.” Kaşları çatıldı Hilal’in. Neden kendinden kaçmak istediğini anlamıyordu. Onun beklediği cevap, kalabalıktan uzaklaşmak için saklanma yerleri olduğuydu. Bu ise beklentilerinden çok ama çok uzaktı. “Beni televizyonda sürekli görüyorsun. Sürekli yeni bir haber… Her gece başka bir mekânda, başka bir kadınla yayınlanan görüntülerim dolanıyor tüm medyada. Tüm o yanımda gördüğün kadınlar… Hepsi bu işin bir parçası,” diyerek açıklamaya başladı, Mete. Açıkçası açıklamaya buradan başlaması Hilal’i rahatlatmıştı. O kadınlarla kendini karşılaştırıp durduğunu inkâr etmeyecekti. “Ben sadece işimi seviyorum. O kadınları değil. Kendimi bildim bileli sahnedeyim ben. Ve ne zaman kameralarının önüne geçtim, o zaman hayatım da oyun oldu.” Ayağa kalktı Mete. Ellerini şortunun cebine soktu ve dalgaların yanına doğru ilerledi. Önce sessizce ve derin nefesler eşliğinde gözlerini kapatıp denizi dinledi. Sonra ellerini ceplerinden çıkararak birden döndü arkasına. “Dünya bir oyun sahnesidir, demiş William Shakespeare. O tiradı bilir misin? Sahne tozu yutmuş her oyuncunun ezberindedir,” Yavaş adımlarla Hilal’e doğru yürümeye başlarken, sözler usulca dudaklarından döküldü. “Dünya bir oyun sahnesidir, erkeklerle kadınlarsa, hepsi birer oyuncu.” Mete tiradı, sanki sahnedeymişçesine okumaya başladı. Aynı coşkuyla, aynı doğallıkla “Biri çıkar, öteki girer,” Hayranlıkla izliyordu onu, Hilal. Daha önce birkaç filmini görmüştü elbet, ancak hiç bu kadar yakında şahit olmamıştı yeteneğinin harikalığına. O kadar doğal, o kadar rahattı ki, büyülenmişti Hilal. Mete sonunda onun yanına ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü ve gözlerini, Hilal’in gözlerine kenetledi. “Ve her biri, kendine düşen sürede pek çok rol oynar.” Hilal büyülenmiş şekilde bakıyordu, Mete’nin gözlerinin içine. İçten içe, tüm kadınları böyle etkileyip etkilemediğini düşünüyordu. Ancak öyleyse bile, şu anda etkilemeye çalıştığı kişi kendisiydi. “Bazen,” diyerek konuşmaya devam etti, Mete “Ne zaman nefes alacağıma bile onlar karar veriyorlar.” Hilal’in kalbi sızladı. Ona acımıyordu ama onun için üzülüyordu. Mete acınılması gereken bir şey yapmıyordu. Sevdiği şeyi yapıyor ve bunun işin bazı şeyleri feda ediyordu. Yine de üzülüyordu işte. Kapana kısılmış gibiydi. Öne doğru kaydı ve bir elini Mete’nin yanağına koydu. Sakalları hafifçe çıkmıştı ve Hilal’in avcunun içine batıyordu. Usulca gülümsedi Hilal “Ama burada olmak senin seçimindi.” “Evet,” derken Mete’nin kolları Hilal belinin etrafına dolanmıştı bile. Onu hızlı bir hareketle kucağına çekti ve sımsıkı sarıldı. “Öyleydi.” Dudakları, Hilal’in dudaklarının üzerine kapandığında, Mete’nin kalbi yaptığı seçimden çılgınca mutluydu. Aklı artık ona itiraz etmiyordu. Ona yaklaştığı için pişmanlık duymaya çalışmıyordu. Anı yaşıyordu, seçimlerinin tadını çıkarıyordu. Dudakları adeta birbirlerine kenetlenmişti. Mete elleriyle, Hilal’in vücudunu keşfediyor, Hilal’se daha önce yaşamadığı tüm bu duyguların, onun başını döndüren dokunuşların, içinde yarattığı arzularla sarsılıyordu. Patlamak üzereydi. Dağılmasına, yıkılmasına saniyeler kalmıştı ve bunu istiyordu. Mete’nin kollarının arasında yok olmak istiyordu. Mete durması gerektiğini biliyordu. Kendini tutmalıydı. Çünkü şu anda Hilal’de kaybolmaktan daha çok istediği bir şey yoktu. Ancak onun hayatına giren tüm diğer kadınlardan farklı olduğunu biliyordu. Gerçekti Hilal. Saftı, doğaldı. Dokunulmamıştı ve bir gün onu hak eden bir erkeğin aklını başından alacaktı. Ancak Mete, o adam değildi. Onu hak etmiyordu. Üç gün sonra hayatından çıkıp gidecekti ve sırf bu yüzden bile onun yanında kendisine hâkim olması gerekiyordu. Onu yanında tutacak cesareti olmadığı için laik değildi genç kıza. Bu yüzden ona dokunamazdı. Geri çekilmek hayatında yaptığı en zor şey olmuştu. Canı yanmıştı. Ve o geri çekildiğinde canı yanana sadece Mete olmamıştı. Sadece yaz aşkı olarak düşünülmüş aralarındaki şey. Dört günü birlikte geçirecek ve veda edeceklerdi. Hissetmeyeceklerdi. Ancak insandı onlar da. Kalplerine hükmedemezlerdi. Görevi sadece kan pompalamak ve dolaşımı gerçekleştirmek sanılan bir organdı kalp. Ona komutları beyin verirdi. Ancak iş aşk olduğu zaman, tüm her şey anlamını yitirirdi. İktidara geçerdi aşk. Bedenin diktatörü olur ve her yerde terör estirirdi. Beyin dur diye yalvarır, kalp inatla devam ederdi. Konu aşk oldu mu, kimse kalbe söz geçiremez, ona hükmedemezdi. Ve bu kabullenmesi öyle zor bir durumdu ki, Hilal ve Mete orada sarmaş dolaş, nefes nefese dururken bile aşktan kaçmak için direniyorlardı. Ancak aşktan kaçış yoktu. Nereye saklanırsanız saklanın o gelip sizi bulurdu. Aşkın gözü kördü. Ancak, hiç kimsenin olmadığı gibi, onun da hissetmek için gözlere ihtiyacı yoktu. Mete, zorla da olsa, geri çekti kendini. Hızla ayağa kalktı ve Hilal’i de beraberinde ayağa kaldırdı. “Seni buraya neden getirdiğimi merak etmiyor musun hiç?” “Yemek yemek ve yalnız kalmak için mi?” “Hayır. Gece yüzmenin çok romantik olduğunu söylemiştin, ben de seni gece yüzmeye getirdim.” Mete hızla kıyafetlerinde kurtuldu ve sadece mayosuyla birlikte arkasını dönüp kıyıya doğru koştu. “Hadi!” diye bağırdı Hilal’e. Arkasından uzun uzun baktı, Hilal. Tam da onun asla romantik olamayacağını düşünürken, buna inanmak isterken, hiç olmamıştı bu. Mete Karahan’a âşık olmamak, çok zor olacaktı onun için.    
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD