16.Bölüm

1790 Words
Hilal o sabah daha önce hiç tatmadığı bir heyecanla uyandı. Sanki dün geceden sonra hayatında yeni bir sayfa açılmıştı ve bu sayfa her zamankinden daha temiz, daha beyazdı. Bu sabah, Hilal, Mete Karahan’dan nefret etmiyordu. Bu sabah Hilal onunla buluşacağı için mutluydu, heyecanlıydı. Nazlı uyanmadan kalmıştı yatağından ve sessizce hazırlanmıştı. Sabah ne giyeceğini düşünerek zaman kaybetmemek ve giyinirken Nazlı’ya yakalanmamak için, geceden lacivert askılı elbisesi ve yarım kot ceketini dolabın bir köşesine ayırmıştı. Sabah kalkar kalmaz duş aldı ve üzerini giyinip saçlarını yandan ördü. Odadan çıkarken olabildiğince sessiz olmaya çalışıyordu. Öyle ki, sandaletlerini giymemiş ve parmak uçlarında yürümüştü kapıya kadar. Kapıyı ardından hafifçe kapattıktan sonra ancak ayakkabılarını ayağına geçirebilmişti. Mete ve o dün gece olanlardan sonra hemen bir plan yapmamışlardı elbette. Mete ona numarasını vermiş, Hilal’de kaydedebilsin diye onu çaldırmıştı. Ardından yerlerine dönmüşler ve bütün gece birbirlerine kaçamak bakışlar atmışlardı. Nazlı ve Doğa bunun farkındaydılar elbette. Farkında olunmayacak gibi değildi ki! İkisinde ruh halleri bir anda değişmiş ve bakışları daha da cüretkârlaşmıştı. Ama ikisi de bu olanları sorgulamamıştı. Bunu o gece bir kez denemiş ama başarılı olamamışlardı. Hilal, Mete ona saat sekizde lobide buluşmaları için mesaj attığından beri yerinde duramıyordu. Ne planladığını bilmiyordu; ama hayatında ilk kez kalbi bu kadar hızlı atıyordu. Daha iki gün önce ondan nefret ediyordu. Fakat şimdi hissettiklerinin nefretle alakası yoktu. Hiçbir erkekten bu kadar etkilenmemişti ve bu hissettiği şey her neyse, onu korkutuyordu. Sonunda üzülen taraf olmaktan korkutuyordu. Sadece dört gün… Dört gün birlikte zaman geçireceklerdi. Sevgili filan değillerdi. Buna daha çok yaz aşkı denebilirdi. Hoş, aşk da değildi ya… Dört gün bittiğinde herkes kendi yoluna gidecekti. Kimse üzülmeyecek, kimse özlemeyecekti. Öyle kısa bir hikâye olacaktı onlarınki. Asansöre binip, lobiye inerken, Hilal kendi kendine derin nefesler alıyordu. Onu nereye götürecekti? Kıyafetini beğenir miydi? Onu yine öpecek miydi? Bu son soruyu kendi kendine sormak bile utanmasına sebep oluyordu. Yine de soruyordu işte. Çünkü onu yeniden öpmesini gerçekten istiyordu. Öyle bir şeydi ki, asla sıkılmıyordu. Hilal’in dudakları onu özlüyordu. Mete hayatından gittiğinde, öpücüğü olmadan nasıl yaşayacaktı bilmiyordu. Mete, Hilal’e mesaj attıktan sonra bütün gece uyuyamamıştı. Kafasında plan yapıp durmuştu. Belki birçok kadınla birlikte olmuştu; ama ilk kez gerçek anlamda biriyle çıkıyordu. Senaryo olmadan… İstediği kadınla, istediği yere gidecekti. Onunla özgürce sohbet edecek ve dilediğince gülüp eğlenecekti. Üstelik Hilal’in ona sahte bir hayranlık beslemeyeceğini de biliyordu. Daha dün ondan nefret eden biri için, bu pek de ihtimal dâhilinde değildi zaten. Mete’ydi o Hilal için. Mete Karahan değil. Tamam, onu sinirlendiği zamanlar hariç. O zamanlarda hep şöhret budalası, Mete Karahan olacaktı. O zamanları bile iple çekiyordu, genç adam. Dört gün boyunca kendi dünyasında, kendi oyununu oynayacaktı. Asansörün kapıları açılıp, Hilal lobiye adım attığında, Mete’nin gülümsemesi yüzüne yayıldı ve öylece yapışıp kaldı. Onun güzel olduğunu kendine itiraf etmek artık zor gelmiyordu. Güzeldi ve sadece dört gün için olsa da, ona aitti. “Merhaba,” dedi Hilal yanına geldiğinde. Eğer gülümserken böyle parladığını bilseydi, onu asla sinirlendirmezdi, Mete. Hep gülmesi için her şeyi yapardı. “Merhaba.” “Ee? Burada duracak mıyız? Beni buraya çağırdığına göre bir planın olmalı.” Bir planı vardı, Mete’nin. Ve bu, kendilerine ait kısıtlı zamanı başlatmak için harika bir plandı. “Birlikte sessiz ve güzel bir yerde kahvaltı yaparız diye düşündüm. Şehir içine inmek istersen ona da uyarım. Ancak kalabalık ortamlarda benimle olmak istemezsin. Hayranlar, gazeteciler… Çok rahatsız edici olabiliyorlar.” Mete, Hilal’in bunu yanlış anlamasından korkuyordu. Onunla görünmek istemediği için değil; ama rahat olmak istediği için. Hem, gazetecilerin peşinden gidip onu rahatsız etmelerini de istemiyordu. Ancak Hilal yanlış anlamadı. İnanılmazdı! Onu bu şekilde anlıyor ve aklını, kalbini böyle görebiliyor olması inanılmazdı. Onu tanıyordu sanki ve Mete uzun zamandan sonra, Doğa dışında, birinin yanında bu kadar rahat hissediyordu. “Haklısın. Kahvaltı yaparken kimse tepesinde bir gazeteci ya da burnunun dibinde imzalanmak için bekleyen resmini istemez sonuçta.” Mete anlayışı karşısında minnetle gülümsedi Hilal’e “Kesinlikle istemem. O resimleri artık görmek istemiyorum. Bazen kendimi bile görmek istemiyorum ama sonra ne kadar yakışıklı olduğumu hatırlayıp, kendime bu kötülüğü yapmamaya karar veriyorum.” Hilal bu sözlerine keyifle güldü. Megalomanlığın bir insana bu kadar yakışacağını ve ukalalığın bir insanı böyle tanımlayacağını asla tahmin etmezdi. “Nereye gideceğiz o zaman? Sakın otel deme bana. Anlaşma burada biter valla. Otelde kahvaltı yapmak için sabahın köründe uyanmadım ben.” Mete güldü, “Güzellik uykunuzu böldüğüm için özür dilerim, prensesim. Bir daha olmaz. Ancak hayır, otelde kahvaltı yapmayacağız. Sahilde bildiğim güzel bir yer var. Deniz’in hemen yanında, dalgaların eşliğinde kahvaltı yapıyorsun. Küçük, sessiz bir işletme. Efendim için uygun mudur?” “Bak ne güzel de kabullendin,” diyerek cevap verdi ona Hilal “Neyi?” “Efendinin ben olduğumu.” Sonra ona, ışıl ışıl gözleriyle, son bir kez baktı ve arkasını dönüp, otelin çıkışına doğru yol aldı. Mete, peşinden gitmeden önce ona bir süre izledi. Haklıydı, Hilal. Şu kısa sürede efendisi olmuştu. Kalbine hükmediyordu. Kahvaltıya geldikleri yere âşık olmuştu, Hilal. Denizin kıyısında, dalgalarla iç içe bir yerdi burası. Tam sahile kurulmuştu masalar. Biraz ileride küçük bir balıkçı teknesi vardı. Mete yolda, geceleri de çok güzel balık yaptıklarını söylemişti ve bir gece de balık yemeye gelebileceklerini eklemişti. Gittikleri küçük lokantanın sahibi yaşlı bir çiftti. Daha içeri girer girmez, onları güler yüzle karşılamış ve hemen masalarına almışlardı. Kahvaltıda ise bir kuş sütü eksikti. Klasik serpme kahvaltının yanı sıra, yöresel yiyecekleri de vardı sofrada. “Zeytini kendi bahçemizde yetiştiriyoruz. Yağda halis mulis zeytinyağı,” demişti adam. Böyle güzel zeytin yememişti daha önce, Hilal. Çok beğendiğini fark eden adam, ona iki kilo zeytin hediye etmişti. Hilal parasını ödemek istese de kabul etmemişti. Çeşme’ye geldiğinden beri bu kadar güzel zaman geçirmemişti. Mete ile tıkanana kadar yemiş ve üzerine güzel bir bardak, tavşankanı demli çay içmişlerdi. “Sevdin mi burayı?” diye sordu, Mete. Sevmemek elde miydi? “Çok! Bir daha Çeşme’ye geldiğimde her gün kahvaltılarımı burada yapacağım.” ‘Belki bir daha gelişinde yine karşılaşırız,’ diye düşündü, Mete. Ancak hemen bu düşünceleri aklından kovdu. Sadece önünde ki dört güne odaklanmalıydı. Daha fazlasını düşünmek ikisinin de yararına olmazdı. “Öyle her gün gelinmez ama. Büyüsü kaçar. Her gelişinde bir defa.” “Sen bu seferin hakkını kullandın herhalde?” Hakkını onunla kullanmış olmaktan memnundu. Birçok ilkini onunla yaşayacağını söylüyordu içinden bir ses ve bunun olmasından çok mutlu olurdu. “Aslında, üç yıldır tatile gelemiyordum. Üç yıllık bir ilk geliş oldu bu. Üç yıl beklemeye değdi doğrusu…” Hilal kızarmak üzereydi… Üzereydi… Ve son anda kendini tutabilmişti. Mete Karahan’ın ağzı güzel laf yapıyordu. Bir de romantikliği tutarsa, işte o zaman Hilal için gerçek bir şok olurdu. “Sevindim. Üç yıldan sonra değmesi gerekiyordu zaten.” Hesabı ödeyip kalktıklarında, biraz deniz kenarından yürümeye karar verdiler. O kadar çok yemişlerdi ki, bir şekilde yediklerini eritmeleri gerekiyordu. Lokantadan ayrıldılar ve sahil şeridi boyunca kumların üzerinde yürümeye başladılar. Boydan boya kumdu sahil. Ara sıra küçük çakıllar vardı. İki yanı dalga kıranlarla kapatılmış ve her bir uçtan, içeriye merdivenlerle giriş verilmişti. Bir tarafı kahvaltı yaptıkları lokantaya aitken, diğer tarafına küçük bir plaj kurulmuştu; ama gelen giden yoktu. İnsanlar genelde, ünlülerin takıldığı, girişleri ateş pahası olan o süslü plajları tercih ediyordu. Oysa ne Hilal, ne de Mete buranın sakinliğini o plajların hiçbirine değişmezdi. Kumların üzerinde yürürken, bir yandan da dalgaların seslerini dinliyorlardı. Kum taneleri hafif hafif ayaklarına sürtünüyor ve onlara huzurun ne olduğunu hatırlatıyordu. “Bu sahnede ayakkabılarımızı çıkarıp birbirimize su fırlatmamız gerekiyordu,” diyerek dalga geçti, Mete. “Sen fazla film izliyorsun galiba?” “Daha çok çekiyorum. İki filmimde ve bir dizimde aynı sahneyi çektim ben. Hiç eğlenceli değil.” Hilal ona daha fazla katılamazdı! “Her tarafının kum olmasının neresi eğlenceli? Şimdi bile sandaletimin içi kum dolu. Bir de ayaklarımın ıslandığını düşünsene! Hele yürürken o kum derine batmıyor mu?” “Değil mi? Her defasında ayağımı yıkamak zorunda kalıyordum. Ve hiçbir zaman bir sahneyi tek seferde çekemiyorduk. Neredeyse dört saatimizi orada harcıyoruz ve ben çekimler bitene kadar ayaklarımı yıkamak için on şişe, bir litrelik suyu harcamış oluyorum. Peki, kum çıkıyor mu? Hayır. Bunun neresi romantik?” “Ne romantik biliyor musun?” diye atladı heyecanla, Hilal “Gece yüzmek!” Mete ona şaşkınca baktı. “Gece yüzmek mi?” Hilal durdu ve Mete’nin önüne geçip heyecanla anlatmaya başladı. “Sen hiç gece yüzdün mü? Ya da sabah çok erken bir saatte? Böyle 6.30, 7.00 gibi? Deniz dümdüz oluyor. Çarşaf gibi! Ve ılık… Etrafta kimse de olmuyor. Uçsuz bucaksız deniz sana ait. Nereye istersen oraya git.” Mete çok yüzmüştü sabah erkenden. Ailesinin Ayvalık tarafında, deniz kenarında bir yazlıkları vardı ve orada olduğu zamanlarda, Doğa ile birlikte erkenden denize giderlerdi. Şimdi ne Doğa gidebiliyordu o yazlığa, ne de Mete. “Eskiden,” diyerek anlatmaya devam etti, Hilal, “Babam bizi tatil yapmak için Amasra’ya götürürdü. Birkaç gün orada kalır, zamanımız varsa Karadeniz’in tüm sahil şeridi boyunca durup, en güzel yerlerde denize girerdik. Ege gibi değil Karadeniz. Daha az tuzlu. Ve derin. Amasra’da kaldığımız zamanlarda Nazlı ile gece kaçıp denize girerdik.” O zamanları anlatırken gözleri parlıyordu Hilal’in. Ses tonu capcanlıydı. Öyle bir anlatıyordu ki, onu Amasra’da gece denize girerken hayal edebiliyordu, Mete. Dahası, sanki oradaymış gibi hissediyordu. Sanki o anıların hepsini, Hilal’le aynı anda yaşıyormuş gibi… Madem gece denize girmenin romantik olduğunu düşünüyordu, bunu aklının bir köşesine not etmesi gerekiyordu. “Yani şimdi sen hep, yıldızların altına uzanıp, gece denize girmekle ilgili romantik hayaller kurdun, öyle mi?” “Evet,” dedi, Hilal omuzlarını silkerek, sanki bu çok doğal bir şeymiş gibi. “Herkesin romantik hayalleri vardır. Senin yok mu?” “Var,” dedi Mete. Vardı. Ve onun hayalleri o kadar da uzakta değildi. Çok yakındı. Nefes kadar yakın… “Ne?” diye sordu, Hilal. “Şu an,” diye yanıtladı Mete, Hilal’i büsbütün şaşırtarak. “Ben hep biriyle gerçekten konuşabileceğim anların hayalini kuruyorum. İşim gereği o kadar çok yapmacık insanla ilişki içerisindeyim ki bazen bu boğuyor. Kendim olabilmeyi ve dışarıdan hiçbir müdahale olmadan, gerçek bir an geçirmeyi düşünüyorum. Şu an, bu hayale en yakın olan şey.” Hilal bu sözlere ne cevap vereceğini bilmiyordu. Mete öyle bir konuşuyordu ki, her bir kelimesi kalbine işliyordu. Buna izin vermek istemiyordu. Eğer Mete’ye bir kez kalbinin kapılarını açarsa, canının çok yanacağını biliyordu. Kaybetmeyi kaldıramayacaktı. Ama ona izin vermeyi de istiyordu. Kalbinin kapılarını zorlaması için izin vermek istiyordu. Hilal, öne doğru bir adım attı ve ellerini Mete’nin kollarına koyarak, parmak uçlarında yükselip, yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “Hayallerini gerçekleştirebildiğime sevindim,” diye fısıldadı kulağına. Tam geri çekilmek üzereyken, kollarından sıkıca yakaladı onu, Mete ve gözlerini gözlerine kenetledi. “Bundan daha fazlasını yapıyorsun.” Onu kollarının arasına hapsettiği ve dudaklarıyla mühürlediği anda, Hilal bunun hayal olmaması için her şeyi verirdi. Bu anın gerçek olması, şu an var olmasının sebebiydi. Tatlı tatlı öptü Mete onu, dalgaların şahitliğinde… Sımsıkı tutundu Hilal ona. Kalbi onu bırakmaması için haykırdı. Mete haykırışlarını duydu, Hilal’in. Daha çok çekti onu kendine, daha büyük bir tutkuyla öptü. Yine kaybetti kendini o dudaklarda. Bir bakışlık aklı kalmıştı ikisinin de, o da o anda uçup gitti.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD