Hilal hala ona bakıyordu… Ve bu Mete’yi çıldırtıyordu.
O da Hilal’e bakmak istiyordu. Bakışları kesişsin istiyordu… Hilal yine telaşla gözlerini kaçırsın ve saklandığı duvarların ardından hafifçe kızarsın istiyordu.
Sonra yine kızdırırdı onu. Belki de bu oyunu onunla sürekli oynamalıydı? Mete onu kızdırır, Hilal’de ondan intikam alırdı… Ama bakmayacaktı Mete. Bakamazdı… En azından kendini zorlayacaktı. Zorladı… Zorladı… Ve sonunda dayanmadı.
Başını kaldırmadan, kaşlarının altından hafifçe Hilal’in olduğu tarafa baktı. Bakışlarını tabağına dikmişti neyse ki. Yani rahatça başını kaldırıp onu izleyebilirdi. Öyle doğal gözüküyordu ki… Bu kadar doğal ve saf gözüken kaç kadınla daha tanıştığını hatırlamıyordu. Keyifle yemek yiyordu Hilal. Tabağındaki etleri tabaktan inanılmaz bir zevk alıyordu. Tanıştığı diğer kadınlar asla bu kadar rahat yemezdi. Bir sürü saçma sapan prosedüre uyarak, onu da bu kuralları uygulamaya mecbur ederlerdi. Çoğu değil et yemek, koklayamazlardı bile. Küçücük porsiyonlar halinde servis edilen salatlarla kendilerine işkence ederlerdi. Mete’ye göre bir kadının en baştan çıkaran yeri, beliydi. Belindeki o kıvrımlardı erkeğin aklını başından alan. Kolunu beline doladığınızda hissetmeniz gerekiyordu o kıvrımları. Zayıflıktan ölmek üzere olan o kadınlarda bunların hiçbiri yoktu. ‘Türk kadını dediğin azıcık etine dolgun olur,’ derdi Mete’nin anneannesi. Kemikleri sayılan kadından kadın olmazdı.”
Hilal’in kemikleri sayılmıyordu. En azından kıyafetlerinden görebildiği kadarıyla… Sağlıklı bir görüntüsü vardı. Yanakları al aldı. Beyaz teni parlıyordu ve saçları omuzların üzerinde dalgalanıyordu. Mete ona hiç bu gözle bakmamıştı. Alıcı gözle… Şimdi niye böyle bakıyordu? Onu niye şimdi fark ediyordu? Belki en başta fark etse… Hayır, o zaman da bir şey değişmezdi. Diyelim ki Hilal onda nefret etmiyordu, ne olacaktı o zaman? Gidip Hilal’le bir ilişki mi yaşayacaktı? O yaşayacağı ilişkileri kendi seçemezdi. Keşke… Keşke ilişki yaşadığı kadınların yarısı onun kadar doğal olsalardı… Baş belası halleri bile umurunda olmazdı. En azından, sahte olmayan bir insanla, biraz zaman geçirmiş olurdu.
Hilal başını birden kaldırdığında, Mete hemen kaçırdı bakışlarını. Hilal görmedi bu hareketi. Bu sefer inceleme sırası ondaydı. Mete saçlarının ön kısmını hafifçe geriye doğru taramıştı bu akşam. Üzerinde beyaz, spor kesim bir gömlek ve koyu renk bir kot pantolon vardı. Spot ışıklarının takip ettiği bir süper star gibi değil de… Mete gibi görünüyordu. Kuzeniyle yemek yiyor ve akşamın tadını çıkarıyordu. Normaldi yani. Gözlerinin hafifçe parladığını görebilmişti kısa bir an için bile olsa.
Acaba… Acaba Hilal’e söylediği sözler için pişman olmuş muydu? Hilal böyle bir ihtimal olmadığını biliyordu. O kadınlara söylediklerinden hiçbir zaman pişman olmazdı. Ancak Hilal onu öptüğü için pişman olmak istiyordu. İtiraf etmesi gerekiyor ki Mete’nin sözleri kalbini kırmıştı. İlk kez öpülmüş ve bu hoşuna gitmişti. Bir an için ona olan nefretini unutmuştu. Mete’nin kim olduğu hiç umurunda olmamıştı zaten; ama o an için Mete tamamen kendiydi onun gözünde. Ukala veya sinir bozucu değildi. Güzeldi. Hilal hiçbir şey için umutlanmamıştı; ama ilk kez ona böyle hissettiren bir erkeğin söylediği sözler üzmüştü onu.
Mete ve Hilal gece boyunca bakışmaya devam etti. Ancak Hilal asla Mete’nin ona baktığını fark etmedi. Diğer yandan yanlarında bulunan Nazlı ve Doğa onlardaki tuhaflığın, birbirlerine attıkları tuhaf bakışların farkındaydılar.
Doğa, kuzeninde parti gecesinden beri bir tuhaflık olduğunu biliyordu. Anlatmadığı bir şeyler vardı ve bu anlatmadığı şeyin ucu kesinlikle dönüp dolaşıp Hilal’le ortadan kayboldukları zamana dokunuyordu.
“O gece Hilal ile aranızda ne oldu?”
Mete kuzenin sorusuyla donup kaldı. Ne diyebilirdim ki? Önce onu öptüm, sonra da yol verdim dese, Doğa kesin yumruğu geçirirdi yüzüne. Centilmenliği biraz abartıyordu, Doğa. Kadınlara nasıl davranılması gerektiği konusunda uzmandı. Asla seviyesiz ilişkiler yaşamaz ve onları aşağılamazdı. Ama tabi bütün bunlar ilişki uzmanı olduğu anlamına gelmiyordu. Eğer ilişki uzmanı olsaydı, yirmi sekiz yaşında, evlenip boşanmış bir erkek olmazdı. Doğa’nın eski karısı Nil’i severdi, Mete. Doğa ve o tam birbirlerine göreydiler. Üniversiteyi bitirdikleri yıl evlenmişlerdi. Çok âşıklardı ama aşk yeterli olmamıştı. Hırslıydı Doğa. İşi önemliydi onun için. Babasının mirasıydı. Zamanla işi evliliğinin önüne geçmiş ve eşi Nil, üç yıllık evliliklerini bitirerek Amerika’ya yerleşmişti.
“Ne demek istiyorsun?” diyerek karşılık verdi, Mete. Ona verecek bir cevabı yoktu. Bu yüzden ya inkâr edecek ya da konuyu değiştirecekti.
“Geçiştirme beni! Ciğerini bilirim senin ben. Yanımızdan ayrıldıktan sonra bir şey olmuş ki böyle tuhafsın. Kıza bakıp duruyorsun. Üstelik daha dün ondan nefret ederken şimdi bakışların bir tuhaflaştı. Daha… Yumuşak. Hoşlanıyor musun bu kızdan sen?”
‘Hoşlanmak ne kelime,’ dedi, Mete’nin içinden bir ses. Mete o sesi dinlemek istemedi. Duymazlıktan gelmek istedi ama doğru olduğunu o da biliyordu.
Cevap vermedi Mete. Gözlerini kaldırdı ve Hilal’e baktı. Hilal arkadaşıyla konuşmaya dalmıştı.
“Mete ile aranızda ne oldu o gece?” diye sormuştu, Nazlı ona.
Hilal de aynı cevabı vermişti “Söyledim ya. Sinirimi bozdu ben de çekip gittim.”
Nazlı’nın o sözlere inanmadığını açıkça belli oluyordu. Yutmamıştı işte ve Hilal başka ne uyduracağını bilmiyordu.
“Yalan söyleme! Sen asla bir tartışmanın ortasında çekip gitmezsin. Zehrini kusana, üstünlük sende kalıp, karşındaki sus pus olana kadar savaşırsın. Ne yaptı sana bu adam? Ne diye sabahtan beri gözlerini ondan alamıyorsun?”
Belki Mete’ye yakalanmamıştı ama Nazlı’ya yakalanmak, ona yakalanmaktan daha da kötüydü. Şimdi bir sürü soru soracaktı. “Hoşlanıyor musun sen ondan?”
Bu soruyu kendine bile sormuyordu Hilal. Hoşlanıyor muydu ondan? Kahretsin, cevaplamayacaktı bu soruyu. Cevabını bilmek, duymak, inanmak istemiyordu. O Mete’den nefret etmek istiyordu; ama kalbi nefret etmek için çok fazla sevgiyle doluydu.
Hilal cevap vermedi. Sustu ve başını kaldırıp, gözlerini Mete’ye dikti. İlk kez o anda kesişti ikisinin bakışları. Birbirlerine ilk kez o zaman gerçek anlamda baktılar. Sorulmayan o zaman soruldu. Kaçınılan cevap o anda verildi. Birbirlerinden etkilenmişlerdi ama gerçek şuydu ki onlar bambaşka dünyalarda, bambaşka insanlardı. Dünya bir oyun sahnesiydi ve en zorlu oyununu şu anda oynuyordu.
“Mete!”
Adının söylenmesiyle bakışlarını Hilal’den çekti Mete ve yanı başında duran sarışın kadına baktı. Onu tanıması bir saniyesini almıştı. “Pınar. Nerden çıktın sen ya?”
Pınar ve Mete aynı liseye gitmişlerdi. Lisenin ilk iki yılını birlikte okumuşlardı, ancak daha sonra Pınar’ın asker olan babasının tayini İzmir’e çıkıncı ayrılmışlardı. Çok iyi arkadaşıydı o zamanlar Pınar. Sözel derslerde Mete iyiydi, sayısallarda Pınar. Tüm sınavlardan böyle böyle geçmişlerdi. Aynı sırayı paylaşmış ve iyi bir dostluk kurmuşlardı. Dostluklarının arasında romantik duygular girmeyince de her şey daha güzel olmuştu.
“Arkadaşlarımla günübirlik kaçalım bir yerlere dedik. Malum, İzmir yakın. Şu haline bak. Nerede o liseli oğlan! Tabi benim de bir sürü hayranım olsa, ben de bakarım kendim. Sonra nasıl etkilersin kadınları?”
Pınar’ın dalga geçtiğini biliyordu Mete. Hiçbir zaman kadınlara düşkün bir erkek olmamıştı. Lisede doğru düzgün sevgilisi bile olmamıştı. Kızlar ona bakar ama Mete oralı bile olmazdı. Lise aşkı ilgi alanında değildi o zamanlar.
“Sen de harika görünüyorsun.” Pınar, Mete’nin iltifatına gülümsedi, “Ee?” diye sordu, Mete “Neler yapıyorsun?”
“İş güç işte… Avukat oldum. Bir de nişanlandım. Gelecek yaza evleniyorum. Yolun İzmir’e düşerse gel düğünüme. Hava atarım artık, lise kankam Mete Karahan’dı diye”
Mete arkadaşının sözlerine kahkahalarla güldü. Ancak o anları izleyen Hilal hiç de gülmüyordu. Açık açık kıskanmıştı işte. Ne diye öyle keyifle gülüyorlardı ki? Kimdi hem o kadın? Sevgilisi miydi? Sevgilim var demişti. Asya bu muydu? Öğrenmenin tek bir yolu vardı.
“Mete’nin yanındaki kadın Asya mı?” diye sordu, Nazlı’ya. O sırada çoktan yemeğini bitiren ve telefonuna gömülen genç kız, arkadaşının sorusu üzerine başını kaldırdı ve “Kim?” diye sorduktan sonra Mete’nin olduğu masaya baktı. “O mu? Yok canım. Asya bu kadar güzel değil. İncecik bir şey. Üflesen uçar. Bir de çirkin, estetikli, makyaj güzeli. Bu kadın onun yanında bir içim su.”
Hilal onun sevgili olmadığına mı sevinse, yoksa Nazlı’nın saydığı övgülere mi üzülse, bilemiyordu. Gerçekten de güzel bir kadındı. Kim bilir Mete’nin kaçıncı kurbanıydı.
“Niye sordun?” dedi, Nazlı dikkatini arkadaşına vererek. Cevabı yüzünden bile okunuyordu ya… “Yoksa kıskandın mı?”
“Ben mi?” Hilal’in sesi normalden yüksek çıkmıştı. İnkâr edeceği zaman hep böyle olurdu zaten. “Ne kıskanacağım ya! Meraktan sordum sadece.”
Merakından ölecekti hatta. Kimdi o kadın? Niye Mete ile o kadar yakındı? Mete’nin sözlerine şaşmıyordu artık Hilal. O kadının yanında neydi ki o? Basit bir kızdı sadece. Ten rengi çok solgundu. Dudakları yamuk, gözleri çirkindi. Ayrıca şişkoydu. Ah, bir verememişti o on kiloyu…
“Neyse,” dedi, Pınar “Ben gideyim artık. Kızlarla lobide kahve içeceğiz. Sen de gel istersen bir ara yanımıza. Gece yarısına kadar buradayız. Seni arkadaşlarımla tanıştırırım.”
“Uğramaya çalışırım.”
Eski dostlar vedalaşmadan önce son kez sarıldı ve Pınar arkadaşına son kez bakıp oradan uzaklaştı. Giderken Pınar’ın arkasından bakan Mete’nin son beklediği şey, yerine oturup, Hilal’e döndüğünde, onun sinirli bakışlarıyla karşılaşmaktı. Ona bakınca Hilal hemen kaçırmıştı bakışlarını. Ancak Mete görmesi gerekeni görmüştü. Kıskanmış mıydı? Kıskanmasaydı neden bu kadar kızacaktı ki? Mete artık bunun hoşuna gittiğini inkâr etmiyordu. İnkâr edemediğini inkâr ediyordu ama… Evet, karışık bir durumdu. Ancak o an, yanlış da olsa, ne yapması gerektiğini kesinlikle biliyordu.
“Ben lavaboya gidiyorum” dedi, Doğa’ya ve ayağa kalkıp, Pınar’ın gittiği yönde ilerleyerek oradan uzaklaştı.
İçinden küfrediyordu Hilal. Ona gidiyordu işte. O kadın Mete’yi baştan çıkarmıştı ve şimdi de kötü emellerine alet edecekti.
“Bana ne ya!” diye söylendi kendi kendine, Hilal
“Efendim?”
“Yok bir şey” Böyle devam ederse anlayacaktı Nazlı. Sonra da başına üşüşecekti. Zaten yerinde duramıyordu, bir de onunla uğraşamazdı. Yok, böyle oturamayacaktı da. Gidip gözleriyle görmesi gerekiyordu.
“Ben lavaboya gidiyorum.”
Nazlı’nın cevap vermesini bile beklemedi Hilal. Ayağa kalkıp, hızla Mete’nin peşinden gitti. Sadece gözleriyle görmeye ve tüm bunları hak etmediğini görmeye ihtiyacı vardı. Önce lobiye baktı. O kadın oradaydı ancak Mete yoktu. Demek başka bir yerde buluşacaklardı. Eğer Mete’yi bulursam, onu takip edebilir ve onları buluşma yerlerinde gözetleyebilirim, diye düşündü, Hilal. Bu yüzden onu bulma umuduyla lavaboların olduğu tarafa gider. Ancak orada da kimse yoktu. İçeride olsa… Ama kapının üzerinde kapalı yazıyordu. Hilal yanlış okumamış olmak için kapıya yaklaştı ve yakından baktı yazıya. ‘Temizlik nedeni ile kullanıma kapalıdır!’ Burada olması imkânsızdır yani. Sırtını tuvaletin kapısına döndü ve ellerini beline koyarak sıkkın bir nefes aldı. Neredeydi bu adam?
Bir anda, hızla kolundan çekilmesiyle dağıldı Hilal’in düşünceleri. Erkekler tuvaletine doğru sertçe çekilirken, dudaklarında küçük bir çığlık kaçtı. On saniyelik zaman diliminde, aklından onlarca felaket senaryosu geçmişti. Kapalı kapının arkasına sırtı çarptığında, onu çeken kişinin Mete olduğu ve bir tuvalette yalnız oldukları gerçeğinin, aslında felaketin en büyüğü olduğunu acı da olsa anlamıştı…
“Ne o prenses, yolunu mu kaybettin?”
Onu buraya çeken kendisiydi. Yolunu filan kaybetmemişti. Hele o yüzünde ki gülümseme…
“Ben… Lavaboyu arıyordum.” Ve bulmuştu. Ancak bayanlar tuvaleti bir yandaydı. Kesinlikle yolunu kaybetmişti.
“Bana belanı arıyorsun gibi geldi.”
Gözleri kısıldı Hilal’in. Bir kere ona yenilmişti, bir daha laflarının altında kalmayacaktı.
“Seni buldum ya!”
“Ah! Bir itiraf daha!”
Onu yumruklamak istedi Hilal. Canını çıkarana kadar tekmelemek… “Ne itirafı be!”
“Kabul et. Seni öptüğüm anı unutamıyorsun.”
Evet, unutamıyordu ama bunu dillendirmeye gerek yoktu. “Bence unutamayan sensin. Sürekli bu konuyu açıyorsun”
Hilal doğru söylüyor olabilirdi ama bu konuyu açıp durmasının sebebi de, Hilal’di. Son birkaç gündür hayatındaki tüm nedenler ve tüm sonuçlar, Hilal’di. Kafasını karıştıran her şey, Hilal’di.
“Hadi ama. Hoşuna gittiğini söyledin diye ölmezsin.” İçten içe, Hilal’in bunu söylemesini istiyordu. Hoşuna gittiğini duymak istiyordu.
“Kurbağa prens olsan, seni sadece kurbağalara iyilik olsun diye öperim.”
“Yani hala umut var.”
Artık dayanamıyordu Hilal. Bu adama konuşması için yeteri kadar şans tanımıştı. Sağ elini hızla kaldırdı ve ona bir tokat atmak üzere yüzüne doğru indirdi. Mete elini havada yakaladığı ve arkasındaki kapıya yapıştırdığı zaman, ucuz romantik filmlerden birinin içinde olduğunu düşündü. Boştaki elini de etkisiz hale getirdiğinde, o filmin içinden bir an önce çıkması gerektiğini biliyordu.
Hilal çırpındı, Mete’nin ellerinden kurtulmaya çalıştı, ancak öyle bir dolanmıştı ki ağına, ancak ölüme teslim olursa serbest kalabilirdi.
Mete yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. Gözleri aynı hizadaydı. “İtiraf edersen,” diye fısıldadı, Mete yüzüne doğru “Seni tekrar öperim.”
O an donup kaldı, Hilal. Onu tekrar öpmesi için deliriyordu. Mete’ye izin vermek, her şeyi itiraf etmek istiyordu. Ama ona yenilmek de istemiyordu işte! Ah şu lanet olası gururu, adı batasıca inadı yok muydu? Bu sefer dudaklarını kulağına yaklaştırdı, Mete. Burnu hafifçe saçlarını sürtüyor ve nefesi boynunu delip geçiyordu.
“Hoşuna gittiğini söyle prenses!”
Hilal’in tüm savunması yıkılmıştı. Artık karşı koyamıyordu. Ona “Evet,” dediğinde kendine defalarca lanet okudu “Hoşuma gitti.”
Sanki kelimeler büyülü gibiydi. Kırk haramilerin mağara kapısını açmak için kullandığı sihirli sözcükler gibi… Hoşuna gittiğini itiraf ettiği anda, bir saniye bile tereddüt etmemişti, Mete. O da daha fazla kaçamayacağını biliyordu. Son yirmi dört saattir o dudakların hayalini kuruyordu ve onları tekrar tatmak için eline geçen her fırsatı değerlendirecekti.
Mete’nin dudakları, onunkilerin üzerine kapandığı anda, Hilal’in boğazından gürültülü bir inleme yükseldi. Ona işkence ederek, bütün gece kâbus görmesine sebep olan adam, şimdi tüm rüyalarını gerçekleştiriyordu sanki. Emrediciydi Mete’nin dudakları. Tüm bedenini kontrol ediyordu. Elleri vücudunun her bir noktasını keşfediyor ve onu bulutların üzerine çıkarıyordu.
Parmaklarını Mete’nin saçları arasından geçirdi, Hilal ve onu kendine daha çok çekti. Sanki onu ne kadar öperse öpsün doyamıyordur. Hilal cenneti bulmuştu ama Mete cehennem gibi yakıyordu.
İkisi de geri çekilmek istemiyordu, ancak öpüşmeleri öyle yakıcı, öyle nefes kesiciydi ki, biraz daha devam ederlerse birbirlerinin dudaklarında öleceklerdi. Hilal şimdiden manşetleri görebiliyordu.
'Ünlü oyuncu Mete Karahan, tatil yaptığı otelin tuvaletinde, gizemli bir kızla öpüşürken, nefessizlikten öldü.’
Hilal geri çekti kendini ilk olarak. Ciğerleri nefes almayı reddediyordu. Nefes almak değil, Mete’yi istiyordu. Öylece nefes nefese, sarmaş dolaş kalırdılar uzun süre.
“Sevgilin olduğunu söylemiştin,” diye fısıldadı, Hilal.
“Yeteneksiz bir sersem olduğumu söylemiştin.”
Hilal gülümsedi. Mete’nin kalbi tekledi. İlk kez ona gülüyordu ve bu gülümsemeyi çerçeveletip her an görebileceği bir yere koymak geçiyordu içinden. “Yalan söyledim. Sersemlikte bir numarasın.”
Mete’nin kahkahası doldurdu etraflarını. Ne güzel gülüyordu… Bir erkek için böyle güzel gülmek mümkün müydü? Kahkahasının böyle melodik olması ve böyle nefessiz bırakması?
“Söylemekten nefret ediyorum ama haklısın. Hoşuma gitti. Ve bu berbat bir şey!”
Hilal, itirafının ardından bir anda rahatlamıştır. Sanki bu hisleri içinde tutmak onu hasta ediyordu ve söylediği anda bir anda iyileşmişti.
Bu sefer itiraf etme sırası Mete’deydi. “Ben de söylemekten hoşlanmıyorum; ama benim de hoşuma gitti.”
Bu iyi değildi. Kötüydü. Kötüden de öte korkunçtu.
“Ama gitmemeliydi,” dedi Hilal. Neredeyse yakınmış, isyan etmişti. Birinden birinin hoşuna gitmemeliydi. Birbirlerinden nefret etmemelilerdi.
Hilal’in sözleri üzerine, çılgın düşünceler işgal etti Mete’nin aklını. “Evet,” dedi kendinden emin bir ses tonuyla. “Ama yine de gidebilir!”
Hilal’in aklı karışmıştı. Duymuyor muydu onu? Bu olanların hoşuna gitmemesi gerekiyordu. Kaşlarını çatarak baktı ona, Hilal.
“Kaç gün daha buradasın?” diye sordu, Mete.
Mete’nin sorusuna bir anlam verememişti; ama yine de cevapladı. “Dört. Neden?”
Dört gün onun için yeterliydi. Azdı, ama yeterliydi.
“Ben de aşağı yukarı dört gün daha buradayım. Madem ikimiz de bu durumdan hoşlandık, neden dört günlük ateş kes ilan etmiyoruz?”
Hilal ona soğuk bir ifadeyle baktı “Senin eğlencen olmayacağım!”
‘Kadınlar,’ diye düşündü Mete, ‘Bizden hep en kötüsünü bekliyorlar.’
“Seni yatağıma çağırmadım, Hilal. Sadece şu dört günlük tatili birbirimize zehir etmek yerine, birlikte vakit geçirmeyi önerdim.”
“Ve yine beni öpeceksin?”
Mete’nin dudağının bir kenarı hain bir gülümseme ile kıvrıldı. “Şüphen olmasın.”
Hilal ona gözlerini kısarak bakar. Bunu ciddi ciddi düşündüğüne inanamıyordu. Şimdiye ona ağzının payını verip gitmesi gerekiyordu. Ama öyle cazipti ki teklifi… Reddetmesi mümkün değildi.
Ve reddetmemişti de. “Ne zaman başlıyoruz?”