Ceres;
Karanlık bir ormanda arkama bile bakmadan koşuyordum. Bir şey ya da bir hayvan beni kovalıyordu. Karanlıktan gözüm hiç bir şeyi görmezken dolunay yolumu aydınlatıyor bana yol gösteriyordu.
Ayaklarım siyah bir balçıkla sıvanmıştı. Burası bizim dünyamıza çok benzer olsa da kesinlikle gerçek dünyadan değildi. Nefes nefese koşmaya devam ettim.
Uzun dalgalı kızıl saçlarım üzerimdeki toprak yeşili elbisenin sırtına doğru salınıyordu. Sağ bacağımda bir halhal vardı. Ayaklarım çıplaktı. Siyah katranda hareket etmem daha fazla mümkün olmayınca durdum.
Önümdeki devasa dağa baktım. Baktığım o devasa dağdan kara zift şeklinde bir sıvı akıyordu. Ayaklarıma bulanan sıvıya elimi sürdüm. Hayır bu sıvı zift değildi. Bu kandı. Titanların kanı. Elimi siyaha boyayan sıvı canlı gibi hareket ediyordu.
Önümdeki dağ hareket etti. İşte o zaman anladım bu bir dağ değildi. Titanların birbirine sarılmış şekilde hapis uyuduğu sonsuz bölge Tartarus...
Hadesin yaratmış olduğu kara diyarın en ulaşılmaz noktası. Hiç bir ölümlü ya da ölümsüz buraya canlı giremezdi..
Sonra onu duydum... Titanların en küçüğü ama en güçlüsü. Zamanın efendisi... Kronos. Geçmiş ve gelecekteki tüm olayları bilen...
Vangaya geçen görü yeteneğinin sahibi ve Vanga' dan bana geçen...
Zeusun babası... ve bildiğimiz tüm Tanrıların...
"Burada olman yasak Kızıl Cadı."
"Ben buraya nasıl geldim bilmiyorum."
"Sen bir kahinsin..."
"Türünü uyar. Uyanmamızın zamanı geldi... Biz uyandığımızda herkes bize diz çökecek..."
Arkamda beni takip eden canavar sonunda bana yetişmişti. Sonunda onu gördüm. Ama bu bir canavar değildi ki bu bir kurttu. Tamam bir kurt için devasa boyuttaydı.
Siyah parlak kürkü ve siyah gözleri ise tanıdıktı. Şüpheye yer bırakmayacak şekilde biliyordum..
"Hades." diye fısıldadım.
Efsaneler derdi ki Hadesin kurdu Tartarusun kapısını korur. İşte şimdi ölmüştüm. Bana doğru atıldı. Bir çığlıkla yere düşerken uyandım...
Boşluğa düşme hissi o kadar güçlüydü ki bir an kendime gelemedim...
Şu an yatağımda güvendeydim. Ama rüyalarımda gezdiğim artık kesindi. Ben basit bir kızıl cadı olan ben Tartarusa nasıl girebilirdim ki.
Hepsi rüya olmalıydı evet emindim. Anneme yine bir şeyler söyleyip onu kızdırmak istemiyordum. Bu aralar sürekli kızgındı. Babamın görevde olması ise onu hayli huysuz bir hale sokmuştu.
Yataktan yavaşça kalktım. Aynaya geçip solgun beyaz yüzüme ve mavi gözlerime baktım. Aslında gözlerim bazen yeşil de olurdu. Kızıl saçlarımın ışıltısına ve üzerime ne giydiğime göre değişirdi göz rengim.
Asla laf söz dinlemeyen kabarık kızıl saçlarımı taradım. Sonra üzerime toprak rengi elbisemi giydim. Biz cadılar genelde element gücümüze uygun renkler giyinirdik.
Cadı okulunda lanet bir gün için yeniden hazırlanmaya başladım. Aslında mezun olalı çok olmuştu. Ancak ben anneme bazı konularda yardımcı oluyordum ve genelde kütüphanede çalışırdım. Bir nevi kütüphaneci olan bir kitap kurduydum.
Kapının çalması ile birlikte düşüncelerimden arındım. Annem asla saatini şaşırmazdı.
"Ceres daha hazır değil misin?"
"Hazırım anne." dediğimde odama girdi.
Bana şöyle bir baktı. Bu aralar nedense daha çok beni inceler hale gelmişti.
"Hazırım diyorsun ama hala eldivenlerini takmamışsın."
"Şimdi takıyorum." dedim. Annemle asla tartışamazdınız.
Asla beni dinlemezdi. Ne istediğimi hiç sormadan benim için iyi olduğunu düşündüğü her şeyi bana dayatırdı.
Bileğime kadar olan ince saten yeşil eldivenler. Başkalarını benden koruyan. Babamın laneti bana geçmişti ancak çok farklı bir şekilde...
Ben dokunduğum her şeye ölüm getiren, kendi türüm tarafından bile kabul edilmeyen lanetli kızıl cadıydım...