İçten içe sinirli, gergin, fakat dışarıya sakin kalma çabalarıyla yeni bir sabaha uyanıp ağzına attığı birkaç lokmayla dışarı çıktı Kürşat. Dün gecenin şokunu atlatamıyor, kafasında kurup duruyordu.
Neden reddedildiğini bir türlü anlayamıyordu. Kendisini işsiz güçsüz aylak aylak gezen mahalle abilerinden mi sanmış, yoksa aradaki yaş farkı yüzünden heves ettiğini falan mı düşünmüştü? Tabii daha da kötüsü vardı; gönül eğlendireceğini sanması!
Tamam, ufak tefek çapkınlıkları olmuştu ama hiç kimseyi laf söz sahibi etmemiş, incitmemişti. Kaldı ki ilişkileri gün yüzünde olmazdı. Genç yaşına rağmen ilk kez uluorta denilecek bir sevdaya kafa patlatıyordu.
Umrunda da değildi. Aksine duyulmasından hoşnut olurdu. Böylece Sultan'a kimse gözünün yanıyla bile bakamaz, kime ait olduğu bilinirdi.
"Kürşat." diye peşi sıra koşturup gelen eniştesinden yana baktığında orta yaşlı adam ayakkabılarını giyip kapıyı çekerek ona yetişti.
"Maç var mı bu gün?"
"İki gün sonra." diye konuşan Kürşat arabanın anahtarını vazgeçip cebine atarak sordu.
"Niye sordun?"
"Bir çocuk var." diye konuştu eniştesi.
"Eski salonu sordu dün, dövüşmek mi ne istiyormuş. Fikirtepe'den geliyormuş. Bende yarın haber ederim dedim de, yeni salonun yerini sana sormadan ona buna vermek istemedim. Ablan bir dört yılı daha kaldıramaz." diye kayınçosunun omzuna vurduğunda başıyla onayladı Kürşat.
"İyi yapmışsın." diye söylendi.
Eniştesini severdi. Açıkçası abisinden çok daha abiliğini görmüştü.
"Gelirse gönder bu gün, çocuklar karşılar."
"Tamamdır." diye kendi arabasına adımladığı sırada mahallenin uçlarında oturan bir esnaf yanlarından geçerken selam verdi.
"Aleyküm selam." diye eniştesi gibi yaşlı adama bakan Kürşat kendisine yüz çevrilmesiyle kaşlarını çattı.
Tanımamış mıydı?
"Ne bunun suratı?"
"Ne olacak canım, tanımamıştır." diye geçiştirerek arabanın kapısını açtı Birol.
"Yok yok, var bir şey." diye seslendi adamın peşinden bakınan Kürşat.
"Geçen de bakkal Ali yaptı aynısını."
"Aman ne bakıyorsun sen onlara, yaşlandılar artık." diyen eniştesi lafı çevirmeye devam ediyordu güya ama Kürşat bu adamların ne kadar yaşlansalar da eski kurtlar olduğunun farkındaydı.
Öyle kolay kolay unutkanlığa mahal verecek adamlar değillerdi. Kaldı ki yalnızca adamlar da değil, mahallenin birkaç kadını da kendini görünce suratını asıyor, fısır fısır söyleniyordu.
Derin bir iç çekişle eniştesine selam mahiyetinde elini kaldırıp mahallenin yokuş yolundan inmeye başladı. Bir iki köşe dönmüştü ki sabahın bu erken saatinde kapısını süpüren kırklı yaşlarında bir kadınla karşılaştı.
"Hayırlı sabahlar ablam, kolay gelsin." diye tebessümle seslendiğinde kadın önce kendisini duymamazlıktan gelmiş, ardından bir an için yüzüne bakıp evine girerek demir kapıyı ses getirir bir şekilde kapatmıştı.
Neydi bunların derdi? Çıktığı gün hemen hâl hatır etmemişti hepsine, ona mı bozulmuşlardı?
Sanmıyordu. Hem o kadar zaman geçmişti. Şimdiye kırgınlığı bırakıp kızıp çocuk gibi azarlamaya başlarlardı. Başka bir dertleri olduğunu düşünmeye devam ederek yoluna yürüdü. Aynı tepkiyi mahallenin birkaç kenar köşesinde daha görünce sinirle boynunu boğazını bükmeye başladı.
"Selam sabah yok mu Çeri?" diye arkasından gür bir sesle bağırılmasıyla eğdiği kaşlarının altındaki öfkeli bakışlarıyla döndü.
Henüz açtığı dükkanının önüne eli ardında çıkmış yaşlı adam Orhan dayıydı. Mahallenin eski ağır abilerinden olan Orhan dayı mesleği olan kasaplığını sürdürür, gençlere akıl vermeye de devam ederdi. Vakti zamanında çok dayağını yediği bu eski kurdun yanına yüzündeki minnetle adımladı Kürşat. Elini öpmek üzere öne eğildiğinde başını okşayan yaşlı adama babası gibi saygı duyardı. Zira haylaz yaşlarında ayaklarının yere basmasını sağlamış, yeri geldiğinde önünde, yeri geldiğinde ardında durarak babalık yapmıştı.
"Dayı." diye sıkı sıkı sarıldığı adam:
"Çök bakalım Çeri efendi." diye kapı önündeki tabureleri işaret etti.
"Anlat." diyerek kendiside karşısına kurulduğunda omuz silkti Kürşat.
"Ne anlatayım dayı? Çıktık işte, işe güce bakıyoruz."
Başını aşağı yukarı sallayarak sessiz kaldı Orhan dayı.
Kürşat'a çoğu zaman Çeri diye hitap eden tek kişiydi. Haliyle kendi verdiği bu adı, en çok o kullanıyordu. Kimse neden böyle dediğini bilmezdi. Sorulsa Kürşat'ın bile elle tutulur bir cevabı yoktu.
Lakin Orhan dayı, Kürşat'ı yaptığı her iş de efsanedeki o Çeri Kürşat kadar cesur görürdü. Genç yaşına rağmen gözünün karalığını biliyordu.
"Sen nasılsın?" diye soran genç adama bakıp sinirle konuştu.
"Bırak şimdi, ne bu duyduklarım onu anlat."
Şaşırdı Kürşat. Sultan'ı duymuş olması ihtimaldi, ama böylesi kızmazdı. Bir iki nutuk çekerdi o kadar.
Merak ediyordu, yaşlı kurdun çatık kaşlarını biraz daha çatmasına sebep olan öfkesinin sebebi neydi?
"Hayırdır, dayı?" diye çekinerek sorduğunda merakını giderdi dayı.
"Üç beş züppe Çeri'nin neferleriyiz diye sağda solda ahkam kesiyorlarmış?"
"Öyle miymiş?" diye kaşlarını çattı Kürşat. Demek ki birilerinin vidalarını yeterince sıkamamıştı.
"Ne lan bu hâl hareket?" diye sinirini iyice gün yüzüne çıkardı dayı.
"Mahalleye abilik böyle mi yapılır? Garibanın emeğine ortak mı olacaksınız?" diye sinirle söylenen adam Kürşat başı önünde kendisini dinlerken ceketinin yakasını tutup çekti.
"Gerekirse sırtındakini vereceksin demedim mi?"
"Dedin dayı." diye sessizce onayladı Kürşat.
"Sende veririm dayı demedin mi?"
"Dedim dayı." diye onayladı bu kez.
"O zaman adiliği bırak, abiliğini yap!" diye tuttuğu ceketinin yakasını omzuyla birlikte iteklediğinde başını kaldırdı Kürşat.
"Benden bağımsız dayı."
"Senden bağımsız falan değildir. Olsa olsa, yumuşaklığındandır." diye tane tane, Çeri'nin damarına basa basa söylendi Orhan dayı.
Başını henüz indirmiş olan Kürşat ise yeniden kaldırdığı an öyle bir bakıyordu ki...
"Eskilerin bir lafı vardır Çeri Kürşat. Kabadayının yumuşak bir yeri olursa, namı büyük, ömrü kısa olur."
...
Mahalleye öyle bir sinirle girdi ki Kürşat, onca zamandır kendisine hasret olan mahalleli sinirini de uzun zaman sonra yeniden görüyordu. Sıktığı dişleri oynattığı çenesinden belli olurken yumruk yaptığı elleri eşliğinde seri adımlarla kahveye ilerledi.
Kendisine Orhan dayıyla aynı derdi yanacak kapıdaki yaşlı grubu es geçip içeri girerek öğlen saatine yakın olmasına rağmen dolmaya başlayan mekana şöyle bir bakındı. Tam karşısında gördüğü Tekin ve İbo'nun yanına ilerleyip masaya oturmadan bekledi.
"Hoşgeldin abi, tavşan kanı." diyerek yüzündeki gülüşle masaya dolu bir bardak bıraktı İbo.
Hiçbir tepki vermeyen Kürşat ise ayakta beklemeye devam ediyordu.
"Otursana abi." diye neşeyle karşısındaki sandalyeyi gösterdi Tekin. O an asık suratlı Kürşat'ın ağzından fısıltı şeklinde bir kelime döküldü.
"Kalk."
"Buyur abi?" diye oturduğu yerde öne doğru eğildi Tekin, ne dediğini duyamamıştı.
Parmak uçlarıyla burun kemiğini tutup gayri ihtiyari gözlerini kapatan Kürşat sakince tekrar söylendi.
"Ayağa kalk."
Anlamadığını belli eder cinste kaşlarını çatıp İbo'dan yana baktı Tekin.
"Abi..." diye söze girip yeniden soracağı sırada Kürşat'ın tüm kahve ahalisinin dikkatini çekecek bağırışıyla yerinden fırladı.
"Kalk, dedim!"
Hızlıca ayaklanan Tekin oturduğu sandalyeyi düşürürken ortamdaki tek gürültü o olmuş, ardından derin bir sessizlik hakimiyet kurmuştu.
Hiçbir şey söylemedi Kürşat. Sıktığı dişleri ve donuk bakışlarıyla kısa bir süre kardeşi saydığı genç adama baktıktan sonra açılıp öyle bir tokat indirdi ki, Tekinsiz Tekin yere düşmemek için arkasındaki masaya tutunmak zorunda kalıverdi.
"Abi..." diye yutkunarak kızaran yanağını tuttu. Herkes önüne dönerken gençler dışarı çıkmayı tercih etmiş, Tekin'in yediği tokata kör olmuşlardı. Gençlerin derdini dinlemek, büyük bir sorun yoksa Kürşat'a gitmeden gerekeni yapmak Tekin'in göreviydi.
Fakat belli ki bir şeyleri atlamıştı.
Yakasından tutup kendinden yana çekerek kulağına fısıldadı Kürşat.
"Çeri'nin neferleri, kim?"
"Abi..."
"Çeri'nin neferleri, kim?" diye sorusunu yinelerken gür sesle kulağına bağırılmasıyla gözlerini yumdu Tekin.
O or*spu çocuklarının başına bela olacaklarını biliyordu. Başı öne düşerken İbo'ya bakındı.
İşte şimdi İpsiz'i dinlemediğine pişman olmuştu. Uyarmasına rağmen huzursuzluk çıkarıp haraç kesmeye çalışan o başsız p*çleri Kürşat'a vermeliydi.
"Önlerini kestim abi." diye başı yerde söylendi.
"Demek öyle." diye başını aşağı yukarı sallayarak geriye çekilip burnunu çekerek şöyle bir etrafa bakındı Kürşat.
Ardından herkesin kendisini duyacağı şekilde konuştu.
"Çeri'nin neferleri, yok!" dedi herkes kendisinden yana bakarken. Fısıldaşmalar başlarken devam etti.
"Ben desteğim olmayanın kazancına ortak olmam. Kimsenin malına tamah etmem. Gerekirse cebimden veririm, yine de cepcilik yapmam."
Duyduklarıyla memnuniyetleri yüzlerinden belli olan adamlar derin bir oh çekerken yeniden Tekin'den yana döndü Kürşat. Bıraktığı yakasını yeniden tutup çekerek söylendi.
"Ben bu işi hal yol edeceğim. Amma bir daha karşıma çıkarsa, senin önünü keserim."
Ellerini pantolonunun önüne koyan Tekin mahçup bir şekilde başıyla onaylarken güne sinirle başlayan biri daha vardı ki, geçtiği her kapıda biraz daha öfke doluyordu.
"Günaydın yenge." diye bilmem kaçıncı kez bağırılmasıyla burnundan soluyup son köşeyi döndü Sultan.
Saatler öğleden sonrayı gösterirken ortasına doğru adımladığı mahallede adımlarını yavaşlatıp kahvehanenin içine bakındı.
"Günaydın yenge." diye sıçramasına sebep olacak bağırışla önüne döndüğünde İbo bağırmaya devam etti.
"Abim içeride, haber vereyim mi?" diye sorduğunda duymamazlıktan gelip adımlarını hızlandırdı.
"Çay getireyim mi?" diye yeniden bağırmasıyla da ardına bakmadan elini kaldırıp:
"İstemez!" diye genç adamı tersledi. Bir bu eksikti. Oysaki ona konunun kapanmasını söylediğinde kendisini onaylamış, sessiz kalmıştı.
Ama unutuyordu Sultan.
Sessiz atın çiftesi pek olur!
Nasıl böyle bir hataya düşmüştü anlamıyordu. Yanına giderken her şeyi halledeceğini, genç adamı aklındaki yanlış düşüncelerden soyutlayacağını düşünmüştü.
Hayır, o kesinlikle güzellikle söz geçirebileceği biri değildi. Deli kanından anlamalıydı başına buyruk olacağını.
Mahalleli boşuna ne yapacağının belli olmadığını söylemiyordu ya.
Ama o ne yapmış, sözünü dinleyeceğini düşünmüş, gidip kibar kibar konuşmakla yetinmişti.
"Aferin Sultan, aferin." diye kendi kendine hayıflanarak dükkana girip çıkardığı çeketini asarken arka taraftan çıkan Çağla konuştu.
"Günaydın yeng... Iı, şey, abla."
Henüz konuşmuştu ama Sultan'ın zaten en tepede olan sinirlerini zirveye zorlamış, yanlışını düzeltse bile azar yemekten kurtulamamıştı.
"Başlarım şimdi yengene ha!" diye bağırdığında olduğu yerde başını önüne eğerek bir eli belinde duran genç kız diğer elini ensesine atarak yanağını ısırdı.
"Sabahtan beri yenge yenge yenge, bu ne böyle ya? Sanırsın mahalle abisiyle değil de mafya babasıyla görüştük." diye arkası dönük söylenirken hızlıca çırağından yana dönüp devam etti.
"Ayrıca görüştüysek görüştük yani ne var? Hemen şakkadanak insanın alnına damgayı basıyorsunuz. Biz iki yetişkin olarak hiç mi iki lafın belini kırmak için karşı karşıya gelecemeyeceğiz anlamıyorum ki." diye öfke dolu sözlerini sürdürürken durup elini alnına koydu.
Kürşat'a kızıyor olması gerekmez miydi? Ne diye görüşmelerini ortaya sürüp onu koruyordu? Üstelik bu koruyucu tavrı karşısındaki kıza karşı bile değildi.
Kendi aklındakiler yüzünden böyle konuşuyordu. Oysaki daha birkaç dakika evvel bunun Kürşat'ın hatası olduğunu düşünüyordu.
O sırada boncuklu tülün altından kafasını bir uzatan oldu.
"Yenge simit?" diyen gence ters ters baktı Sultan. Hızlıca kapıdan çıkıp simitçi gence çattığı kaşlarının altından bakarken Çağla da peşinden çıkmış, gence kaş göz işareti yapıp gitmesini söylüyordu.
"Nereden çıktı lan bu yenge lafı?" diye o sırada yalnızca Çağla'nın bekleyeceği bir soru sorduğunda omuz silkti delikanlı.
"İşte, Kürşat abimin hanımı olduğundan..."
"Hanımı olsam cebimde evlilik cüzdanı olurdu kıt beyinli." diye söylendi Sultan.
İlk kez bu kadar sinirli görünürken ellerini beline atıp bir basamak inerek kıstığı gözleriyle bakar vaziyette yeniden sordu.
"Kim dedi size yenge diyeceksiniz diye?"
"Valla yenge bize kimse öyle bir şey demedi."
"Bak hâlâ." diye boynunu büküp bir basamak daha indi Sultan.
"O zaman hanginizin bir tarafından çıktı bu laf oğlum?"
Yine:
"Valla yenge.." diye söze giren genç adamla bağırdı Sultan.
"Başlatma şimdi yengene, konuş!"
Bağırmasıyla sokaktan geçen iki üç genç kendinden yana bakmış, bakmalarıyla da yengelerini bir kez daha bağırttırmışlardı.
"Ne bakıyorsunuz lan?"
"Kusura bakma yenge." diye elini göğsüne koydu içlerinden biri.
"Ulan sizi var ya." diye sinirle son basamağıda inmesiyle koluna yapıştı Çağla.
"Bırak sende." diye çırağına kızıp simitçi gence döndü.
"Söylesene oğlum."
"Siz öyle sahilde görülünce, abimde yengeniz deyince..." diye konuşan gençten yana bir adım atarak sözünü kesti.
"Efenim?"
"Siz sahilde görülünce, abimde..."
Kelimelerine bastıra bastıra konuşan gence sessizce:
"Abin?" diye soran bakışlarla baktı.
Bir kez olsun, yalnızca bir kez olsun insanlar için yanılmak istiyordu.
Ama bu ne yapacağı belli olmayan mahalle abisi bu kez tam da tahmin ettiğini yapmıştı.
Başını sinirle aşağı yukarı sallayarak birden hızlı adımlarla az ileri çaprazındaki kahvehaneden yana yürümeye başladı. Selam sabah eden kadınları, sabahtan beri duyduğu malum lafı bas bas bağıran gençleri duymamazlıktan gelip kapıya dikildi.
"Hoşgeldin yenge, buyur?" diye kendisini karşılayan gence başıyla içeriyi işaret etti.
"Abini çağır."
Sesi az evvelkine oranla sakin çıkmıştı ama gencin soru sormasıyla kısa süreli sakinliği yok oldu.
"Hayırdır yenge? Bir sorun..."
"Başlatma lan yengene, abini çağır!"
Tanıdıkları ilk yengelerinin de abileri kadar sert oluşuna henüz şahit olan genç hızlıca dükkana girdiğinde çok sürmeden Kürşat tek başına çıkmış, tüm heybetiyle Sultan'nın karşısına dikilmişti.
"Beni çağırtmışsın." derken sesindeki mânidar tını varlığını belli eder cinstendi.
"Sen naptın?" diye fısıldarcasına sordu Sultan. Öfkesi içinde volkan gibi fokurduyordu ama çıkan sesi öylesine nazikti ki, Çeri kendisinden yana bir adım atmakta bir beis görmedi.
"Napmışım?" diye sorarken fazla rahattı. Ellerini ardında birleştirip yüzünü yüzüne yakın tuttu.
"Yaptığın hatayı düzelteceksin." diye kesin bir tavırla konuştu Sultan. İnsanlara hiçbir zaman emir kipiyle konuşan biri olmamıştı. Doğrusu bu hâl tavırlardan hiç de hoşlanmazdı.
Lakin bu genç adam kendisini öylesine zorluyordu ki...
Çattığı kaşlarının altında düşünen bir yüz ifadesi takındı Kürşat.
"Yakın zamanda bir hata yaptığımı düşünmüyorum."
"Öyle mi?" diye kaşlarını kaldırıp indirerek aradaki olmayan mesafeyi çekinmeyerek biraz daha kapattı Sultan.
"Öyle."
"Ben kimseye benzemem." deyişiyle gülümsedi Kürşat.
"Biliyorum."
"Aklından neler geçtiğini biliyorum ama beni öyle inadınla yola getiremezsin"
"Öyle mi?" diye eğlenir bir tavırla soran bu kez Kürşat'tı.
"Öyle."
Genç kadının pes etmeyen korkusuz bakışlarına kısa bir süre karşılık verdikten sonra kulağına doğru eğildi.
Ve bundan sonra ki hayatlarını şekillendirecek o kelimeleri bastıra bastıra, kara gözlerini bir an bile kırpmadan, içten içe bir an bile vazgeçmeyeceğine dair kendine söz vererek konuştu.
"O zaman sen, bendeki inadın boyutunu bilmiyorsun. Hani derler ya, istediğin şeyi almak için az biraz da olsun gürültü yapacaksın ki, senin olsun diye. Ha işte, az biraz değil, yakar yıkarım, haberin olsun."
...
Ertesi günün akşam vakti güneş sıcağını da alıp yerini karanlığa bırakırken yeni salona geçti Kürşat. Günü sakin geçirmişti.
Sultan ise artık gülümsemeyi geçti yüzüne bile bakmıyordu. Kendiside Tekin'e soğuk yaparak yarınki maçın hazırlıklarını kontrol ederken bardağını bıraktığı çay tabağını tutan İbo kulağına doğru eğilip bir şeyler söyledi. Genç adamın sözleriyle delici bakışlarını kapıdan giren iki gence diken Kürşat yanındakiler konuşurken dinlese de gözlerini onlardan ayırmıyordu.
"Napalım abi?" diye sordu elleri siyah bandajlarla sarılı terlemiş olan Sürmeli.
"Kürdü çağır." diye salonun diğer ucunda kimsenin tutmasına gerek duymayarak kum torbasını yumruklayan iri yarı genci işaret etti.
Islık çalarak gençten yana seslendi İbo.
"Ali, bak buraya."
Kürt Ali olarak bilinen genç iki metreye yakın boyu ve iriliğiyle bir vurduğunun bir daha yerden kalkmasına engel olan biriydi. Kürşat kendisini en zor vaktinde yanına aldığı için de ona ayrı bir bağlılık gösteriyordu.
Abisi kardeşi yoktu Ali'nin. Kendini ona bakmakla yükümlü tuttuğu bir anacığı vardı. Soran olsa, abim diye Kürşat'ı gösterenlerdendi.
"Buyur abi." diye sanki bastığı yerleri titreterek tüm heybetiyle geldi Ali.
Gençlerin dışarı çıktığını gören Kürşat çayından son bir yudum daha alarak yerinden kalkıp kendinden uzun olan gencin geniş omzuna dokundu.
"Şöyle bir gezintiye çıkalım Ali, gel." diye başıyla işaret ettiğinde elindeki eldivenleri çıkarıp kendinden yana atılan tişörtünü giyerek abisinin peşine takıldı Ali.
Sakin adımlarla akşam karanlığında ardındaki devle sokağa çıkıp ileride önleri sıra yürüyen iki genci izlemeye başladı. İki köşe kadar dönmüştü ki haylaz gençlerin kafalarına göre hareket edişine fazlasıyla şahit olmuş olarak yeni bir tanesine rastladı.
El ele yürüyen bir çiftin ardından hızlanan gençler durdurdukları kişilere bir şeyler söylüyorlardı. Biraz daha yaklaşınca anca duyabildi Kürşat.
"Yok mu lan bu mahallenin namusu?" diye soruyordu sakallı olanı.
"Hayırdır gençler?" diye elini ardına atmış vaziyette ağırdan aldığı adımlarıyla yaklaşırken seslendi Kürşat.
"Tecavüze mi uğradınız?" diye sorduğu an birbirlerine bakınan gençler sessizliğe gömülürken durdurulan çifte eliyle yolu gösterdi.
"İyi akşamlar kardeşim."
"İyi akşamlar." diyerek uzaklaşan çiftin ardından gençlerden yana bir iki adım daha attı.
"Biz bir grup genci arıyoruz ya, siz tanıyorsunuz dediler." diye soran gözlerle yanında hazır kıta duran Ali'ye baktı.
"Kendilerine şey diyorlarmış." derken parmağını şıklattı.
"Neydi ya?" diye düşünceli tavır takınırken hızla yeniden gençlere baktı.
"Hah, buldum. Çeri'nin neferleri." dediğinde bu kez kaşları fazlasıyla çatılmıştı.
Bir süre için kimseden ses seda çıkmazken gençlerin bellerinde taşıdığı silahlara baktı.
"Delikanlılık belinde taşıdığın silahla olmaz diye bir laf vardı Ali, nasıldı?"
"Bedeninde taşıdığın yürekle olur derler abi." diye söylenen Ali'yle başını aşağı yukarı salladı.
"Abi biz değiliz." diye konuştu gençlerden biri. Gülerek Ali'ye doğru söylendi Kürşat.
"İşte bak yalancıyı s*kmiyorlar."
Ardından gençlere döndü.
"Öyle de avantajlı bir durumunuz var."
"Abi..."
"Abi diyen o ağzına..." diye sözlerini kesti.
"Ne yapacağımı çok iyi biliyorum da, daha değil. Diğerleri nerede?"
Gençlerden ses çıkmıyordu. Başları önünde beklerken birbirlerine yandan bakışlar atarken arkalarına geçerek enselerinden kavrayıp havaya kaldıran Ali'yle konuştular.
Aynı akşam bir ikisini daha alan Kürşat topladıklarını Ali ve diğerleriyle romantik bir gece geçirmeleri için salona bırakırken saatine baktı.
Eve geçme vakti gelmişti.
Kendisi gibi düşünen uzun boylu, yakışıklı genç adam içinde bulunduğu araç mahalleye girerken kaldırım tarafını işaret ederek söylendi.
"Şurada dur Bahadır."
Şoför koltuğundaki oturan kendinden genç adam arabayı sağa çekip yakışıklı adamın inmesini beklerken:
"Tamam, sen evine git." demesiyle itiraz etti.
"Olur mu komiserim, bekleyeyim bari."
"Olur olur, bende birazdan geçerim zaten."
"İyi işte bekleyeyim, hem sizi evinize bırakırım."
"Yok yok, git sen." diye genç adamı zorla gönderen genç komiser sivil aracın uzaklaşmasıyla sokak lambası ışığıyla aydınlanan loş mahallede ilerlemeye başladı.
Günü geç bitirenlerden bir diğeri de Sultan'dı. Faturalar, Çağla'nın maaşı, hesap kitap derken dükkanda kalmış, anca toparlanıp çıkabilmişti.
Karnı tok olduğu için eve geçip direkt yatağına girme planları yaparak çantası kolunda anahtarı kapı deliğine iliştirdiğinde duyduğu kibar bir sesle arkasına döndü.
"Afedersiniz." diye seslenen genç adam güzel kadın kendisinden yana baktığında görmeye değer bir ifadeyle gülümsedi.
"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar." diye aynı yüz ifadesiyle karşılık verdi Sultan. İki gündür üzerinde olan siniri bu kibar yabancıyla uçup gitmişti.
"Bir adres soracaktım."
"Tabii buyrun."
"Bir spor salonu varmış, bu mahallede çok bilinirmiş."
Gülümseyerek etrafına bakınıp omuzlarını silkti Sultan.
"Valla ne desem yalan olur." diye konuştu.
"Bir süredir burada oturuyorum ama hiç bilmiyorum inanın."
"Rahatsız ettim o halde."
"Yok estağfurullah." diyen Sultan'la konuşmayı bitirmek istemeyen genç adam karanlık sokağa şöyle bir bakınarak:
"Kime sorulsa gösterilir deyince, tam adres almak aklıma gelmedi." diye konuştu.
"Mahallenin eskileri muhakkak bilirler ama, biraz daha erken gelseymişsiniz." diye söylenen Sultan hafifçe insanı sarhoş edecek bir naiflikle gülerek devam etti.
"En azından güneş batmadan."
Güzel kadının gülüşüne karşılık verdi adam.
"İş güç derken farkında olmuyor insan."
"Haklısınız." diye onayladı Sultan.
Kısa bir süre ikisi de sessiz kalırken:
"İzninizle." diye arkasından kalan kapıyı işaret etti Sultan. Genç adam kadının içeri gireceğini sanarak:
"Elbette." diye bir iki adım geri attı. Fakat kapıyı kilitlediğini görmesiyle elinde olmadan öne doğru bir adım atıp sessizliği bozmuştu.
"İzniniz olursa size gideceğiniz yere kadar eşlik etmek isterim."
Bu fazla kibar konuşmayla tüm siniri gerçekten yok olan Sultan gülümseyerek bir süre adamın yüzüne baktığında genç adam kıpırdandı.
"Öncelikle şunu göstereyim de." diye elini ceketinin cebine atıp cüzdanını çıkararak kimliğini gösterdi.
Komiser Yağız ÇEVİK
Çekingen bir tavırla göz ucuyla gösterilen kimlik ile rozete bakan Sultan yeniden adama döndüğünde içinden ilk kez bir şeyler sorunsuz gidecekmiş gibi geliyordu.
"Kusura bakmayın böyle..." diye konuşacağı sırada sözünü kesti komiser Yağız.
"Yok estağfurullah. Bakacaksınız tabii. Bu saatte genç bir kadından ne istiyorsun derler adama." diye güldü.
Gülüşüne içtenlikle katılan Sultan açılan yeni bir sohbet eşliğinde loş sokakta genç adamla birlikte karanlığa karışırken arkalarından bakan kişi bu kez dişlerini değil, yumruklarını sıkıyordu.
Haklı olduğunu bir kez daha algıladı.