" Güzel... şimdi dinlen. Yarın sabah nikah için hazırlan." Bu kadar çabuk muydu? O belgeleri imzalamıştım, artık geri dönüşü yoktu. Hem imzalamasaydım, ölen kadını benim yerime geçirip beni esir alacaktı. En azından sınırları içerisinde özgürlüğümü geri verdi. Tabi buna özgürlük demek ne kadar doğruysa. Kafamı kirlente koyar koymaz hep bu anı beklemişim gibi göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Sonrası karanlık...
Göz kapaklarım ağırdı, ama içimdeki ağırlık daha da beterdi. Titriyordum, sanki iliklerime kadar buz kesmiştim. Ama aynı anda alnımdan aşağı damlayan terler vardı. Ateşim mi çıkıyordu? Kendimi toparlamaya çalıştım ama başım döndü. Boğazımda yanma, bir şeyler yolunda değildi. Belki de tüm gün yediğim stresi şimdi vücudum taşıyamıyordu. "Su..." Kuru dudaklarımdan çıkan cılız bir fısıltıydı. Kulağıma adım sesi geldi, sert ama telaşsız. Gözlerimi zorlayarak kimin geldiğine baktım.Mirza Karahan. "Çok... üşüyorum." Sesim çatladı. Hiçbir şey söylemeden yanıma yaklaştı. Önce gözlerimi kontrol etti, sonra elini alnıma koydu. Yüzü değişti. O donuk, buz gibi ifadesine bir çizik atılmış gibiydi. "Ateşin var." Bir anda ayağa kalktı. Hiç bir şey sormadı, sadece eğildi...Ve beni kollarının arasına aldı. Direnemedim. Zaten gücüm kalmamıştı. Başım göğsüne düştüğünde, kalp atışlarını duydum. Düzenliydi, ama biraz hızlıydı. Sert adımlarla yürüyordu. Beni banyoya taşıdı. Bir koluyla hâlâ bedenimi desteklerken, diğer eliyle soğuk suyu açtı. "Ne yapıyorsun..." diye fısıldadım. Mirza tek kelime etmedi. Benimle birlikte, suyun altına girdi. Soğuk su tenime çarptığında irkildim. Ama o hiç geri çekilmedi. Kolları hâlâ üzerimdeydi, gömleği bedenine yapışmıştı. Vücut hatları ıslak kumaşın altında çizgi gibi belirginleşmişti. Yüzümün kenarından akan damlaları eliyle sildi. Dokunuşu sert değildi bu kez. Gözlerimi açtım, onun gözlerine baktım. "Ateşin düşene kadar buradayız," dedi. Sesi alçak ama netti. Soğuk suyun altında kaç dakika geçti, bilmiyorum. Ama vücudumun titremesi yavaş yavaş dindi. "Ateşin düşmüş gibi," Su nihayet kapandığında, ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Ateşim düşmüştü ama hâlâ halsizdim. Bacaklarım beni taşımayı reddediyordu. Titreyen parmaklarımla duvara tutunmaya çalışırken, o yine bir adım öne çıktı. Dikkatlice eğildi ve elleri ağır hareketlerle üzerimdeki ıslak kıyafetlere uzandı. Kumaş tenime yapışmıştı. Soğuktu, ağırlık yapıyordu. Mirza, parmaklarını yakamın kenarına götürdü ama gözlerini yüzümden ayırmadı. "İzin ver..." diye fısıldadı. Gözlerinde bir tereddüt vardı. İlk kez gerçekten benden onay bekliyordu. Başımı hafifçe salladım. Kendim halledebilecek durumda değildim. Ama asıl şaşırtan, onun gösterdiği özen oldu. Parmakları hızlı değildi. Sakince düğmeleri çözdü, tek tek. Gözlerini hiç aşağı indirmedi. Her hareketinde, bir kadının sınırlarına saygı duyan ama o sınıra çok yaklaşmaktan korkan bir adam vardı. Beni büyük, yumuşak bir bornoza sardı. Kollarına alıp yatak odasına taşıdı. Beni yatağa bırakıp kendi başka bir odaya girmişti. Biraz sonra elinde siyah bir tişörtle geldi." Tekrar ateşin çıkabilir, bunu giy ve uyu. Nikaha kadar toparlanmaya çalış." Gitmişti. Yatağa uzandığımda bedenim uykuya teslim oldu. Uykuyla gerçeklik arasında bir yerdeyken, yorganı omuzlarıma kadar çeken bir el hissettim. Sonrası derin bir sessizlik...
Gözlerimi araladığımda oda, güneşin altın rengiyle aydınlanmıştı. Bir kaç saniye nerede olduğumu anlayamadım. Biraz kendimi zorlayınca dün geceki görüntüler gözümün önüne geldi. Derin bir nefes aldım. Yapabilirdim, Mirza'yla aynı evi paylaşabilirdim. Sadece onun soyadını taşıyacaktım. Bu zamana kadar çok şey atlatmıştım, bunu da halledebilirdim. Aşağı inip Mirza 'yı bulmalıydım. Üzerimde onun tişörtü vardı. Sanırım bu evde daha önce bir kadın yaşamamıştı. Her adım attığımda ayaklarımın altındaki acıyı hissediyordum. O gece ormanda yalın ayak koşmuştum, o zaman ki adrenalin ve heyecanla hissetmemiştim. Ama şuan tüm acılarımı hissedebiliyordum. Aşağı indiğimde Mirza pencereden dışarı bakıyordu. " Birazdan kuaför ve makyöz gelecek. Bir şeyler ye." Geldiğimi nasıl hissetmişti? "Aç değilim, bir an önce atalım imzaları."
"Tekrar hasta olmanı istemiyorum. Anlaşmamızda özel bakıcı tutacağıma dair madde yok." Alaycı bir tonda söylemişti. Ona cevap vermeden kahvaltı masasına ilerledim. Bir çok çeşit kahvaltılık vardı. Tekrar bir şey söylemesin diye çayımdan bir yudum aldım, ekmeğime biraz reçel sürdüm. Ben kahvaltımı yaparken Mirza elinde bir kremle yanıma geldi. Önce eğildi, sonra da kremi açıp ayağıma sürmeye başladı. Elimdeki reçelli ekmekle donup kalmıştım. Bu dün beni öldürmek isteyen adam mıydı? "Teşekkür ederim, ama gerek yok."
"Gerek olup olmadığına ben karar veririm İdil." Unutmuştum tabi, benim isteklerimin bir önemi yoktu.
Kahvaltıdan sonra odama çıkmıştım. Ağlamamak için kendimi tutuyordum. Ama şimdi ağlayamazdım. Hazırlanacaktım ve onun karşısına dimdik bir şekilde çıkacaktım. O imza benim zincirimde olsa zamanı gelince onları kıracaktım. Ben İdil Soykan'dım.
Elbise yatak odasının ortasında asılı duruyordu. Zarif, ipeksi bir saten. Göğüs kısmı cesurca açıktı ama asla ucuz değildi. Şık, iddialı ve kesinlikle dikkat çekiciydi. Sanki "ben buradayım" diyen bir kadın için tasarlanmıştı. Ama ben sadece hayatta kalmak için buradaydım. Kuaför saçlarımı gevşek bir topuzla topladı. İnce bir tutamı yanaklarımın kenarından bıraktı. Ayna karşısında otururken; ne mutlu bir gelin heyecanı vardı içimde, ne de saf bir sevgiyle atılan kalp. Ayakkabılarımı giyerken hizmetçi yavaşça perdeyi araladı. "Misafirler gelmeye başladı efendim." Cevap vermedim, ayağa kalktım. Bundan sonra adım değişecek belki, ama hikayemi hâlâ ben yazacağım.
Ben içeri girdiğimde gözler üzerime çevrildi.
Beyaz saten elbisem omuzlarımda süzülürken, salona adım attım.
Sanki yürümüyor da, zorla taşınıyordum içeriye. Ve bir masa…
Üzerinde iki kalem, iki boş satır ve bir ömürlük söz. Mirza çoktan oradaydı.
Simsiyah takım elbisesiyle, dimdik durmuştu. Gözleri üzerime kilitlendi.
Ne şaşkındı, ne de gülümsüyordu.
Ama bakışlarının beni sarstığını inkâr edemezdim.Yan yana oturduk.
İkimizin arasında sadece birkaç santim vardı. Ama içimde kilometrelerce boşluk hissediyordum. Nikâh memuru kısa bir konuşma yaptı. Gözlerimizi üzerimizde hissetmek gerginliğimi artırdı ama yüzümdeki donuk ifadeyi bozmadım. Sonra o cümle geldi. O klasik, herkesin ezbere bildiği ama kimsenin ağırlığını tam anlamadığı o soru, “İdil Soykan, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenle Mirza Karahan ile evlenmeyi kabul ediyor musun?” Kalbim tek bir an durdu sanki.
İç sesim çığlık atıyor, dış sesim sessiz kalıyordu.Ama sonunda dudaklarım oynadı.
“Evet.” Ne eksik, ne fazla.Ardından Mirza’ya döndüler. Memurun ses tonunda bir yumuşama olmuştu sanki. “Mirza Karahan, siz de hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle İdil Soykan ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”Birkaç saniyelik sessizlik oldu.Sonra dudakları kımıldadı.“Evet.” Sakin ama kesin. Kalem uzatıldığında ilk ben aldım.Ellerim titremedi.
Soyadımı belki bırakmıştım, ama kendimden vazgeçmiyordum. Adımı yazdım.Yanına onun soyadını ekledim. Kalemin ucu, kader çizgim gibiydi. Mirza da imzasını attı.
O kadar doğal, o kadar emin ki, sanki yıllardır bu ana hazırlanmış gibiydi. Nikâh memurunun sesi kulaklarıma doldu.“Bugünden itibaren, sizleri karı-koca ilan ediyorum.” O cümle salona yayıldığında herkesin alkışladığını duydum. Ama ben sadece kendi iç sesimi dinliyordum. "Bitti..."