Mirza Karahan
Arabanın içinde sessizlik boğucu bir battaniye gibi üzerimize serilmişti. Kadın tek kelime etmiyordu. Gözlerinde ölümün ağırlığını görüyordum. Şehrin ışıkları ufukta yanıp sönerken, ben hâlâ tam olarak ne yaptığımı bilmiyordum. Maya'nın cesedi gözlerimin önündeydi. Onun yerine gelen kadının adını bile bilmiyordum henüz. Ama bir şey vardı. Bilmediğim, anlamadığım bir şey. Araba demir kapının önünde durdu. Korumalar hemen kapıyı açtı. O kadın gözlerini bana diktiğinde, içimde tanımlayamadığım bir şey oldu. Bu yabancı duyguyu hiç sevmedim. "Merak etme, burada öldürmeyeceğim. Bu işler için evin bir bölümü var," dedim. Sesim kendimce sakin ve kararlıydı. Her zaman ki patavatsızlığıyla Kadir geldi. "Abi, kadını öldürmekten vaz mı geçtin?"
"Bu başka Kadir." Maya ölmüştü. Bu... bu başka bir şeydi. Bu kadın gözümün içine baktığında, bir şey oluyordu. Onu tanımıyorum. Ama tanımak istiyorum gibi. Maya da bu kadınla aynı yüze sahipti, ama onda bu tarz düşünceler aklımın ucundan bile geçmemişti. Lanet olsun, bu benim tarzım değildi. Yalın ayaklarıyla peşimden gelirken, merdivenleri adım adım iniyordu. Üşüyor olmalıydı. Ama tek kelime etmedi. Karanlığa yürüyorduk beraber.
Kapıyı açtım. Sistem odası, hayatımın kalbi. Bu kadını burada öldürecek ve bu saçmalıktan kurtulacaktım. Silahı çıkardım, gözlerini kapattı. Korkuyordu, ama ölüme giderken bile güçlüydü. En azından Maya gibi yalvarmamıştı. Yalvarması hoşuma gider miydi, o zaman vazgeçer miydim. Sikeyim, neler düşünüyordum. Bu iş hemen bitmeliydi, mantıklı düşünemiyordum. Tam tetiğe parmağımı götürmüştüm ki Kadir yine içeriye girdi. "Abi, bölüyorum ama önemli. Demir Kurtuluş geldi, senden alacağı varmış." Bu piç de en olmadık zamanda geliyordu. Kadına baktım. Tanrım, nasıl da rahatlamıştı. Ama bu rahatlama geçici olmalıydı. Çünkü o kadını bırakmak... mümkün değildi. Her şeyi görmüş ve biliyordu. Ne kadar susacağım dese de bir gün ayağıma dolanacaktı.
"Boşuna sevinme," dedim. "On beş dakika sonra buradayım." Hızla Demir'in yanına çıktığımda salonda koltuğa yayılmış bir şekilde kahvesini içiyordu. "Bana bak Demir! Bu kaçıncı lan? Her seferinde zamanlaman berbat. Ölüm döşeğine çağırmazlar seni, sen gelir bulursun."
"Ne yapayım Mirza? Senin gibi manyakların ne zaman ne halt yiyeceğini kestirmek zor. Şansa bak, tam da tetiğe basacağın an kapıyı çalmışım yine."
"Senin o meşhur şansın bir gün seni mezara sokacak." Sinirimi bastırmaya çalışıyordum ama Demir'in sakin ve alaycı tavrı bana hiç yardımcı olmuyordu.
"Ona kalırsa sen çoktan mezarımı kazdın da, içime sinmedi diye hâlâ yaşıyorum."
Cebimdeki flash belleği Demir'e uzattım. "Üçüncü ceset olmak istiyorsan kalabilirsin." Cevap vermesini beklemeden hızla aşağı indim. Geri döndüğümde kadının yüzündeki ifade değişmişti. Başı dik ve daha kararlıydı. Gözleriyse bana meydan okuyordu. "Ağlaman geçmiş, kabullendin sanırsam."
"Ölmeyeceğim içindir, Mirza." Adımı nasıl öğrenmişti ki? Ben yokken birinin girmesi imkansız. "Demek beni tanıyorsun. Ölmen için bir sebep daha."
"Lütfen beni öldürmeyi dene. Ama şunu unutma ki Mirza ruhum bedenimde ayrılmadan önce sen de iflas bayrağını çekmiş olacaksın. Düşmanların için ne büyük bir hediye olurdu değil mi?" Ne saçmalıyordu bu kadın? Kadir geldiğinde her şey yerine oturmaya başlamıştı. Bu kadın... sadece güzel değildi. Tehlikeli ve akıllıydı. Ne yaptığını sorduğumda gözlerimin içine baktı. "Karşılığında beni öldürmezsen,düzeltirim," dedi. Böyle bir pazarlığı bu kadar soğukkanlı yapan başka biriyle karşılaşmamıştım. Ben Mirza Karahan'dım, düşmanlarım benim önümde korkudan titrerdi. Benimle pazarlık yapıyordu. Ölümle yüzleşmişti ama boyun eğmemişti. Bu neydi? Cesaret mi? Delilik mi?
Anlaşmayı kabul ettim. Sistemi düzeltirken onu izledim. Parmakları klavyede dans ediyordu. O an... onu ilk kez "kadın" olarak değil. bir "rakip" olarak gördüm. Saygı duydum. Aynı anda hem ölüm fermanını imzalayabilecek kadar güçlü, hem de hayat kurtarabilecek kadar zekiydi. "Beni takip et," dedim. Kararımı vermiştim. Ama bu karar mantıktan mı doğdu, yoksa kalbimden mi... bilmiyordum. Salona geçtik. İdil Soykan, adını telaffuz ederken bile garip hissettim. İki yıl önce bir şirkette stajyer olarak işe başlamış. İki ay sonra şirket iflas ediyor ve İdil başa geçiyor. Şirketin iflasını düşündüm kesinlikle İdil yapmıştı. Bu kadar akıllı bir kadını öldürmek, saçmalık olurdu. Kadir içeri girdiğinde elindeki dosyayı bana uzattı. Onun gözlerine bakarak imzamı attım. "Senin hayatına karşılık, benim iflasım." Dosyayı İdil'e uzattım. "Özgürlüğüne karşılık, benim soyadım." Onu bırakmak istemedim. Şartlı bir özgürlük sundum. Adil miydi? Hayır, ama başka türlüsünü bilmiyordum. Onun dosyayı okuyuşunu izledim. Gözlerinde karanlıkla savaşan bir ışık gördüm. Ve kaleme uzandı. O an, kalbi avuçlarımdaymış gibi hissettim. Bir isim, bir imza, bir kader.
İdil Karahan.
***
Geceydi, ev sessiz. Camın kenarında ayakta, elimde yarım kalan bir kadehle duruyordum. Viski bile tadını yitirmişti. Dilimin ucunda acılık, içimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk.
Kristal kadehi masaya koyarken çıkan o tok ses, başımın içindeki uğultuya karıştı. Alkollü nefesimi bastırmaya çalışarak İdil'i yanına ilerledim. "Yarın sabah nikah için hazırlan." demiştim ona.
Sanki her şeyin çözümü buydu.
Sanki o imza ile her şeyi kontrol altına alabilirdim.
Ama içimde, her şeyin kontrolden çıktığını fısıldayan bir ses vardı.
Onu zorlamadım. Yine de özgür irade diyemezdik buna. Bir seçenek sundum ama seçmediği anda ne olacağını da iyi biliyordu.
Salondan gelen sese yöneldim. İnce bir fısıltı, "Su..."
Sesinde zayıflık vardı. Boğazı kurumuş, sesi çatlamıştı. O güçlü duran kadın şimdi kırılmıştı. Yanına vardığımda gözleri pusluydu. Elimi alnına koyduğumda sıcaklığı yumru gibi çarptı elime. Lanet olsun. Vücudu titriyordu ama ter içindeydi.
"Ateşin var."
Aklım devreden çıkmıştı. Hiçbir şey düşünmeden, onu kucağıma aldım.
Başını göğsüme koyduğunda kalbimin hızlandığını fark ettim. Sinirden mi, endişeden mi... bilmiyorum.
Banyoya yöneldim. Sadece onun ateşini düşürmem gerekiyordu. Soğuk suyu açtım.
“Ne yapıyorsun...” dediği an bile gözlerini kapatmamıştı. Onunla birlikte, suyun altına girdiğimde gözlerindeki korkunun yerini başka bir şey aldı. Güven... belki de çaresizlik.Soğuk su ikimizi de çarptı ama ben hareket etmedim.
Onu kollarımın arasında tuttum.
Tenine çarpan su gibi, onun varlığı da içimdeki o taşlaşmış bölgeye dokunuyordu.
Yüzünden damlayan suları sildim.
O an, gözlerimiz çakıştı.
Dudaklarım istemsizce kıpırdadı:
"Ateşin düşene kadar buradayız."
Dakikalar geçmişti. Vücudu artık titremiyordu.
Suyun altından çıkarttım.
Yine sendelendi, ayakta duramıyordu.
Elleriyle duvara tutunmaya çalışırken, yüzünde güçsüz ama hâlâ direnen bir ifade vardı. Üzerindeki kıyafet sırılsıklam olmuştu.
Islak kumaş, neredeyse onu boğuyordu.
Eğildim. Yavaşça yakasına uzandım ama gözlerimi hiç kaçırmadım. “İzin ver,” dedim.
Hayatımda ilk defa, bir kadından onay almayı bu kadar ciddiye almıştım. Başını hafifçe salladı. Düğmeleri yavaşça çözdüm. Her bir hareketimde kendimi frenledim.
Onu bornoza sardım.
Kucağıma alıp yatak odasına taşıdım.
Yatağa yatırırken, gözleri çoktan kapanmıştı.
Gitmeden önce siyah bir tişört alıp geri döndüm. "Bunu giy ve uyu. Nikâha kadar toparlanmaya çalış." Kapıyı çekip çıktım. Bir süre sonra İdil'i kontrol etmek için geri döndüm. Yavaşca kapıyı araladığımda hâlâ uyuyordu. Ama üzeri açıkta kalmıştı. Yorganı omuzlarına kadar çektim. Artık ben de dinlenebilirdim. Salonda kanepeye uzandığımda aklımda sadece bugün olanlar vardı. Beni zorlayan, onun bakışlarındaki hayatta kalma inadıydı. Herkes pes ederdi. O etmiyordu.Ve ben bu kadını tanımak istiyordum, ne kadar ileri gidebileceğini görmek istiyordum.