3.Gün...

2100 Words
29 Kasım 2024, Esad Rejimi Düşmeden 8 Gün Önce... Zafer Tunç... Doktoru Eymen'e teslim edip mağaranın yakınlarına geri döndüğümüzde Cahit de yanımdaki yerini almıştı. Yüz ifademden ne düşündüğümü anlayamazdı çünkü irili ufaklı kum fırtınalarından korunmak için kar maskesi takmıştık. Ancak dakikalardır ağzımı bıçak açmayışı onu işkillendirebilirdi. Ve işkillendi de. - Sende bir şey var lan. Ne oldu doktorla, kafana takılan bir şey var kesin. - Üsse dönünce konuşuruz. Şimdi şurayı bir halledelim. - Lan yoksa güzel ve genç bir kadın mıydı doktor? Ah ulan, seni önden gönderen beynimi sikeyim. - Ben şimdi seni bu kumlara yatırıp bir güzel sikeceğim, aylarca bağırsaklarından kum tanesi temizleyecekler. Lan işine odaklansana pezevenk, içerideki adamlar kim bilmiyoruz bile. - Tek başına bir kadının siktiği herifleri biz hayli hayli sikeriz devrem. Amma kastın yahu. - La havle vela.... Cahit'le arkasında konumlandığımız siperde konuşurken, kulaklıktan öncü birliğin sesi duyuldu. "Komutanım burada yarı baygın 9 kişi var. Doktorun bahsettiği diğer adamlardan iz yok." - Kahretsin fazla oyalandık. - Oğlum diğerleri yarı baygınsa bunlar ne ara uyanıp uzaklaştı? - Bilmiyorum amına koyayım. Ya doktor yalan söylüyor, ya da birileri gelip izlerini temizlemiş. "Herkesi toplayın aslanım. Kişisel ya da değil, mağarada doğal olmayan ne kadar cisim varsa hepsini alın. Üs bölgesine geri dönüyoruz." Tam tamına 21 özel kuvvet askeri ile Suriye çölüne çıkarma yapıp elimizde kalan dokuz bilim adamı ile geri dönüyorduk. Doktorun anlattıkları doğruysa; sadece 15 kişilik katılımcı ekip vardı. Bunlara üç Fransız da dahil. İki adamı mağara girişinde haklamıştı. Adamlarla birlikte 17 kişi olmaları gerekirken geride dokuz kişinin kalmış olması, diğer iki kişiyi de teröristlerin içine sokuyordu. Ya da giderken içlerinden iki kişiyi rehin almayı düşünmüşlerdi. Her halükarda doktorun sıkı bir sorguya ihtiyacı vardı. Rehinelerle birlikte arazideki askeri araçların yanına ulaştığımızda doktorun hangi araçta olduğunu anlamaya çalıştım. Maksadım onun olduğu araca binip sorguya şimdiden başlamaktı. Önümüzdeki dört saatlik yolu boş geçiremezdim. Az ileride Eymen'i görünce adımlarımı o yöne doğru hızlandırdım. - Komutanım! - Rahat Asker. Doktor nerede? - Üçüncü zırhlıya aldık komutanım. - Başka kim var o araçta? - Araç şoförü ve ben devam edeceğiz. - Sen Cahit'in yanına geç, yerini ben alacağım. Doktorla konuşmam gereken şeyler var. Bu arada geride kalanlar arasında başka Türk var mı? - Yok komutanım. Doktorun bahsettiği diğer Türk rehine de ekipte olmayanların arasında. Neydi bu şimdi? O adam da hainlerden biri miydi? Ya da daha makul olan diğer seçenek mi doğruydu? Rehin alınmış olma ihtimalini aklımda tutmaya çalışarak üçüncü zırhlıya doğru ilerlemeye başladım. Zırhlı askeri araçlarda ön kabinle hiçbir ilişkiniz olmazdı. İç hacim olarak diğer araçlara nazaran daha basık ve küçük olan bu askeri zırhlılar, tank mayınlarına ya da SİHA'ların attığı füzelere dahi dayanıklıydı. Aracın içinde endişeli bir şekilde bekleyen doktorun yanına kendimi attığımda korkulu gözleri direk beni buldu. Ne olursa olsun operasyon boyunca maskemizi çıkaramazdık. O da bu sebeple kim olduğumu anlayamamış ve tedirgin olmuştu. Üzerinde hala benim verdiğim termal battaniye duruyordu. Ona daha da sıkı sarılarak; "Ne oldu, gidiyor muyuz? Mağaradakileri alabildiniz mi, her kes iyi mi?" diye peş peşe sorular sormaya başladı. - Çok yorgunum doktor. Kafam kazan gibi. Senden rica ediyorum o sesinin ayarını biraz kıs. - Sen, sensin. Beni bulan askersin öyle değil mi? Söylesene ulaştınız mı onlara? - Ulaştık ama sadece dokuz kişi vardı mağarada. Diğerleri toz olmuş. - Dokuz mu? Ama nasıl? - Seni şaşırtan ne doktor? - Biz zaten rehineler olarak onbeş kişiydik. Hadi üçü Fransız eylemciler olsun; ben buradayım, peki diğer iki kişi nerede? Rehin mi alınmışlar? - Bilmem. Onu da sen söyleyeceksin. Söylesene; rehin mi alındılar yoksa onlar da diğerleri gibi bir hain mi? - Ne demeye çalışıyorsunuz? Bunu ben nereden bilebilirim ki? - İşte orasını ben de şimdilik bilmiyorum. Ama üs bölgesine gidince her şeyi öğreneceğimize eminim. - Pekii diğer iki kişi kim? Orhan hoca, o... o da onlardan birisi mi? - Onlardan birisi derken? Rehine olduğunu mu kastediyorsunuz yoksa diğerleri ile iş birliği yaptığını mı? - Ne ima etmeye çalıştığınızı açık bir şekilde anlıyorum yüzbaşı, merak etmeyin. Ama aradığınız sorularının cevabı bende değil. Şu durumda ne kimseye kefil olabilirim ne de kimseyi yaftalayabilirim. Bu soruların cevabını bulmak sizin işiniz, benim değil. - Göreceğiz doktor. Dört saat sonra her şey ortaya çıkacak. Bir süre sanki yüzümü görebilecekmiş gibi delici bakışlarını üzerimde tutan kadın, sonrasında bunu başaramayacağını anlamış olacak ki; aracın ufak camından dışarı çevirdi başını. Uçsuz bucaksız çöl arazisinde ilerleyen araçlar pek de iç açıcı bir manzara sunmasa da inatla başını bana doğru çevirmedi. Aracın içindeki cılız ışıkta inceleyebildiğim kadarıyla yüzüne dikkat kesildim. Estetik olmadığı belli olan hafif kemerli, kalkık burnu, alınıp inceltilmemiş olmasına rağmen şekilli duran kaşları, ince çene hatları ve çıkık elmacık kemikleri ile oldukça güzel bir kadındı. Bir cerrah olduğunu biliyordum. Bu sebeple gözlerim rotasını değiştirip ellerini buldu. Battaniyeyi üzerinde sabit tutabilmek için parmaklarını sıkmıştı ama yine de bakımlı tırnakları kendini belli ediyordu. Bakımlıydı ama uzun değillerdi. Parmakları boştu. Bir söz ya da evlilik yüzüğü göremedim. Saçlarının rengini de gece oluşu sebebiyle seçememiştim ama tahminlerimde yanılmıyorsam koyu kestane ya da çikolata rengi koyu bir kahveydi. Gözlerinin rengini az çok tahmin ediyordum. Çünkü eladan başka hiçbir renk gece ışığında böylesine kehribara dönüşmezdi. Bir daha bana doğru dönmeyeceğini anladığımda başımı koltuğun sırtına dayayıp, o göremese de gözlerimi kapadım... Ülkü Akalın... 2011 senesinde Arap Baharı'nın etkisi ile Esad rejiminin otoriter yapısına karşı yapılan barışçıl gösterilerle startı verilen Suriye İç Savaşı; içinde bulunduğumuz şu günlere kadar hız kesmeden sürmüştü. Bir tarafta Rusya, İran ve Hizbullah'ın desteğini arkasına alan Esad Rejimi ile diğer tarafta çeşitli etnik gurupların ve irili ufaklı bazı devletlerin desteği ile direnen isyancılar arasında süre gelen; Suriye'nin bütünlüğünü hedef alan kanlı bir yıkım meydana getirdi. Ülkenin Esad'ı destekleyen kısmı bombalardan ve yıkımdan uzak kalırken; rejim karşıtları hayatının yıkımını yaşadı. Evlerini, iş yerlerini, yakınlarını kaybeden yüzbinlerce aile göç etmek zorunda bırakıldı. Suriye'nin kuzey sınırında yer alan Türkiye elbette bu göç dalgasından etkilenecek en önemli ülkelerden birisi olacaktı. Göçmenlerle birlikte sınırdan sızan ayrılıkçılar ve terör unsurları Türkiye'de yıllarca kanlı eylemler gerçekleştirdi. Haliye Türk Milli Savunması da topraklarının bütünlüğü ve vatandaşlarının güvenliği için bu saldırıları düzenleyen Suriye kaynaklı terör gruplarını etkisiz hale getirmek adına tampon bölge fikrini ortaya koyarak; Suriye'nin güneyinde bir çok üste konuşlandı. Defalarca bu operasyonlarda yaralanan askerlerin ameliyatına girmiş, iyleşme süreçlerini takip etmiş birisi olarak, yine bu kadim coğrafyanın kadersizliğinin kurbanı olmak beni ciddi anlamda üzmüştü. Karşımdaki askerin dediğine göre iç savaşın diğer yüzü yani rejim muhalifleri şu an Esad'ı devirmek üzereydi. Pekii o halde, durum böyleyken; Dünya Sağlık Örgütü bu karmaşanın içerisine bu kadar önemli bilim adamlarını neden göndermişti? Sahra hastanesi ziyaretimiz sürpriz bir girişim oldu desem; değildi. Zira Sempozyum programı açıklandıktan sonra her birimiz elimize ulaşan broşürlerde, toplantının üçüncü günü bu ziyareti yapacağımızı biliyorduk. Öyle ki ayrılıkçı gruplar bizi kaçırmaya kalktığında dahi, burada oluşumuzun broşürlerle duyurulmasına kabahat bulmuştum. Ancak; yaşadıklarım bana gösteriyordu ki; bu en başından beri planlanmış bir eylemdi. Babamın Dünya Sağlık Örgütünü meseleye dahil etmeden, sadece Türk devletinin imkanlarını kullanarak ürettiği cihaz; her anlamda yüzde yüz yerli ve milli olma özelliğini taşıyordu. Böyle bir cihazın sistematiğine ulaşmak elbette Dünya Sağlık Örgtünü finanse eden ilaç ve robot şirketlerinin odak noktası olacaktı. Şu dakikadan sonra kimseye güvenemezdim. Belki de fazlaca paranoyak olmuştum ama şu an götürüldüğüm yer konusunda dahi ciddi çekincelerim vardı. Bir de beni bulduğu andan itibaren bariz bir şekilde kışkırtıcı imalarda bulunan karşımdaki züppe vardı tabii. Ne yüzünü görebiliyor ne de bakışlarından ne hissettiğini tahmin edebiliyordum. Bir an önce buradan kurtulup işimin başına dönme niyetindeydim. Bir de anne ve babamın ne durumda olduğundan, benimle ilgili sağlıklı bir haber alıp alamadıklarından emin olmalıydım. Ona sorsam beni şimdi, bu aracın içinde ailemle görüştürebilir miydi ki? - Yüzbaşı, uyanık mısın? - Uykuyla hiç aram yoktur. Söyle doktor, aklına bir şey mi geldi? - Aklıma bir şey gelmedi hayır. Sadece ailemle iletişim kurulup kurulmadığını merak ediyorum. Eğer benden haber alamazlarsa çok yanlış şeyler yapabilirler. - Ne gibi mesela? - Mesela babam, yıllarını verdiği çalışmasını çöpe atabilir. Eğer imkanım varsa şimdi onlarla konuşmak istiyorum. - Binbaşı gerekli bilgilendirmeyi yapmıştır. Üs bölgesine gidene kadar sabretmek zorundasın. - Bana iletişim kurabileceğim bir aracın olmadığını söyleyemezsin. Aracın içi zaten haberleşme uydusu gibi. Yok mu sizin şifreli hatlarınız falan? Sadece bir dakika müsaade etseniz olmaz mı? Tamam, sadece iyim ve güvendeyim, yanlış bir şey yapmayın diyeceğim. Bu yalnız babam için değil, ülke için de önemli bir mesele anlamıyor musun? Yoksa mahsus mu yapıyorsun bunu? - Bak doktor; ben bu hayatta görüp görebileceğin en gerçekçi adamım. Şaka yapmam, şakaya gelmem, ne şekilde cevap vermem gerekiyorsa o şekilde konuşurum. Üs bölgesine geçene kadar kimseyle iletişim kuramazsın. Bir kez daha tekrarlamama gerek var mı? - Aptal değilim. Sadece şansımı denemke istedim. Ayrıca şu vaziyette benim de ne şaka yapacak ne de şaka kaldıracak dururmum yok. Sadece şaka değil, ukalalıkları da kaldıramam. Hiç sormadım farzedin ve gerçekliğinize dönün lütfen. Ukala, nobran herif. Seninle olmaya cesaret eden kadına acırım ancak. Mazoşist bir yaklaşımdan başka bir şey olmaz yaptığı. Sadist, narsist. Hayatta belki de en tahammül edemediğim insan tipi. Hayır yani kısmetsiz bedevi gibi, çölün ortasında bana çatana da bakın. - Bana sövmeyi bırak da uyu doktor. Daha üç saatlik yolumuz var. - Sana sövdüğümü de nereden çıkardın? - Mimiklerin doktor, mimiklerin sinkaflı bir şekilde küfrediyor bana. Bir daha da onu muhatap alıp başka bir kelam etmedim. Belki yaşadığım gerginliğin, yorgunluğun belki de sinir bozukluğunun sebebidir bilmem; gözümü kapadığım gibi geçtim kendimden. Çöl arazisinde pek de sakin gitmeyen arabanın ani sarsıntıları bile uykumu bölmeye yetmedi. Belirli bir sürenin sonunda yeniden aynı kaba sesle bana seslenildiğini duyduğumda yüzümü açıkça buruşturup uyandım. "Geldik" dedi. Kaba herif. İnsanlıktan nasibini almamış öküz. - Senin keyfini bekleyemem doktor, hadi vedalaş koltukla artık. Hem içeridekiler daha rahat merak etme. Her türlü konforunu düşündük. - Eminim düşünmüşsünüzdür. Kendimi sıkmaktan kilitlenen bacaklarımı güçlükle hareket ettirerek attım adımlarımı dışarı. Kesinlikle tahmin ettiğimden çok daha üst düzey bir karargahtı burası. Ana binayı çevreleyen yüksek duvarlara bakarken, önümde aniden gizli bir kapı açıldı. Araçlardan teker teker indirilen diğer rehineler de benim gibi şaşkınlıklarını gizleyemediler. Elbette her biri kendi ülkesinin askeri üstünlüklerini teker teker sayıp övünebilecek kadar duruma vakıf insanlardı ama gözlerindeki şaşkınlık benim bariz bir şekilde gururumu okşamıştı. Haliyle duruşumu dikleştirip açıkça gururlu duruşumu sergiledim. Elbette bu büyüyü bozmak için yanı başımda hazır bekleyen tatsız adamı unutmamak gerekirdi. "Mekanın sahibi gibi gerinme de yürü artık. Sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz?" E yeter ama artık. Umarım... umarım bu adam mesleki becerilerimi kullanmam gereken biri olarak karşıma çıkmazdı çünkü o ukala bedeninde çok güzel imzalar atacak kadar bilenmiştim kendisine. "Mekanın sahibiyim zaten. Türk vatandaşıyım, unuttun mu yüzbaşı?" Şimdi lafını yutup ardımdan bakma sırası ondaydı. Yanına başka bir maskeli asker gelip onu sarsacak kadar sert bir yumruk geçirdi omzuna. En son gördüğüm ise maskenin açıkta bıraktığı keskin kara gözlerinin üzerimde oluşuydu. En az dışarısı kadar heybetli ve üst düzey donanıma sahip binanın içinde ilerleyip orta büyüklükte bir toplantı salonu gibi görünen bir odaya alındık. Her birimizin oturması için yerler gösterildiğinde; önümüze hemen birer şişe su ve sandviç de koyuldu. Türk misafirperverliğinin her alanda böyle sınırsızca sergilenmesi, bizi diğer milletlerden üstün tutan şeylerin elbette başında geliyordu. Karnımızı doyurup su ihtiyacımızı da giderdikten sonra rütbece üst düzey bir komutan gelip bize hiteben konuşmaya başladı. Akıcı İngilizcesi ve kusursuz aksanıyla asla hangi milletten olduğunu anlayamazdınız. - Değerli misafirlerimiz, oldukça zorlu saatler atlattığınızın farkındayız. Esir alınma olayı ile ilgili sizlerden detaylı bilgi almadan önce dinlenip kişisel ihtiyaçlarınızı giderebilmeniz için, misafirlerimiz için ayırdığımız yatakhane kanadına götürüleceksiniz. Sizlere eşlik eden askerlere beden numaralarınızı verirseniz birer paket temiz kıyafet temin edebileceğiz. Yeterince dinlendiğinizde yine aynı askerler nezaretinde gelip sorularımızı yanıtlamanızı isteyeceğiz. Size bu korku dolu saatleri yaşatanlardan hesap sormayı kendimize bir borç bliyoruz. Her birinizin ailesi ve yakınları tek tek bilgilendirildi. Sizlerle konuşmamız bittikten sonra görüşme yapabilmeniz için uygun şartları sağlayacağız. Şimdilik hepinize iyi dinlenmeler. Buradaki otoritenin kim olduğunu buram buram belli eden ama dinleyen hiç kimsenin üzerimizde baskı kuruyorlar diyemeyeceği oldukça profesyonel ve manipülatif bir konuşmaydı. "Misafirimizsizniz" derken bile "sorgularınız bitmeden bu binanın dışına çıkmayı aklınızdan geçirmeyin" vurgusu; alt metinde gayet net hissediliyordu. Ortamdaki herkesin saygısını kazanan bu yaklaşım elbette uzun bir süre bu konuşmaya maruz kalanların aklından silinmeyecekti. Bana eşlik etmek için gelen kadın askerin ardından ayaklanıp onu takip ettim. Her birimize ayrı bir refakatçinin verilmesi de ayrıca takdire şayandı. Oldukça profesyonel bir şekilde işini yapan kadın, karşıdan gelen iki rütbeliyi görünce bütün profesyonelliğini bir kenara bırakıp yanımda yağ gibi eridi resmen. Yaşadığım şeyin garipliğini sorgulayamadan duyduğum tanıdık ses ise dumura uğramama yetmişti. - Zafer yüzbaşım, sizden önce yine namınız geldi üsse. Tebrik ederim. - Teşekkürler yüzbaşı. İyi sabahlar. - İşim birazdan biter. Eğer müsaitseniz birlikte kahvaltı yapalım. - Müsait değilim. Yanımdaki kadının bütün özgüvenini yerle bir eden adam demek bana yol boyunca eşlik eden öküzden başkası değildi. Yalnız o maskenin altında nasıl bir hazine yatıyormuş öyle? Yol boyunca üzerime yapışan rezil halden utandım resmen. Yanımdaki bakımlı, çakı gibi kadını bile görmezden gelen adam, benim hakkımda kim bilir ne düşünmüştü?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD