bc

Komutanın Mavişi

book_age18+
4.0K
FOLLOW
40.3K
READ
family
HE
system
fated
opposites attract
second chance
friends to lovers
kickass heroine
tragedy
sweet
bxg
lighthearted
serious
kicking
bold
soldier
city
another world
childhood crush
enimies to lovers
secrets
war
musclebear
surrender
addiction
brutal
like
intro-logo
Blurb

Binbaşı Akın, görevinden başka hiçbir şeye hayatında yer vermeyen, sert, disiplinli ve duygularını göstermeyen seçkin bir tim komutanıdır. Teğmen Aysultan ise bomba imha uzmanı; enerjisi, çocuk ruhu, bitmeyen neşesi ve inatçılığıyla girdiği her ortama hayat veren, görev söz konusu olduğunda ise gözünü bile kırpmadan ölümün karşısına çıkabilen cesur bir askerdir. Birbirine tamamen zıt karakterlere sahip bu iki asker, aynı timde omuz omuza görev yaparken zamanla yalnızca düşmanlarla değil, kendi korkuları, geçmişleri ve kalplerindeki duvarlarla da savaşmak zorunda kalır. Operasyonların, ihanetlerin, kayıpların ve ölümle burun buruna gelen görevlerin arasında filizlenen bu aşk; onları yalnızca birbirlerine değil, gerçek bir aileye de dönüştürür. Kimi zaman gözyaşlarıyla, kimi zaman kahkahalarla ilerleyen bu hikâye; savaşın ortasında bile umudun yeşerebileceğini, en sert kalplerin bile sevgiyle değişebileceğini ve bazen bir bomba imha uzmanının sadece bombaları değil, yıllardır kimseye açılmayan bir kalbi de etkisiz hâle getirebileceğini anlatıyor....

"Barut kokan bir hayatın en güzel rengi, maviydi."

chap-preview
Free preview
1.Bölüm"Aysultan Akgün"
Aysultan Akgün/Keklik... Kuzey'in saçını bir kez daha çektim. “Yemin ediyorum, yine benim pofuduğumun üstüne oturdun,” dedim. Kuzey başını bile kaldırmadan elindeki raporu okumaya devam etti. “Keklik, şu yaşına geldin, hâlâ pofuduk diyorsun.” Gözlerimi devirdim. İnsanlar bazı şeylerin değerini gerçekten bilmiyordu. Onların gözünde o, üzerinde küçücük pembe keklikler bulunan tavşanlı bir yastıktı. Benim içinse bundan çok daha fazlasıydı. Kutay Albay'ın bana aldığı, hayatım boyunca kaybettiğim onca şeyin arasında hâlâ elimde tuttuğum birkaç güzel şeyden biriydi. Üstelik onu karargâhta bırakıp sonra da birilerinin üzerine oturmasına izin veren bendim. Yani kızacak birini arıyorsam, en başta kendime kızmam gerekiyordu. “Kuzey, kalk.” “Kalkmayacağım.” “Kalk.” “Hayır.” “Bak, saçını yolacağım.” “Dün de aynısını dedin.” Başımı iki yana salladım. İşte böyleydi. Kimse beni ciddiye almıyordu. Oysa ben son derece ciddi bir insandım. Yirmi dört yaşındaydım, mavi bereliydim, bomba imha uzmanıydım ve gerektiğinde tim yönetebilecek kadar eğitim almıştım. Fakat bütün bunlara rağmen Sancak hattındaki insanların gözünde hâlâ çadırların arasında koşan, saçlarını iki yana kabartıp dolaşan küçük bir kız çocuğuydum. İşin kötüsü, onlara kızamıyordum. Çünkü bazen ben de kendimi öyle hissediyordum. Özellikle dağların arasından çıkıp karargâha indiğim günlerde.Belki de bunun en büyük sebebi saçlarımdı.Kuzey yeniden elini saçlarıma doğru götürdüğünde refleksle bileğini ittim. “Ona dokunma.” Sesim bu kez şaka yapmadığımı belli edecek kadar sert çıkmıştı. Kuzey elini geri çekti ve birkaç saniye yüzüme baktı. Ben ise farkında olmadan saçlarıma dokundum. İki yanından kabaran, herkesin yıllardır anten diye dalga geçtiği o iki tutam saça... Onlara kimse dokunamazdı. Çünkü annem saçımı en son öyle yapmıştı. Bazı anılar vardır. Yıllar geçer, insan büyür, değişir, başka hayatlara girer ama o anı olduğu yerde kalır. Benim için annemin saçımı son kez taradığı gün de öyleydi. Türkmen çadırlarının arasında geçen sıradan bir gündü. Annem yine uzun uzun saçlarımı taramış, sonra saçlarımı iki yana ayırıp kaldırmış ve başımın iki yanında kabarık iki tutam bırakmıştı. Aynaya baktığımda kendimi komik bulmuştum. Ellerimi kaldırıp saçlarımı bozacakken annem bileklerimi tutup gülmüştü. “Bırak antenlerin kalsın.” Ben de gülmüştüm. O zaman bunun annemin saçlarıma yaptığı son dokunuş olduğunu bilmiyordum. Bir yere gideceğini, sonra geri döneceğini sanıyordum. Çocukken insan vedaların hangisinin gerçekten veda olduğunu bilmiyor. Bazı insanların bir daha dönmeyeceğini, bazı dokunuşların son dokunuş olduğunu anlayamıyorsun. Ben de anlamamıştım. Annemden geriye çok fazla şey kalmadı. Ama o gün saçlarımı yaptığı şekil kaldı. Yıllardır aynı şekilde kullanıyorum. İnsanlar güldü. Anten dedi. Bazen dalga geçti. Bazen gerçekten kesmem için ısrar ettiler. Hiçbirini umursamadım. Çünkü benim için o iki saç tutamı hiçbir zaman saçtan ibaret olmadı. Annemin elleriydi. Bana bıraktığı son dokunuştu.Bu yüzden biri saçlarıma dokunduğunda sinirlenmemin sebebi saçımın bozulması değildi. Birinin annemden kalan son hatıraya eli değmiş gibi hissediyordum. Kuzey ellerini kaldırıp teslim olurcasına geriye çekildi. “Tamam, tamam. Antenlerine dokunmuyorum.” “İyi.” “Bir gün o antenleri keseceğim ama.” “Bir gün de senin kafanı keserim.” Kuzey kaşlarını kaldırdı. “Bak, yine tehdit ediyor.” “Ben tehdit etmiyorum. Plan yapıyorum.” Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Ben de gülümseyerek koltuğun üzerinden pofuduğumu kaptım. Kuzey sonunda yastığın üzerinden kalkınca onu hemen kucağıma çektim ve üzerindeki pembe kekliklerden birinin üzerine parmağımı bastırdım. “Sen de rahat dur,” diye mırıldandım. Pofuduk da benim için sıradan bir yastık değildi.Ailemi kaybettikten sonra bana verilen ilk karşılıksız şeydi.Kutay Albay almıştı onu. Bana bir görev karşılığında, bir şey başardığım için ya da uslu durduğum için değil... Sadece elimde tutabileceğim, sarılabileceğim bir şey olsun diye vermişti. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini anlayacak kadar büyük değildim. Yastığı sevmiştim, hepsi buydu.Yıllar geçtikçe neden bu kadar bağlandığımı anladım. Çünkü hayatımda ilk kez biri bana bir şey vermişti ve karşılığında benden hiçbir şey istememişti.Belki de bu yüzden korktuğumda pofuduğuma sarılıyordum. Bir şey olduğunda onu arıyordum. Gece uyuyamadığımda göğsüme çekiyordum. Bazen yalnızca elim ona değsin diye yanımda taşıyordum. İnsanlar pembe kekliklerin işlendiği tavşanlı bir yastık görüyordu. Ben ise ailemi kaybettikten sonra bana uzatılan ilk güven duygusunu görüyordum. “Yine sarıldın.” Kuzey'in sesiyle başımı kaldırdım. “Evet.” “Bir gün şu pofuduğu senden ayıracağım.” “Denersin.” “Denerim.” “Sonra cenazeni kaldırırlar.” Kuzey başını iki yana salladı. “Sen gerçekten sorunlusun.” “Biliyorum.” Gülümsedim ve pofuduğu göğsüme biraz daha bastırdım. Benim hakkımda insanların ilk fark ettiği şey genellikle buydu. Çocukça davranışlarım, saçlarım, yastığım... Bazen bunların hepsinin altında ne olduğunu görmelerine gerek olmadığını düşünüyordum. Çünkü ben de her şeyi anlatmayı sevmiyordum. Şehir hayatını bilmiyordum mesela,şehirleri yalnızca görev ve istihbarat için gidip geldiğim yerlerden tanıyordum. Trafiğin içinde saatlerce beklemenin nasıl bir şey olduğunu gerçekten bilmiyordum. İnsanların sırf kahve içmek için bir kafede saatlerce oturmasını hâlâ anlamıyordum. Bir alışveriş merkezine girip hiçbir şey almadan saatlerce dolaşan insanları gördüğümde ne yaptıklarını çözmeye çalışıyordum. Sokakta yürürken telefonuna bakabilen insanlara bile bazen şaşırıyordum. Benim dünyam farklıydı. Dağlar, çadırlar, eğitim alanları, karargâhlar, görevler ve birbirini gözünü kırpmadan koruyan insanlarla büyümüştüm. Çocukluğumun büyük bir kısmını başkalarının oyun oynadığı yerde değil, disiplinin ve eğitimin içinde geçirmiştim. Bu yüzden bir patlayıcının içindeki düzeneğe baktığımda neyin yanlış olduğunu anlayabiliyordum. Bir mayının modelini uzaktan seçebiliyordum. Bir mekanizmanın hangi noktadan devre dışı bırakılabileceğini birkaç saniye içinde hesaplayabiliyordum.Ama bir kafede garsona ne söylemem gerektiğini düşündüğümde bazen birkaç saniyeliğine donup kalabiliyordum. Kutay Albay buna her zaman gülerdi. “Sen bombaları insanlardan daha iyi tanıyorsun, Keklik.” Belki haklıydı. Çünkü bombalar karmaşık değildi. Bombalar ya patlardı ya patlamazdı. İnsanlarsa bazen ikisini aynı anda yapabiliyordu. Pofuduğu kucağımda tutarken karşımda duran Baran Abi'nin bana baktığını fark ettim. O meşhur bakışıydı. Hani şu, “Başımıza ne bela oldun?” diyen bakış.Ben ona gülümsedim.O kaşlarını çattı.Bizim sevgimizi gösterme şeklimiz buydu. Baran Abi beni çocukluğumdan beri tanıyordu. Onun yanında kendimi hiçbir zaman bir asker gibi hissetmemiştim. Daha çok, yıllardır aynı evin içinde büyümüş bir çocuğun kendini güvende hissettiği o tanıdık yerdeymişim gibi hissediyordum. Bazen fazla sertti. Bazen gereğinden fazla korumacıydı. Ama yorulduğumda başımı koyabileceğim bir yer olduğunu bilmek benim için dünyadaki en doğal şeydi.Ve belki de bu yüzden onun yanında büyüdüğümü hiç fark etmemiştim. Bir gün küçük bir kız çocuğuydum. Sonra büyüdüm. Ama Baran Abi'nin gözünde aradaki yıllar hiç yaşanmamış gibiydi. Kapının açılmasıyla düşüncelerim bölündü.Görev emri gelmişti.Az önceki rahatlık bir anda ortadan kalktı. Pofuduğumu koltuğun üzerine bıraktım, ayağa kalktım ve birkaç dakika önce saçını çektiğim Kuzey'in yanına geçtim. Artık kimsenin şakası kalmamıştı. Görev başladığında herkesin yüzü değişirdi. Benim de. Birkaç saat sonra araçtaydık.Her zamanki yerimde, ön koltukta oturuyordum. Çünkü o koltuk bana aitti. Kimse bunu resmî olarak söylememişti ama herkes biliyordu. Battaniyem önümdeydi, termosum bardaklıktaydı, pofuduğum ise cam kenarındaydı. Bir keresinde biri benim yerime oturmaya çalışmıştı da günlerce bununla dalga geçilmişti. “Ön koltuk prensesinin tahtına oturdun,” demişlerdi. Ben de bununla gurur duymuştum.Araç ilerlerken başımı cama yasladım. Dağlar önümden geçiyor, Sancak geride kalıyor, yol beni yine bildiğim toprakların dışına çıkarıyordu. Bir süre sonra Kutay Baba'nın yaptırdığı küçük ev göründü. Gözlerim istemsizce oraya takıldı.O ev benim için yalnızca dört duvar değildi. Hayatım boyunca kaybettiğim şeylerin ardından yeniden kurulan ilk güvenli yerdi. Bir çocukken insanın evi neresidir, çok düşünmüyorsun. Nerede uyuyorsan, nerede yemek yiyiyorsan orası evin sanıyorsun. Benim içinse ev, zamanla bir yerden çok insanların kendisi olmuştu. Kutay Baba,Baran Abi,Sancak.Ve bana ait olduğunu hissettiren o küçük şeyler. Pofuduk gibi,saçlarımdaki antenler gibi.Başımı cama biraz daha yaslayıp gözlerimi kapattım. Görev bölgesine ulaştığımızda ihbarın doğru olduğu ortaya çıktı. Düzenek büyüktü, tehlikeliydi ve daha önce karşılaşmadığım bir sistem kullanılmıştı. Güvenlik çemberi kurulduktan sonra çömeldim, eldivenlerimi taktım ve düzeneğin başına geçtim. İnsanlar hep aynı şeyi soruyordu.Korkmuyor musun?Korkuyordum.Elbette korkuyordum. Ama korkunun nasıl susturulacağını biliyordum. Kutay Baba bana bunu öğretmişti. Sancak hattı bana bunu öğretmişti. Bazen korkuyu yok etmek gerekmiyordu; onu doğru yere koymak yetiyordu. Çünkü önümdeki düzeneği doğru şekilde etkisiz hâle getirirsem, onlarca insan evine dönebilecekti. O yüzden korku beklemek zorundaydı. Dakikalar boyunca yalnızca düzeneğe ve kendi nefesime odaklandım. Mekanizmayı inceledim, bağlantıları kontrol ettim, bir kabloyu ayırdım, başka bir parçayı sabitledim. Her hareketimi birkaç kez düşündüm. Etrafımdaki herkes geri çekilmişti ama kimse bana geri gel demiyordu.Çünkü bana güveniyorlardı.Ben de kendime güveniyordum.Sonunda mekanizma sustu.Ekran söndü.Tehlike geçmişti.Arkamdan toplu bir nefes sesi yükseldi. Ben ise birkaç saniye daha yerimden kalkmadan düzeneğe baktım. Sonra yavaşça ayağa kalkıp eldivenlerimi çıkardım. “Yine dünyayı kurtardın.” Başımı kaldırdım...Sırıttım,sanki az önce ölümle pazarlık yapan ben değilmişim gibi. Dönüş yolunda yorgunluk yavaş yavaş üzerime çöktü. Araçtaki konuşmaları uzaktan duyuyor, cümlelerin çoğunu birbirine karıştırıyordum. Bir süre sonra dayanamadım. Sessizce Baran Abi'nin yanına gittim ve hiçbir şey söylemeden başımı dizlerine koydum.O da hiçbir şey sormadı.Elini saçlarıma götürdü. Antenlerimi düzeltirken parmakları bir an durdu. Saçlarıma nasıl dokunacağını biliyordu. Nerede duracağını, ne kadar yaklaşacağını, hangi tutama elini sürmeyeceğini yıllar içinde öğrenmişti.Gözlerimi kapattım.Belki de annemden sonra saçlarıma böyle dokunabilen tek insandı.Battaniyemi üzerime çekerken pofuduğumu da göğsüme aldım. Birkaç saniye sonra dünyanın bütün gürültüsü uzaklaşmaya başladı. Güvendeydim.Bunu hissetmek için konuşmaya gerek yoktu.Ben düştüğümde birileri kaldırıyordu. Yorulduğumda dinlenmem için yer açıyordu. Korktuğumda yanımda duruyordu. Bazen hiçbir şey söylemeden sadece orada olmaları yetiyordu.Sancak hattının büyüttüğü çocuk, görevden dönmüş ve yine ailesinin ortasında uyuyakalmıştı. Döndüğümüzde üzerimizdeki yorgunluk daha dinmeden komutanım beni çağırdı. “Keklik, Albay seni çağırıyor.”Kaskımı kolumun altına sıkıştırıp derin bir nefes aldım. “Hayırdır?”Cevap alamadan yürümeye başladım. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde Kutay Baba masanın başında dosyaları inceliyordu. Bizi görünce başını kaldırdı. “Geçin.”Karşısına geçtim. Kutay Baba dosyayı kapatıp doğrudan bana baktı. “Teğmen Aysultan.” “Komutanım.” “Geçtiğimiz ay geliştirdiğin bomba imha düzeneği incelendi.” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Beklediğimizden çok daha başarılı sonuç verdi.” İçimde küçük bir gurur yükseldi.“Bu harika bir haber, komutanım.” “Evet.”Kısa bir sessizlik oldu. “Genel Komutanlık bu sistemin diğer birliklerde de kullanılmasına karar verdi.” Başımı salladım.Sonra Kutay Baba'nın yüzündeki ifade değişti. “Bu yüzden seni Ankara'ya göndereceğiz.” Gülümsemem yüzümde dondu.Ankara,sadece görev için gidip döndüğüm şehir.Kalabalık sokaklar,trafik,bilmediğim insanlar,bilmediğim bir hayat.Bir anda pofuduğumu düşündüm,sonra evimi,Sancak'ı,Baran Abi'yi,bildiğim her şeyi. Yanımdaki sandalye sertçe geriye itildi. Baran Abi'nin yüzüne baktım. Hayatım boyunca onu öfkeli görmüştüm. Yaralı görmüştüm. Kanlar içinde görmüştüm. Çatışmanın ortasında görmüştüm. Ama gözlerinin dolduğunu ilk kez görüyordum. “Yapamaz.”Sesi öfkeli değildi...Kırıktı. “Albayım, yapamaz.” Kutay Baba sessiz kaldı. Baran Abi başını iki yana salladı.“O zaman biz de gideriz. Dönüşümlü gideriz. Birimiz yanında kalır, birimiz gelir. Ama tek başına gitmez.” “Hayır,” dedi Kutay Baba. “Bu görev bireysel görevlendirme. Sadece Aysultan gidecek.” Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.Baran Abi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra tekrar bana baktı. “Ben onu on yaşından beri yanımdan ayırmadım.”Sesi titriyordu. “Bir operasyonda gözümün önünden kaybolduğunda bile peşinden gittim. Yaralandığında başında bekledim. Ateşi çıktığında nöbet tuttum. Şehir hayatını bilmiyor ki o.” "Elini bana doğru uzattı. “Bilmiyor. İnsanlar kötü davranırsa ne olacak? Kandırırlarsa ne olacak? Kaybolursa ne olacak? Birileri canını sıkarsa ne olacak?”Bir an sustu. Sonra gözleri saçlarıma kaydı. “Ben saçının bir teline kıyamıyorum onun.” Boğazım düğümlendi. “Sen şimdi bana diyorsun ki gidecek. Ne kadar kalacağı belli değil. Biz gitmeyeceğiz. Görmeyeceğiz. Bilmeyeceğiz.”Bir an durdu.“Ya biri antenlerine dokunursa?” İstemeden gülümsedim. Baran Abi bunu fark etmedi bile.“Ya biri pofuduğunun üstüne oturursa?”Bu kez gerçekten güldüm.Baran Abi ise hâlâ ciddiydi. “Ya kaybolursa?” dedi. “Evet, çok iyi asker. Belki gördüğüm en iyi askerlerden biri. Ama berbat bir sivil.”Başını iki yana salladı. “Belki de en büyük hatam buydu. Ona bunları hiç göstermemek. Çünkü ayrılmayacakmışız gibi düşündüm.”Sonra gözlerini bana çevirdi. “Ama o bizim bebeğimiz.” İçimde bir şey sızladı. “Canımız.” O an anladım.Onlar hâlâ bende yıllar önce çadırların arasında koşan, saçlarında iki anteni olan, eline verilen pofuduğa sarılıp uyuyan o küçük kızı görüyordu.Ben ise artık onun büyüdüğünü biliyordum.Belki ben de bunu ilk kez kabul ediyordum.Derin bir nefes aldım ve Baran Abi'nin yanına yürüdüm. “Baran Abi...”Gözlerini kaldırıp bana baktı. “Canım benim,” dedim usulca. “Bir şey olursa seni ararım. Koşup gelirsin. Canım sıkılırsa seni ararım. Koşup gelirsin. Saçıma biri dokunursa seni ararım. Koşup gelirsin.” Dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.“Pofuduğumun üstüne biri oturursa Kuzey gelir onu döver zaten.” Bu kez Kuzey başını salladı.“Döverim.” Gülümsememi tuttum. Sonra tekrar Baran Abi'ye baktım.“Ama sanırım buna ihtiyacım var.”Gülümsemem yavaşça silindi.“Benim tek başıma ne kadar güçlü olduğumu görmeye ihtiyacım var. Çünkü ben bilmiyorum. Her düştüğümde siz vardınız. Ayağım her tökezlediğinde siz vardınız. Korktuğumda siz vardınız. Yorulduğumda siz vardınız. Ben korkmayı bile sizin yanınızda öğrendim.” Gözlerimi Baran Abi'den ayırmadım. “Belki de artık korktuğumda kendi kendime nasıl ayağa kalkacağımı öğrenmem gerekiyor. Tek başıma ağlamayı, tek başıma mücadele etmeyi, tek başıma ayağa kalkmayı.” Baran Abi gözlerini kaçırdı. “Bazen senin dizine yatmadan uyumayı öğrenmem gerekiyor Baran Abi. Bazen bir taşın üzerinde uyumayı.”Sonra kucağımdaki pofuduğa baktım.“Pofuduğumu da götüreceğim.” Baran Abi istemsizce güldü. “Belki beni ön koltuğa oturtmazlar,” dedim. “Ama yeterince ısrar edersem kabul ederler.” Odadaki gerginlik ilk kez biraz dağıldı.Sonra Baran Abi yavaşça başını salladı. “Keklik...” “Hı?” “Biz önyargılı değildik. Çünkü seni büyürken gördük. Düştüğünü gördük. Kalktığını gördük. İnsanlar seni sonradan tanıyacak. Ön yargılı olacaklar. İnanmayacaklar.” Birkaç saniye düşündüm.Sonra omuz silktim. “Umurumda değil. Ben işimi yapacağım. Görevimi yapacağım. Sonra evime döneceğim.” Pofuduğumu kucağımda biraz daha sıkı tuttum.“Merak etme.”Gülümsedim. “Ben kırk kere ölümden döndüm. Kırk birincide de dönerim.”Odanın içinde sessizlik oldu. Ama bu kez o sessizlik korkudan değildi. Çünkü ilk kez neyi kaybetmekten korktuğumu, neyi yanımda taşımak istediğimi ve neden gitmem gerektiğini biliyordum.Ankara'ya yalnızca bir görev için gitmiyordum.Hayatım boyunca beni koruyan insanların arasından ilk kez kendi ayaklarımla çıkıyordum.Belki orada korkacaktım. Belki kaybolacaktım. Belki insanların karşısında ne yapacağımı bilemeyecektim. Belki bir kafede önümde duran kahvenin parasını öderken bile ne yapacağımı şaşıracaktım.Ama öğrenecektim.Çünkü annemin yıllar önce saçlarıma bıraktığı o iki küçük anteni hâlâ taşıyabiliyorsam, bana verilen sevgiyi de yanımda taşıyabilirdim. Pofuduğumu da, Sancak'ı da, beni ben yapan her şeyi de. Ama artık onların arkasında durarak değil, kendi ayaklarımın üzerinde. Sancak hattının büyüttüğü o küçük kız çocuğu hâlâ içimdeydi. Sadece artık onun yanında başka biri daha vardı: kendi yoluna çıkmaya hazır bir asker.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

SENİ DUYMADAN SEVDİM

read
41.2K
bc

SUSKUN GELİN

read
149.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
106.4K
bc

SAKLI

read
1K
bc

GÖLGEDEKİ PATRON

read
7.0K
bc

Naz'lı Sevgilim (Türkçe)

read
4.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
597.0K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook