Cihan Ali Özdemir
Valizimi aceleyle hazırlarken ellerim farkında olmadan yumruk halini alıyordu. Öfkem her geçen saniye artıyor, içimde yanan ateşin soğumasına fırsat vermeden hareket etmeye devam ediyordum. Çekmeceleri hızla açıp en gerekli şeyleri valize attım, zihnimde sürekli aynı düşünceler dönüyordu. Ablam bana hiçbir şey anlatmamıştı. Ailem yine benden bir şeyleri saklamıştı.
Bu kadar büyük bir olay yaşanırken nasıl sessiz kalabilmişlerdi?
Daha da önemlisi, annem yanlarında değil diye ablamı sahipsiz mi sanmışlardı?
Valizi kapattım, hızla fermuarını çekerken dişlerimi sıktım. İçimdekileri tutamadan kendi kendime fısıldadım.
“Annem başımızda değil diye sahipsiz mi sandınız lan ablamı? Yok öyle dünya. Yedirmem onu size!”
Yanımda bana eşlik edecek olan sağ kolum, bavulumu arabaya yerleştirirken dönüp bana baktı. Kaşları hafif çatılmış, yüzünde dikkatli bir ifade vardı. “Bir şey mi dedin patron?” diye sordu merakla.
Ona hızlıca sert bir bakış attım. “Yok bir şey. Önüne bak sen.” diye kestim, başka bir şey konuşmak istemiyordum.
Arabaya bindiğimiz gibi şoför gaza bastı, gece karanlığında yollar hızla geride kalırken ben öfkeyle dişlerimi sıkıp camdan dışarıyı izledim. Bu yolculuk bana her saniye daha da fazla yük bindiriyordu.
İstanbul aktarmalı Mardin uçağına yetişmek için havaalanına gittiğimizde saat gece yarısını geçmişti. Check-in işlemlerini hızla halledip, uçağa doğru ilerledik. Koltuğuma oturduğum an derin bir nefes aldım, ama ciğerlerim bile bu nefesi rahatça çekmeme izin vermiyordu.
Gözlerimi kapatıp başımı yasladım. Ama aklımda tek bir düşünce yankılanıyordu.
“Ablamı üzen herkesten bunun hesabını soracağım.”
Gözlerimi açıp ellerimi sıkıca yumruk yaptım. Yanımda oturan adam benim bu halimi fark etmemeye çalışıyordu ama huzursuzdu. Zaten olmalıydı da. Çünkü Mardin’e döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı...
Saatler sonra İstanbul’a indik. Kısa bir aktarmanın ardından bir başka uçuşla Mardin’e devam ettim. Yol boyunca başım zonkluyordu, kafamdaki karmaşık düşünceler beni rahat bırakmıyordu. Ablam neden bana hiçbir şey anlatmadı? İçimde bir parça kırgınlık da vardı.
Mardin’e indiğimizde, kapıdan çıkar çıkmaz adamlarım beni bekliyordu. Hızla yaklaşarak beni selamladılar.
“Hoş geldiniz Cihan Ali Bey.”
Başımı hafifçe sallayıp sadece bir cümle söyledim. “Doğrudan konağa gidiyoruz.”
Adamlar hızla harekete geçti, arabaya bindim ve motorun sesiyle birlikte Mardin’in yollarına daldık. Tanıdık sokaklardan geçerken içimde garip bir his vardı. Burası benim memleketimdi, ama hiçbir zaman bir yuva gibi hissettirmemişti. Annem hayattayken belki… Ama o gittiğinden beri burası benim için sadece bir hesaplaşma yeriydi.
Ben, şimdi tam da bir hesaplaşmaya geliyordum.
Konak kapısına ulaştığımızda, adamlarım arabayı hızlıca kenara çekti. Arka kapı açılır açılmaz, hiç beklemeden dışarı adım attım.
Büyük avlunun taşları ayaklarımın altında yankı yaparken, etrafıma kısa bir göz gezdirdim. Konağın havası her zamanki gibiydi; soğuk, ağır ve içinde geçmişin hayaletleriyle dolu.
Tam karşımda, avlunun içinde geniş ahşap masanın başında oturan tek bir adam vardı.
Babam.
Beni gördüğünde, elindeki gazeteyi okumaya devam ediyormuş gibi yaptı. Ama elinin hafifçe titrediğini fark ettim. Gözleri, gazetenin üstünden bana kaydı ve birkaç saniye boyunca olduğu yerde donup kaldı.
Şaşkındı.
Beklemiyordu beni.
Bunu görmek, içimdeki öfkeyi daha da ateşledi.
Büyük adımlarla doğrudan masaya yöneldim. Masanın tam önüne geldiğimde, elimle ahşaba sert bir şekilde vurdum.
“Benden ne haltlar gizliyorsunuz, baba?!”
Sesim konakta yankılandı.
Konağın avlusu bir anda sessizleşti. Hizmetliler başlarını çevirdi, merdivenin başındaki birkaç kişi donup kaldı. Babam ise kaşlarını çatarak yavaşça gazeteyi katladı ve masanın üzerine koydu.
Beni süzdü.
Gözlerinde hem şaşkınlık hem de bir hesap yapmaya çalışan bakış vardı. Ama ben artık sessizliğe tahammül edemiyordum.
“Soruma cevap ver baba!” diye bağırdım, sinirim sesime tamamen yansımıştı. “Ablam bana hiçbir şey anlatmadı ama sen de mi bana haber vermeyecektin?! Bu kadar büyük bir olay yaşanırken, ben buralarda değilim diye siz de mi unuttunuz benim de bu ailenin bir ferdi olduğumu?!”
Babam derin bir nefes aldı. Yüzü sertleşti.
“Cihan, burada bağırarak bir şey çözemezsin.” dedi ama sesi otoriter olmaktan çok yorgundu. “Geldiğin yerleri unutma. Burası Norveç değil, burası Mardin. Burada sesini yükseltmen bir şeyi değiştirmez.”
Öfkeyle güldüm. “Öyle mi? Öyleyse ben buradayken, siz arkamdan her şeyi kendi bildiğiniz gibi halletmeye devam edin! Ablamın nişanı neden bozuldu baba?! Neden bana hiçbir şey söylemediniz?!”
Babam bana dikkatlice baktı. Onun gözlerindeki o hesap yapar bakışını yıllardır tanıyordum. Benden ne saklıyordu?
Masaya yaslanarak gözlerinin içine baktım.
“Sakladığınız şey ne? Söyle baba. Yoksa kendi yöntemlerimle öğrenmek zorunda kalırım.”
Babam kaşlarını çattı. Ama ben durmadım.
“Banu perişan halde! Sevdiği adamı kaybetti, sen ise burada oturup gazete okuyorsun! Adam gibi bana söyler misin, neden Aslan Miroğlu’nun kızını kullanmasına nasıl göz yumdun? Neden müdahale etmedin? Yoksa sen de işin içindeydin de haberim mi yok?”
Babam sertçe gözlerini kıstı, gözleri öfkeden parladı ama sustu.
Ben ise, artık duracak halde değildim.
“Eğer ağzını açıp bana doğru düzgün bir açıklama yapmazsan, kendi yöntemlerimle öğrenirim baba. Ve eğer bu işin içinde senden yana bir ihanet varsa, senin için de yolun sonu olur.”
Konaktaki herkesin nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Babamla aramızda yıllardır süregelen sessiz savaş, şimdi açık bir savaşa dönüşmüştü.
Şimdi ise ben, gerçekleri öğrenene kadar asla durmayacaktım.
Babamın yüzü aniden sertleşti, gözlerindeki gölge biraz daha koyulaştı. Konaktaki herkesin nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Ama umurumda değildi. İçimdeki öfke, yılların birikimiyle taşmış, sabrımı çoktan eritmişti.
“Cihan, yeter! Karşında baban var, haddini bil!” diye bağırdı, sesi otoritesini kaybetmemeye çalışıyordu.
Ama ben alaycı bir gülüşle başımı iki yana salladım.
“Öyle mi?” dedim gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan. “Yıllardır babam olduğunu unutmuşum, kusura bakma.”
Konaktaki herkesin tedirginliği havada asılı kalırken, ben gözlerimi babamın yüzünden ayırmadan devam ettim.
“Neyse, senden değil, ablamdan öğrenirim her şeyi.” dedim sesim buz gibiydi. “Hiçbir zaman sana ihtiyacım olmadı, olmayacak da. Senin yapamadığını yapıp o intikamı alacağım!”
Babamın gözleri kısıldı ama ben bir saniye bile durmadım. Bir anda mutfağa yöneldim, oradaki hizmetçileri sert bakışlarımla taradım.
“Ablam nerede?” diye sorduğumda mutfakta duran kadınlar birbirlerine tedirgin bakışlar attılar.
Aralarından biri boğazını temizleyip hafifçe eğildi. “Çarşıya çıktı, beyim.” dedi çekinerek.
Başımı hafifçe salladım. Düşünmeden, hızla konağın kapısını açtım ve hiç arkamı dönmeden çıktım. Yıllardır ayak basmadığım çarşıya gidiyordum.
Arabama atlayıp motoru çalıştırdım. Yanımda birkaç adamım daha vardı ama ben tek bir şey düşünüyordum, ablamı bulmayı.
Mardin çarşısına yaklaşırken gözlerimi dört açtım. Yollar hâlâ aynıydı, yıllardır değişmeyen, tarih kokan daracık sokaklar, dükkanların önünde oturan yaşlı adamlar, baharat ve kahve kokularının birbirine karıştığı kalabalık caddeler…
Ama bugün her şey farklıydı.
Bugün buraya Cihan Ali olarak değil, hesap sormaya gelen bir adam olarak gelmiştim.
Arabayı çarşının girişine yakın bir yere park ettim. Kapıyı açıp aşağı iner inmez, peşimdeki adamlar da sessizce beni takip etmeye başladı. Kalabalık bir grupla yürüyordum ve bu, dikkat çekiyordu.
Çarşıdaki insanlar bir bir dönüp bana bakmaya başladı. Meraklı, şaşkın, hatta kimi zaman tedirgin bakışlarla…
Uzun zamandır Mardin’de görülmeyen Cihan Ali Özdemir, peşinde adamlarıyla birlikte çarşının içinde ilerliyordu.
Gözlerim dikkatle her yeri tarıyordu.
Sonunda onu gördüm.
Ablam, sırtı dönük bir şekilde biriyle konuşuyordu.
Adımlarımı hızlandırdım. İçimde hem öfke, hem de hasret garip bir şekilde birbirine karışıyordu.
Tam yanına vardığımda sesimi kontrol edemeden “Abla?” diye seslendim.
Ablamın omuzları irkildi. Konuştuğu kişiyle beraber başını bana doğru çevirdi. Gözleri büyüdü, yüzündeki şaşkınlık açıkça okunuyordu.
“Cihan Ali?” dedi sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
O an bir adım geri çekildi. Ve o geri çekildiğinde, onun arkasında oturan kişiyi net bir şekilde gördüm.
Tekerlekli sandalyede, yüzünde saf bir güzellik taşıyan genç bir kadın…
Göz göze geldiğimiz anda, sanki etrafımdaki tüm sesler kesildi.
Kim olduğunu bilmiyordum ama tek bildiğim şey, bakışlarının bana çok farklı hissettirdiğiydi. Çok ama çok güzel bir kadındı. Duru güzelliği karşısında sanki dilim damağım kurumuş gibi hissettim.
Sanki o an, bu çarşıya sadece ablamı bulmaya gelmediğimi fark ettim.
Çünkü o kızın gözlerinde, bilmediğim bir başka hikâyenin başlangıcını görüyordum.
O kıza bakarken içimde garip bir his yükseldi. Tekerlekli sandalyede, gözleri dikkatle beni süzen o genç kadın… Yüzü zarifti, ama gözlerindeki ifade, yaşadıklarının ağırlığını hissettiriyordu. Sanki her bakışı, geçmişten bir şeyleri canlandırıyordu.
Bir süre onu inceledikten sonra, öfkeyle ablama döndüm.
“Konuşmamız gerek.” dedim sesimi alçaltarak ama otoritemi hissettirerek. “Burada ne haltlar döndüğünü bana anlatacaksın. Uzaktan kandırması kolaydı, şimdi kandırın bakalım beni.”
Ablam derin bir nefes aldı ama konuşmadı. Gözlerini kaçırdı. O an içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Bir şey saklıyor.
Tam o sırada, gözlerim sandalyedeki kızın diğer tarafına kaydı. Ve işte o zaman onu gördüm.
Kudret Miroğlu.
Yılların getirdiği izler yüzüne iyice oturmuştu ama hâlâ tanıyordum. Sert bakışları, başını dik tutuşu… Onu unutmak mümkün değildi.
Bir anda beynimde şimşekler çaktı.
Öfkeyle gözlerimi tekrar tekerlekli sandalyedeki kıza çevirdim.
“Demek Miroğulları sizsiniz!” diye tısladım, içimde kaynayan öfke patlamak üzereydi.
Yanımda bir hareketlenme oldu. Kudret’in yanındaki adam, genç ve sert bakışlı biri, adımlarını öne attı ve gözlerini kısarak beni süzdü.
“Hayırdır birader, ne diyorsun sen?” dedi sesi meydan okuyan bir sertlik taşıyordu.
O sırada, tekerlekli sandalyedeki kız panikle araya girdi. Gözleri endişeyle açılmıştı.
“Adar abi, dur! Tartışmayın sakın, herkes bize bakıyor.” dedi sesi titrek ama bir o kadar da endişeliydi.
Ama Adar dediği kişi anında ona döndü ve sert bir sesle, “Sen karışma, Kardelen.” dedi.
Ve o an, tüm vücudum dondu.
Kardelen…
Kardelen Miroğlu.
Öldü sanılan kız.
Ablamın hayatını mahveden olayın başlangıcı… Şimdi, gözlerimin önünde, tekerlekli sandalyede oturuyordu. İçimde bir şeyler sıkıştı.
Ablamın hayatının kararmasına neden olan her şey, bu kız yüzünden başlamıştı.
O an, istemsizce içime bir şeyler oturdu.
Nefret.
Kontrol edemediğim bir duygu. Bu kızın varlığı, ablamın hayatını altüst etmişti. Şimdi, ben bu gerçekle yüzleşmek zorundaydım.
Etrafımdaki her şey bulanıklaşmıştı. Çarşının uğultusu, meraklı bakışlar, insanların fısıltıları... Ama ben yalnızca önümüzdeki kızı, Kardelen Miroğlu’nu görüyordum.
Öfkem, kanıma karışmış bir zehir gibi damarlarımda dolaşıyordu. Bu yüz... Bu isim... Bu kız...
Adımlarımı yavaşça attım, Kardelen’e doğru her yaklaştığımda çevremdekilerin nefeslerini tuttuğunu hissedebiliyordum.
Ama en çok da Kardelen’in.
Buz gibi gözleri benimkilerle buluştuğunda, derin bir nefes aldı. Vücudu istemsizce kasıldı.
Korkuyordu.
Ve bu bana garip bir tatmin hissi veriyordu.
Tekerlekli sandalyede oturan Kardelen’in yanına eğildim. Çok yakındım, neredeyse nefesimi teninde hissedebileceği kadar.
Başı hafifçe yana kaydı, içgüdüsel olarak geri çekilmeye çalıştı ama kaçacak yeri yoktu.
“Hepiniz...” diye fısıldadım, sesim tehdit doluydu. “Ablamı ortada bırakmanın bedelini ödeyeceksiniz.”
Kardelen’in gözleri büyüdü, dudakları aralandı ama tek kelime bile edemedi.
O an, içime iyice işleyen nefretin zehrini akıttım.
“Önceliğim ise sensin, Kardelen Miroğlu...”
Gözleri korkuyla titredi. Ama ben daha da yaklaşıp, sözlerimi daha da sertleştirdim.
“Her şeyin başlangıcı olan sen...”
O an Kardelen nefesini tuttu.
Çevremizdeki herkes donup kalmıştı.
Bu savaş yeni başlıyordu.
Ve ilk hamleyi ben yapmıştım.