YENİ KOMŞU
1. Bölüm: YENİ KOMŞU
Sabah ışığı, mutfak penceresinden süzülerek mermer tezgâhın üzerine düşüyor, kahvaltılık peynirlerin parlak ambalajlarını aydınlatıyordu. Feride, kahvaltıyı hazırlarken göz ucuyla bahçeye baktı. Havuzun suyu, sabahın bu erken saatinde bile berrak ve davetkârdı, hafif bir rüzgârla üzerinde küçük dalgacıklar oluşturuyordu. Ama o, bu sabah havuza girmeyi düşünmüyordu. Zihni, daha şimdiden günün nasıl geçeceğini, saatlerin hangi boşluklarda eriyip gideceğini hesaplıyordu. Elleri, domatesleri ince ince dilimlerken bile otomatik hareket ediyordu; zihni kilometrelerce uzaktaydı.
Fatih'in ayak sesleri, merdivenlerde yankılandı. Ağır, kararlı adımlar. Elinde telefonu, gözleri ekrandaydı. Takım elbisesinin ceketi henüz giyilmemişti, beyaz gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvanmış, kol saatinin metal bileziği parlıyordu. Mutfağa girdiğinde başını kaldırdı, Feride'ye kısa, rutin bir gülümseme verdi. Bu gülümseme, artık bir iç ısıtmıyor, sadece bir selamlaşma ritüeliydi.
"Günaydın."
"Günaydın." Feride, kaynayan çaydanlığın altını kapattı. Buhar, havalandırmanın önünde dağılıyordu. "Yumurta ister misin? Biraz peynir var, zeytin de... Taze simit aldım dün."
"Yok, sağ ol. Kahve yeter." Fatih telefonuna baktı, kaşlarını, gergin bir şekilde çattı. "Şantiyeden mesaj var. Malzeme teslimatı yine gecikmiş. İnanılmaz."
Feride, domates dilimlerini tabağa yerleştirirken elinde bir an duraksadı. Bıçağın sapı, avucunda ısınmıştı. "Erken mi çıkacaksın?"
"Biraz." Fatih, kahve makinesine yöneldi, kapsülü yerleştirdi, düğmeye bastı. Makinenin homurtusu mutfağı doldurdu. "Önce bir kahve içeyim, sonra çıkarım. Belki trafiğe takılmam."
Feride, hazırladığı sofraya, masanın bir köşesine baktı. İki kişilik yer açmıştı. Zeytinyağlı biber dolmaları, taze ekmek, beyaz peynir, reçel... Hepsini özenle, hatta belki de fazla özenle yerleştirmişti. Ama Fatih'in gözleri hâlâ telefondaydı, parmağı ekranda kayıyor, bir sonraki krizi arıyordu.
"Bu akşam erken gelecek misin?" diye sordu Feride, sesine umursamaz, hafif bir ton vermeye çalışarak. Sanki cevap önemli değilmiş gibi.
Fatih, kahvesini aldı, dudaklarını yakmamak için dikkatle bir yudum içti. "Bilmiyorum. Şantiyeden sonra bir yemek olabilir. Müteahhitlerle görüşmem var. Onları ikna etmem lazım."
"Hep 'bilmiyorum' diyorsun."
Bu cümle, Feride'nin ağzından çıktığı anda pişman oldu. Çok suçlayıcı, çok talepkâr gelmişti. Sesi, istemeden tizleşmişti. Fatih'in başı, bir saniyeliğine daha da fazla telefona eğildi. Bir mesaja cevap yazıyor gibiydi. Birkaç saniye sonra başını kaldırdı, ona baktı. Gözlerinde, yorgun bir şaşkınlık vardı. "Bir şey mi oldu? Bugün özel bir gün mü?"
Feride hemen, otomatik bir gülümseme takındı. Yüz kasları, bu numaraya alışkındı. "Yok. Sadece... birlikte yemek yiyelim istemiştim. Normal bir akşam."
Fatih'in yüzü, bir parça yumuşadı. Telefonunu cebine koydu, Feride'ye doğru birkaç adım attı. Elini, onun pamuklu sabahlık giysisinin üzerinden omzuna koydu, hafifçe sıktı. Dokunuşu sıcaktı, ama bir görev gibiydi. "Haklısın. Bu hafta çok yoğundu. Hep iş, hep sorun... Hafta sonu bir yere gidelim mi? İstersen şehir merkezindeki o yeni restorana... Fransız mutfağı diyorlar."
"Olur." Feride, gülümsemesini korudu, başını onaylar şekilde salladı. "Hafta sonu güzel olur."
Fatih, alnına kısa, kuru bir öpücük kondurdu. Dudağının teması, bir saniyeden az sürdü. "Ben şimdi çıkıyorum. Sen iyi bak kendine. Bahçeyle falan ilgilenirsin belki."
"Sen de dikkatli ol. Trafik kötüdür."
Fatih, mutfaktan çıktı. Ayak sesleri koridorda yankılandı, sonra kapı açıldı ve kapandı. Anahtarın dönüş sesi, evin içindeki sessizliği mühürledi. Mercedes'in motorunun hırıltısı bahçeden duyuldu, sonra uzaklaştı.
Evin içi yeniden, daha ağır bir sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik, Feride'nin kulaklarında çınlıyordu.
Feride, sofraya, Fatih'in oturacağı sandalyenin karşısına oturdu. Karşısında duran boş sandalyeye, üzerindeki desenli minderin kıvrımlarına baktı. Fatih'in kahve fincanı hâlâ tezgâhtaydı, içinde bir yudum kahve ve kahverengi bir halka kalmıştı. Feride, kalktı, o bardağı alıp mutfağa götürdü, musluğun altında yıkadı. Sonra tekrar sofraya döndü, kendi tabağının başına oturdu.
"Yok" demek ne kadar kolaydı, diye düşündü. Oysa dilinin ucuna gelen, boğazında düğümlenen şey "Seni özlüyorum" ya da "Bana bak, ben buradayım"dı. Ama bunu söylemek, bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yanlış gittiğini kabul etmek olurdu. Ve Feride, bu eksikliğin tam olarak ne olduğunu, nasıl tarif edeceğini bilmiyordu. Sadece, göğsünün ortasında, hafif ama inatçı bir ağırlık vardı.
Fatih, arabasına bindi. Dikiz aynasından son bir kez, villanın beyaz cephesine, tertemiz bahçesine baktı. Mükemmel bir evdi. Her şey yolundaydı. O zaman neden Feride'nin yüzünde o donuk ifade vardı? Son zamanlarda daha sessizdi. Daha uzak. Daha çok pencereden dışarı bakıyordu. 'Ben neyi eksik yapıyorum?' diye düşündü, anahtarı çevirirken. Cevabı bilmiyordu. Belki de sadece zamanın getirdiği bir sakinlikti. Her evlilik böyleydi. Bu akşam erken gelmeye karar verdi. Müteahhitlerle olan yemeği iptal edebilirdi, bir bahane bulurdu. Belki Feride'yi dışarı çıkarırdı. Sinemaya. Eskiden, fakir öğrencilerken, indirimli bilet alıp arka sıralarda el ele otururlardı. Feride, komedi filmlerine kahkahalarla gülerdi. Şimdi ne zaman gülüyordu? Hatırlamak zordu.
Ev, Fatih gittikten sonra bambaşka bir gezegendi. Feride, bunu her sabah yeniden keşfediyordu. Sesler kesilince, duvarlar daha yakın, tavan daha alçak geliyordu. Saatler, duvardaki modern tasarımlı saatin tik taklarıyla değil, kendi kalbinin atışlarıyla, daha ağır, daha belirgin akıyordu.
Feride, sofrayı topladı. Bulaşıkları makineye özenle yerleştirdi. Çamaşırları kurutma makinesinden çıkardı, hâlâ sıcak havluları katladı. Her hareketi otomatik, düşünmeden yapılan bir ritüeldi. Zihni, başka bir yerde, başka bir zamanda süzülüyordu.
Bir fincan taze kahve yaptı, salona, geniş beyaz kanepenin köşesine geçti. Uzaktan kumandayla televizyonu açtı ama sesini neredeyse yok olacak kadar kıstı. Ekranda, parlak renkli bir yemek programı vardı; bir şef, coşkuyla bir sosu çırpıyordu. Feride, birkaç dakika, anlamsızca izledi, sonra gözlerini, odanın boş diğer tarafına kaçırdı. Telefonunu eline aldı, galerisindeki fotoğraflara kaydırdı.
Evliliklerinin ilk yılında, Bodrum'da çekilmiş bir fotoğraf. İkisi de inanılmaz gençti. Fatih'in saçları rüzgârda dağılmış, yüzü güneşten yanmış, gözleri ışıl ışıldı. Deniz kenarında, kumsalda, Fatih Feride'yi sırtında taşırken gülümsüyorlardı. Feride, o fotoğraftaki kendine baktı. Ne kadar canlı, ne kadar mutlu görünüyordu. Ne kadar umut dolu. Gözlerinde, geleceğe dair bir parıltı vardı.
Eskiden... Eskiden Fatih onun gözlerinin içine, gerçekten bakardı. Onu dinlerken başını hafifçe yana eğer, dudaklarında küçük bir gülümsemeyle onay verirdi. Elini tuttuğunda, sadece avuçlamaz, başparmağıyla Feride'nin elinin üstündeki ince deride, hassas, küçük daireler çizerdi. Birlikte, gece geç saatlerde, sokak lambalarının altında yürüyüşlere çıkarlardı. Hiçbir yere gitmeden, sadece yürür, konuşur, bazen hiç konuşmaz, sadece yıldızlara bakarlardı. Gülerlerdi. Kahkahaları, boş sokaklarda yankılanırdı.
Şimdi ise aynı odada, aynı sofrada olsalar bile, ikisi de başka şeylere bakıyordu. Fatih, telefonunun mavi ekranına; Feride, pencerenin dışındaki boşluğa.
Feride, telefonu, yumuşak kanepe minderinin üzerine bıraktı. Pencereden dışarı, bahçeye baktı. Bahçe, sabah güneşiyle yıkanıyordu, çimenler üzerinde çiy taneleri parlıyordu. Havuzun suyu, mavi mozaiklerin üzerinde dalgalanıyordu. Ama o, bu manzaraya bakarken hiçbir şey, hiçbir şey hissetmiyordu. Sanki bu ev, bu bahçe, bu pahalı sessizlik ona ait değilmiş, sadece bir otel odasındaymış gibiydi. Dekor güzeldi, ama ruhsuzdu.
Sonra gözü, yan villaya, bahçe duvarının ötesine takıldı.
Yan villa, son iki yıldır neredeyse sürekli boştu. Yaşlı sahibi, emekli bir diplomat, çoğunlukla İsviçre'deki kızının yanındaydı, ara sıra gelir, birkaç hafta kalır, sonra yine sessizce giderdi. Bahçesi bakımsızdı, çalılar başıboş büyümüş, havuzun kenarı yosun tutmuştu. Feride, o villaya her baktığında içinde garip, derin bir hüzün hissederdi. Boş evler, yarım kalmış anılar, terk edilmiş hayatlar gibi gelirdi ona.
Ama bu sabah, villanın önünde bir hareketlilik, bir yaşam belirtisi vardı.
Feride, pencereye biraz daha yaklaştı, alnını serin cama dayadı. Sokakta, bir nakliye kamyonu durmuştu. Arkasında, tişörtlü, terli üç işçi, büyük eşyaları indiriyordu. Koyu renk, deri bir kanepe; modern tasarımlı, masif bir yemek masası; üst üste yığılmış karton kutular... Ayrıca, villanın önüne, siyah, parlak bir Jaguar sedan park etmişti. Araba, sakin sokağa hiç uymuyor, bir meydan okuma gibi duruyordu.
Feride, istemeden, kontrol edemediği bir merakla izlemeye başladı. Kimdi bu yeni komşu? Neden bu kadar büyük, gösterişli eşyalar taşıyordu? Belki de evi baştan sona yeniden döşeyecek, buraya kalıcı olarak taşınıyordu.
Kendine kızdı. "Ne zamandır başkalarının hayatını, eşyalarını bu kadar merak eder oldum?" diye mırıldandı, sesi boş mutfakta cılız kaldı. "Sıkıldın mı yoksa, Feride?"
Yine de, perdeyi biraz daha aralayıp bakmaya devam etti. İşçiler, kamyondan büyük, düz bir kutu daha indirdiler. İçinden ne çıkacaktı? Bir tablo belki, ya da bir heykel? Sonra villanın ön kapısı, gıcırtıyla tamamen açıldı ve bir adam dışarı adım attı.
Feride, onu ilk gördüğünde ne düşüneceğini, nasıl hissedeceğini bilemedi. Adam, Fatih'ten bile biraz daha uzun boyluydu. Üzerinde, açık gri bir keten gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar sıvalıydı, ön kollarındaki damarlar ve kaslar belirgindi. Koyu, neredeyse siyaha çalan kahverengi saçları, hafifçe dalgalıydı ve öne düşmüş bir tutam alnına değiyordu. İşçilere bir şeyler söylüyor, eliyle salona doğru bir yön gösteriyordu. Hareketleri rahattı, ekonomikti, bir kendinden eminlik vardı üzerinde. Otuzlarının ortalarında olmalıydı, belki sonlarında. Yüzü, klasik denilebilecek sert çizgilere sahipti; keskin bir çene, düz bir burun, kalın kaşlar.
Feride, birkaç saniye, nefesini tutarak onu izledi. Adam, bir işçiye talimat verirken başını çevirdi, gözleri bahçeyi taradı. Sonra aniden, başını kaldırdı ve doğrudan, Feride'nin durduğu pencereye, ona baktı.
Göz göze geldiler.
Feride'nin kalbi, göğsünde garip, güçlü bir tekleme yaptı. Sanki bir an durdu, sonra hızla atmaya başladı. Perdeyi, neredeyse panikle hızla çekti, bir adım geriye sıçradı. Birkaç saniye boyunca, avuçları terleyerek, nefes almadan durdu. Kalbi hâlā hızlı atıyordu, kulaklarında bir uğultu vardı.
Neden perdeyi öyle ani, öyle sakarca kapattığını kendisi de anlamadı. Sadece izlendiğini fark etmişti. Ama o da onu izliyordu ki! Mantıklı değildi. Utandı. Kendi aptallığına kızdı.
BÖLÜM SONU