2. Bölüm: TAŞINMA
Levent, villanın önünde durmuş, işçilere talimat veriyordu. Eşyaların çoğu yerleşmişti. Geriye sadece atölyesinden gelen özel kutular kalmıştı. İşçilerden biri, terini alnından silerek, "Beyefendi, bu ağır kutuları nereye koyayım?" diye sordu.
"Üst kata. Koridorun sonundaki odaya. Çalışma odasına. Dikkatli olun, içinde kırılacak şeyler var."
İşçi başını salladı, kutuyu kavradı ve içeri, loş girişe girdi. Levent, ellerini keten pantolonunun ceplerine soktu, geniş, bakımsız bahçeye baktı. Havuz, yıllardır temizlenmemiş gibiydi. Suyu bulanık, yeşile çalmıştı, yüzeyinde ölü yapraklar yüzüyordu. Birkaç gün içinde bir havuz firması çağırması gerekecekti. Belki de tamamen boşaltıp yenilemek. Bahçıvan da lazımdı. Burayı yaşanılır hale getirmek biraz zaman alacaktı.
Sonra gözü, yan eve, bahçe duvarının ötesine takıldı.
İki katlı, bakımlı, modern mimarili bir villa. Bahçesi özenle düzenlenmiş, gülleri, lavantaları tazeydi. Havuzun suyu kristal berraklığındaydı. Demek burada yaşayan biri vardı. Belki bir aile, belki de onun gibi yalnız biri.
Tam o sırada, yan evin üst katındaki bir pencerede, mutfak penceresinde bir kadın gördü. Uzun, dalgalı kumral saçları vardı, omuzlarına dökülüyordu. Yüzünü tam seçemiyordu, mesafe ve güneşin yansıması yüzünden, ama duruşundan, bir süredir orada, hareketsiz durduğu belliydi. Levent, onun kendisini, taşınma işini izlediğini fark etti. İçinde küçük bir sıkıntı hissetti, sonra omuz silkti. Merak doğaldı. Başını kaldırıp doğrudan ona baktığında ise, kadın bir gölge gibi hızla kayboldu, perde aniden kapandı.
Levent, farkında olmadan, dudaklarının köşesinde hafif, kendiliğinden bir gülümseme belirdi. Bu kadın neden benden kaçtı? diye düşündü. Sanki suçüstü yakalanmış gibi. Belki de sadece utangaçtı. Belki de mahremiyetine düşkün, içe kapanık biriydi. Her neyse. Komşuluk ilişkileri burada pek önemli değildi, zaten çok da umurunda değildi.
Demek yeni komşum bu, diye geçirdi içinden. Belki bir gün selamlaşırız.
İşine, işçilere talimat vermeye geri döndü. Ama aklının bir köşesinde, penceredeki kadının silueti, o anlık kaçışı kalmıştı. Nedenini bilmiyordu. Belki de sadece, bu yeni, yalnız hayatındaki ilk yerel yüz olduğu içindi. Belki de kadının duruşundaki o izole edilmişlik hissi, kendi haline bir şeyler çağrıştırmıştı.
Levent, bu düşünceyi, bir rahatsızlık gibi zihninden uzaklaştırdı. İşçilere, sesini biraz yükselterek seslendi: "Şu son kutuları da salona, köşeye götürün. Akşam saat altıya kadar her şeyi bitirmemiz lazım. Ek ücret öderim."
Akşam olduğunda, Feride yemeği hazırlamıştı. Fırında limon ve baharatlı tavuk, pilav ve roka, nar ekşili, cevizli bir mevsim salatası. Fatih'in en sevdiği, "rahat" yemeklerden biriydi. Belki de bu yüzden, bilinçaltında onu seçmişti. Onu memnun etmek, onun gözlerinde bir parıltı, bir tanıma görmek istiyordu. Birlikte, sessiz bir televizyon eşliğinde değil, gerçekten birlikte yemek yemek istiyordu.
Kapı, saat yediyi on geçe açıldı. Fatih, elinde küçük, zarif paketlenmiş bir demet leylakla içeri girdi. Çiçekler, mor ve beyaz tonlarındaydı.
Feride, salondan koridora çıktı, şaşkınlıkla ona baktı. "Çiçek mi? Nereden aklına geldi?"
Fatih, yorgun ama tatmin olmuş bir gülümsemeyle çiçekleri uzattı. "Geçerken çiçekçiyi gördüm. Leylaklar çok güzeldi. Düşündüm ki... bugün erken çıktım. Müteahhitlerle yemeği de iptal ettim. 'Bugün Feride'yle akşam yemeği yiyeceğim' dedim."
Feride, çiçekleri aldı, ambalaj kağıdını hafifçe araladı. Kokularını içine çekti. Hafif, tatlı, baharlı bir koku. İçinde, beklenmedik, garip bir sıcaklık, bir erime yayıldı. "Teşekkür ederim. Çok güzeller. Gerçekten."
"Afiyet olsun o zaman." Fatih, ceketini çıkarıp girişteki askıya astı. Kravatını gevşetti, gömleğinin üst düğmesini açtı. Ellerini yıkadı, mutfağa geldi. Sofraya, her zaman oturduğu yere oturdu. "Ne yapmışsın? Tavuk kokusu geldi."
"Evet. Fırında, senin sevdiğin gibi."
"Harika. Çok acıkmışım. Bütün gün bir şey yiyemedim."
Birlikte yemek yediler. Fatih, gününün nasıl geçtiğini, şantiyedeki sorunları, inatçı müteahhidi, malzeme tedarikçisiyle yaptığı telefon görüşmesini anlattı. Feride, başını sallayarak dinledi. Arada, "Sonra ne oldu?" ya da "Peki nasıl hallettin?" gibi sorular sordu. Gülümsedi. Yemek güzeldi, atmosfer sıcaktı. Bir an için, her şey yolundaymış gibi hissettirdi.
Sonra Feride, yan villadan, günün tek ilginç olayından bahsetmek istedi. "Bugün yan villaya biri taşınıyor galiba. Çok eşya vardı."
Fatih, başını pilav tabağından kaldırdı. "Öyle mi? Kimmiş? Aile mi?"
"Bilmiyorum. Sadece bir adam gördüm. İşçiler vardı, büyük bir kamyon."
"Belki de kiraya vermiştir." Fatih, bir parça tavuk aldı. "Sahibi yaşlıydı, değil mi? Yurt dışındaydı."
"Evet. Ama belki de satmıştır. Eşyalar yeni ve... pahalı görünüyordu."
"Olabilir." Fatih, omuz silkti, yemeğine döndü. "Komşu olması iyi aslında. Mahalle daha güvenli olur. Boş evler hırsız çeker."
Feride, bir an duraksadı, çatalını salatada gezdirirken. "Sen hiç merak etmiyor musun?"
"Ne?"
"Komşunun kim olduğunu. Nasıl biri olduğunu."
Fatih, hafifçe güldü, sesinde küçümseme değil, ama kayıtsızlık vardı. "Komşunun kim olduğu neden bu kadar önemli, canım? İyi, sakin biri olursa selam veririz, merhabalaşırız. Problemli biri olursa, uzak dururuz. Daha ne olsun? Biz onlarla evlenmeyeceğiz ya."
Feride, zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Bilmem. Sadece merak ettim. Bu kadar boş kaldığım için herhalde."
Fatih, birkaç saniye ona baktı. Feride'nin yüzünde, anlamadığı bir ifade, bir arayış vardı. Ama ne aradığını bilemiyordu. Sonra iç geçirdi, tabağına döndü. "Sen bahçeyle ilgilenirsin biraz. Çiçekleri sularsın. Ya da bir kursa falan yazılırsın. Ressamlık falan. Eskiden severdin."
"Belki," diye mırıldandı Feride.
Yemek bittikten sonra salona geçtiler. Feride, çay demledi. İkisi de geniş beyaz kanepeye oturmuştu, aralarında bir metre vardı. Televizyon açıktı, haberleri sunan bir spikerin sesi odada dolanıyordu, ama kimse gerçekten dinlemiyordu.
Feride, cesaretini toplayıp, "Bir film izleyelim mi?" diye sordu. "Netflix'te yeni bir şeyler çıkmıştır."
Fatih, kol saatine baktı. "Yarın erken kalkmam lazım. Sabah sekizde şantiyede toplantı var. Müfettişler gelecek."
"Yine mi? Geçen hafta da vardı."
"Feride," dedi Fatih, sesi sabırla, ama aynı zamanda bitkinlikle yüklüydü. "Gerçekten yorgunum. Sadece biraz dinlenmek, kafamı dağıtmak istiyorum."
"Tamam."
Feride'nin "tamam"ı, geniş salonun içinde, yankı yapmadan sönüp gitti. Kısa, kuru, anlamsız bir kelime. Ama arkasında, söylenmemiş bir yığın kırgınlık, hayal kırıklığı vardı. Fatih, bunu, karısının sessizliğinden, omuzlarının hafifçe çöküşünden hissetti. Yanına kaydı, elini uzattı, Feride'nin elini buldu, avucunun içine aldı.
"Kızma bana."
"Kızmıyorum," dedi Feride, ama eli, Fatih'in avcunda cansız, soğuk duruyordu.
"Biliyorum. Ama biliyorsun, işler... Bu dönem çok kritik. Proje bitmek üzere. Biraz daha sabret."
"Evet, biliyorum." Feride, elini, yavaş ama kararlı bir şekilde Fatih'in elinden çekti. "Haklısın. Yarın erken kalkacaksın. Ben de yorgunum zaten. İyi geceler."
Kalktı, merdivenlere doğru yöneldi. Adımları yavaş, ağırdı. Fatih, arkasından, kanepenin derinliğine gömülmüş halde ona baktı. Bir şey söylemek, onu geri çağırmak istedi. Ama ne diyeceğini, hangi doğru kelimeleri kullanacağını bilemedi. Yorgunluğu, ağırlığı her şeyin üzerine çökmüştü. Sonunda sadece, "İyi geceler," diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmuyordu.
Feride, yatak odasına çıktı. Pijamalarını giydi, yatağın kendi tarafına uzandı. Gözlerini, alçak tavanı süsleyen modern avizenin loş ışığına dikti. Gözlerini kapatmaya çalıştı ama zihni, bir hamster çarkı gibi dönüp duruyordu. Düşünceler, birbiri ardına, anlamsız ve acı verici bir şekilde akıyordu.
Bazen insan, sahip olduğu şeylerden değil, sahip olamadığı, hatta adını bile koyamadığı şeylerden yoruluyordu.
Fatih'i seviyordu. Bunu biliyordu, buna inanıyordu. O iyi, dürüst, çalışkan bir adamdı. Sadıktı, güvenilirdi, ailesine bağlıydı. Ona hiç kötülük yapmamış, onu hiç incitmemişti. Ama yine de... içinde, giderek büyüyen, derin bir boşlukvardı. Tarif edemediği, belki de tarif etmekten korktuğu bir eksiklik.
Belki de bu, sadece bir alışkanlık, bir rutin meselesiydi. Belki de her uzun evlilik böyleydi. İlk yıllardaki o tutku, o keşif heyecanı, zamanla yerini rahat bir sükunete, bir ortaklığa bırakırdı. Belki de Feride, çok şey, çok fazla şey bekliyordu. Belki de pembe dizilerdeki, romanlardaki aşk hayalleri gerçekçi değildi.
Ama yine de... yine de, Fatih'in yanında uyumak, onun düzenli nefesini duymak, sırtının sıcaklığını sırtında hissetmek... Bunlar huzur vericiydi, güzeldi. Ama bir şey, çok temel bir şey eksikti. Feride, bu eksikliğin ne olduğunu bilmiyordu. Sadece, göğsünün ortasında, kalbinin hemen üzerinde, hafif ama sürekli, sızlatan bir boşluk hissi vardı.
Kapı açıldı. Fatih, içeri girdi. Üzerindeki giysileri çıkardı, pijamalarını giydi. Yatağa, Feride'nin yanına uzandı. Birkaç dakika sessiz kaldılar. Sonra Fatih, yanına döndü, karanlıkta ona baktı. "İyi misin?" diye sordu, sesi yumuşak, endişeliydi.
Feride, gözlerini açtı, tavan yerine şimdi onun silüetine baktı. "İyiyim."
"Emin misin? Bugün... garip hissediyorsun."
"Evet. Sadece yorgunum. Sen de yorgunsun."
Fatih, elini uzattı, yatak çarşafında Feride'nin elini buldu. Parmaklarını, onunkilerle birbirine kenetledi. Avuçları sıcaktı. "Ben de seni seviyorum, biliyor musun? Bazen söylemiyor olabilirim, ama... biliyorsun, değil mi?"
Feride, içinde, ince bir şeyin, bir cam parçasının kırıldığını hissetti. Boğazı düğümlendi. "Biliyorum," diye fısıldadı.
"İyi geceler, canım."
"İyi geceler."
Fatih, birkaç dakika içinde, yorgunluğun ağırlığıyla uykuya daldı. Nefesi düzenli, derin hale geldi. Feride, hâlâ uyanıktı. Elini, yavaşça, dikkatle Fatih'in sıcak avucundan çekti. Yataktan kalktı, çıplak ayaklarıyla halının üzerinde sessizce merdivenlerden aşağı indi.
Mutfakta, musluktan bir bardak soğuk su içti. Su, boğazındaki düğümü çözmedi. Sonra, neredeyse bir manyetik çekimle, tekrar mutfak penceresine yöneldi, perdeyi araladı, dışarı baktı.
Yan villada, üst kattaki bir odada, muhtemelen çalışma odasında, ışık yanıyordu. Sıcak, saman rengi bir ışık. Henüz uyumamıştı.
Feride, birkaç saniye, hipnotize olmuş gibi o ışık noktasına baktı. Sonra, villanın aynı penceresinde bir hareket, bir siluetfark etti. Levent, pencerede duruyordu. Sırtı cama dönüktü, elinde muhtemelen bir içki bardağı vardı. Sonra, sanki bir altıncı hisle, yavaşça döndü ve pencereden dışarı, karanlık bahçeye baktı.
Sonra gözleri, Feride'nin penceresine, mutfak penceresindeki aralığa kaydı. Ve onu gördü.
İkisi de, bu sefer, birkaç saniye boyunca, karanlığın iki tarafında, hareketsiz, birbirine baktı. Feride, bu kez perdeyi hemen kapatma dürtüsüne yenik düşmedi. Sadece durdu. Nefes alışını yavaşlattı. Sonra, farkında olmadan, bilinçsiz bir hareketle, hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde başını eğdi. Bir selam değildi, bir onay da değildi. Sadece bir tanıma.
Karşı pencerede, Levent de aynı şekilde, aynı yavaşlıkta, başını hafifçe eğdi. Yüz ifadesi seçilemiyordu, ama hareket nettı.
Feride, aniden gerçeklikle yüzleşti. Perdeyi usulca çekti. Mutfaktan çıktı, kalbi bu sefer farklı bir ritimde, hızlı ve derin atarak merdivenlerden yukarı çıktı. Yatağa, Fatih'in yanına uzandı. Gözlerini sıkıca kapattı.
Ama o gece, uzun, çok uzun süre uyuyamadı.
Zihninde, karşı penceredeki adamın silueti, o karanlıkta yapılan küçük baş hareketi vardı. Ve içinde, adını koyamadığı, tehlikeli bir şeyler uyandıran bir his.
Belki de sadece meraktı. Belki de yalnızlığın verdiği bir yansımaydı. Belki de, hayatının bu durağan, sessiz gölgesine düşen yeni, farklı bir şeyin başlangıcıydı.
Feride, bunun ne olduğunu, nereye varacağını bilmiyordu.
Ama bir şeyi kesinlikle biliyordu: O andan itibaren, her şey eskisi gibi olmayacaktı. Bahçe duvarının ötesi, artık sadece bakımsız bir villa değildi. Orada, bir varlık vardı. Ve bu varlık, şimdi onun dünyasının bir parçası olmuştu.
BÖLÜM SONU