Yılanlı Ada`nın büyük sırrı.

4238 Words
Keyifli Okumalar!!! Kafam karışmıştı. Gerçi niye şaşırıyorsam beni şu an at sırtında götüren adam da, gece bedenimi ısıtan kızıl kurt da aynı adadaydı, “Neresi burası?” diye sordum. “Birazdan göreceksin.” Diyerek beni cevaplayan adam atına seslenerek durmasını sağladı. At yavaşlayarak durduğunda önce o indi sonra beni belimden kavrayarak indirdi. Kollarına tutunarak indim. Ayaklarım yere bastığında derin nefes aldım. “Gözlerini açacağım ve ben ne dersem onu yapacaksın. Anlaştık mı?” dedi. “Zaten saatlerdir sizin dediğinizi yapıyorum. Bilmediğim bir yerde nereye kaçabilirim ki?” diye sordum. Adam nefesini sertçe üfledi ve uzanarak gözlerimi bağlayan bezi çekti. Gözlerim karanlığa alışmıştı, bu yüzden güneş ışığının parlaklığına adapte olmam birkaç anımı aldı. Gözlerim açıldığında, etrafı incelemek için gözlerimi etrafa çevirdim. Gördüğüm manzara, adeta bir masal kitabının sayfalarından fırlamış gibiydi. Öyle güzel bir yerdeydim ki, hayretle bakakaldım. Şaşkınlıkla etrafa göz gezdirmeye başladım. Beyaz bir örtü gibi serilen kar, her yeri ele geçirmişti. Tıpkı bir gelini süsleyen duvak gibi, kar adanın üzerine yayılmıştı. Her bir kar tanesi, birer elmas gibi parlıyordu, sanki doğanın en değerli taşları burada serpilmişti. Bu beyaz örtü, doğanın yaratıcılığını ve güzelliğini vurguluyordu. Gördüğüm bu muhteşem manzara, içimi bir coşkuyla doldurdu. Korkularım ve endişelerim bir kenara itilmişti, yerini hayranlık ve meraka bırakmıştı. Burada beni ne bekliyordu bilmiyordum ama şu an an`ın tadını çıkarıyordum. Etrafa bakındım. Tam karşımda, sıra sıra dizilmiş ahşap evler belirdi. Hepsi birbirinin aynısıydı, ancak her biri olağanüstü bir güzelliğe sahipti. ancak incelediğimde her evin kendine özgü detaylara sahip olduğunu fark ettim. Ahşap kapıları, çiçeklerle bezenmiş pencereleriyle bu evler, masalsı bir köyün parçası gibi duruyordu. Ahşapların doğal tonları, beyaz karla mükemmel bir kontrast oluşturuyordu. Bacalarından yükselen ince dumanlar, soğuk havayı parçalayarak yükseliyordu, ve bu evlerin sıcaklığını yansıtıyordu. Her bir ev, aynı zamanda farklı bir hikaye anlatıyormuş gibi duruyordu. İnce detaylar, pencerelerdeki çiçekler, güvercin yuvaları ve taş yolların dikkatlice yerleştirilmiş olmasıyla, her evde bir karakter ve ruh vardı. Gözlerim, sokakları dolaşarak ahşap kapıları, süslemeli çerçeveleri ve ince işçiliği inceledi. Her detay, bu köyün özenle korunan güzelliklerini yansıtıyordu. Rüzgarın hafifçe esmesiyle, taze kar tanelerinin yavaşça yere düşüşünü izledim. Havanın soğukluğuna rağmen, içimi sıcacık bir duygu kaplamıştı. Köyün ta ortasında, beyaz bir minare yükseliyordu. Cami şeklindeki bu yapı, köy halkının ibadetlerini yerine getirebilecekleri bir alan sunuyordu. Minarenin etrafında, geleneksel tarzda süslenmiş banklar vardı. Burası, insanların hem ibadet hem de bir araya gelip sohbet edebilecekleri bir mekan olarak hizmet veriyordu. Camiyi görünce içim sıcacık olmuştu. Aklıma okuyabildiğim tek kitap Kur`an gelmişti. Keşke şu an başımı örtüpte o huzur dolu yerde Kur`an okuyabilseydim. Derin nefes alarak yanımda beni sabırla bekleyen adama döndüm. Bana bakıyordu. “Burası neresi?” diye sordum. Beni sanki ilk kez görüyormuş gibi baştan aşağı inceledi. O sırada etrafımızda yavaş yavaş kalabalık oluşuyordu. Köylerine yeni birinin geldiğini duyan yanımıza geliyordu. “Birazdan her şeyi öğreneceksin.” Dediğinde kafamı salladım. “Şu Kızıl Kurt gelince değil mi?” diye sordum. Kızıl Kurt der demez aklıma bizi takip eden kurt gelmişti. Arkama dönerek onu görmeyi umdum ama yoktu. Gitmişti. Sanırım insanların kalabalık olduğu yere gelmiyordu. “Bu hanım kızımız kim Kadir?” diye bir soru duyunca kızıl kurdu düşünmeyi keserek sese doğru döndüm. Orta yaşlı bir kadın bize doğru yaklaştı. Kadın orta boylu, tesettürlü bir kadındı. Bana dikkatle bakınca yüzünde güzel bir tebessüm olduğunu gördüm. O tebessüm bana nenemi hatırlatmıştı. Ona duyduğum özlemle kasıldım. Elimde olmadan gözlerim dolmuştu. “Bilmiyorum Kadriye teyze. Ama Kızıl Kurt gelince öğreneceğiz.” Dedi adının Kadir olduğunu öğrendiğim adam. Başka bir kadın yaklaşarak karmaşık, kumlu, saçlarıma dokunmak için elini uzattı. Hafif geri adım attım. Saçlarıma dokunulması fikri bana Aydan`ı hatırlatmıştı. Eskiden ne çok severdim nenemin saçlarımı tarayıp örmeden önce bolca sevmesini. Şimdi saçlarıma dokunacak olan herkes canımı acıtacak sanıyordum. Kadın anlayışlı bir gülümsemeyle yaklaştı, "Korkma, sana zarar vermeyeceğim güzelim," dedi. Ancak ben, kendimi koruma içgüdüsüyle etrafımı saran duvarları indirmedim. Bunun yerine kadını daha dikkatli incelemeye başladım. Kumral saçlarını atkuyruğu şeklinde toplamıştı. Yüzü güzellik ve içtenlik yansıtıyordu. Ancak, onun üzerinde giydiği kıyafeti fark ettiğimde şaşırdım. Bu, benim bildiğim geleneksel kıyafetlere benzemiyordu. Uzun ve zengin bir kırmızı renge sahip bir kaftan giymişti. Bu kaftan, geçmişin giyim tarzını modern gereksinimlere adapte ederek tasarlanmış gibiydi. Kıyafet eski tarzın sadeliği ve zarifliğini yansıtıyordu, ancak yenilikçi detaylarla modernleştirilmişti. Kıyafetin üst kısmı, işlemeli motiflerle süslenmişti ve yüksek yakası, kadının zarif duruşunu vurguluyordu. Kaftanın kesimi, bedenine uyum sağlayan ve hafifçe dalgalanan bir eteğe sahipti. Geleneksel ve çağdaş elementlerin birleşimi, kadının giydiği kıyafeti adeta bir zaman yolculuğuna benzetiyordu. “Ondan şimdilik uzak durun arkadaşlar. Kızıl Kurt onun kim olduğunu, adaya neden geldiğini öğrenene kadar sakince bekleyelim.” Diyen Kadir`e baktım. Benim buraya kasıtlı geldiğimi mi düşünüyordu? Saçmalık! Hangi aklı başında olan biri böyle bir yere kendi rızası ile gelmek isterdi ki? Kadir`e cevap vermek için açtığım ağzımı etraftan fısıltılar ile geri kapattım. Kadriye ve diğer kadın da benden uzaklaşarak kalabalığa karıştılar. Sanırım beklenen kişi geliyordu. Dikkatle etrafa bakındım. Ama onu şimdilik göremiyordum. Ardımdan at nallarının karlı patikaya çarpan sesini işittim. Yavaşça döndüğümde karşımda daha önce sadece dizilerde ve filmlerde gördüğüm manzarayla karşılaştım. Kahverengi tüylere sahip son derece güzel bir atın üzerinde mağrur bir duruşla dikkat çeken bir adam vardı. Gözleri bana çevrilmişti, ve sanki içine bakıyordu. Ona bakarken etrafındaki insanlar sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak adama saygıyla selam verdi. Adam da aynı saygıyla karşılık verdi ve ardından bana döndü. Bu adamı incelerken gözden kaçırmadığım detaylar vardı. Üzerinde Kadir'inki gibi eski Türk savaşçılarına özgü kıyafet vardı. Tek fark, kıyafetinin siyah renkte oluşuydu. Adamın giydiği kıyafet, tarihin izlerini taşıyan ve gücünü yansıtan bir özelliğe sahipti. Siyah kaftanı, asalet ve otoriteyi yansıtan keskin hatlara sahipti. Klasik Türk savaşçılarının giydiği kaftanların modern bir yorumuydu. Kaftanın yüksek yakası ve geniş omuzları, adamın büyüklüğünü ve varlığını vurguluyordu. Kaftanın altında, siyah renkte kalın kumaştan dökülen pantolon ve uzun çizmeler görünüyordu. Siyah deri kemer, belini sıkıca sarmış ve birçok farklı cebi ve bölmeyi taşıyarak hem işlevsel hem de estetik bir görünüm sunuyordu. Üzerindeki detaylar ise kıyafetin özenle hazırlandığını ve kişiliğini yansıttığını gösteriyordu. Kollarındaki desenler, Osmanlı dönemine ait motifleri modern bir tarzla yansıtıyordu. Belindeki kemer tokası, zanaatkârlığın özgünlüğünü ve ustalığını simgeliyordu. Siyah kaftanın üzerindeki koyu renkli dikişler, kıyafeti tamamlayan ince detaylardı. Tüm bu detaylar, adamın kendine özgü kişiliğini ve adanın hükümdarı olduğunu açıkça gösteriyordu. Siyah kaftan, onun gücünü, otoritesini ve geleneksel değerlere olan saygısını yansıtıyordu. Ateş saçan yeşil gözleriyle birleşen bu görünüm, adeta bir liderin ve savaşçının simgesiydi. Adamın vücut yapısı normalden biraz büyük gibiydi, neredeyse devasa bir görünüme sahipti. Kışın kalın giyinmesine rağmen kaslı yapısı ve gücünün yansımaları bile görülebiliyordu. Saçları da dikkat çekiciydi, uzun ve toplu değildi, ama kısa kesim de değildi. Siyah saçları alnına düşmüş, hafif esen rüzgarla nazikçe savruluyordu. Adamın esmer teni, sağlam ve sağlıklı bir görünüm sunuyordu. Ancak en dikkat çekici özelliği ateş saçan yeşil gözleriydi. Gözleri, derinlikleriyle insanı içine çekiyordu,bir bakışının bile birine yettiği anı tüm varlığımla hissettim. Adamın bakışları altında bir insanın bile bükülebileceği güç vardı. “Kadir.” Dedi sert sesle. Kendime geldim. Gözleri bana bakarken Kadir`e seslendiği için endişelenmeli miydim bilmiyorum. “Buyurun efendim.” Dedi Kadir saygıyla. “Kızı da al beni takip et.” Dediğinde bir adım geri gittim. Ben onlara diremeden Kadir kolumu kavrayarak kendi ile beraber sürüklemeye başladı. Onunla gelmemek için dirensem de gücüne karşı koyamıyordum. Kızıl Kurt yani şu atın üstündeki adam önden atıyla gitmeye başlamıştı. Kadir de beni arkasından sürüklüyordu. “Bırakın beni. Nereye götürüyorsunuz beni? Ne yapacaksınız bana? Heey!” Sürekli sorduğum sorular yüzünden bunalan Kadir beni kendine çekerek öfkeyle gözlerime baktı. Bakışlarındaki kızgınlık korkmama neden olmuştu. “Bir daha tepemde vız vız vızıldayıp kafamı ütülersen seni bağlarım kadın!” dedi dişlerinin arasından. Biz konuşurken önden yürüyen adamın dikkatini bile çekmiyorduk. Bir gözümle onun arkasından bakarak kafamı salladım. Beni bağlamasını istemiyordum. Bağlanmaktan ve karanlıktan korkuyordum. “Tamam. Sustum.” Diyerek kafamı salladım tekrar. Beni bırakarak yanında yürümemi sağladı. Başıma nelerin geleceğini bilmeden onlarla beraber yürümeye devam ettim. Geçtiğimiz yollar muhteşem manzaraya sahip olsa da ben üşümeye başlamıştım. Elimde olmadan kollarımı kendime doladım. Kadir göz ucuyla bana baktı. “Üşüyor musun?” diye sorunca onu “Evet.” Diye yanıtladım. Durdu. O durunca ben de durdum. Omzundan omuzluğunu çekerek bana doladı. Bedenim anında ısınmıştı. Omuzluğu gerçek hayvan kürkünden yapılmıştı ve aklıma gelen soruyu ona sormaya karar verdim. “Bu kürk ölmüş hayvanın kürkü değil mi? O hayvanları kendiniz öldürerek bu omuzluğu yapmadınız diye umuyorum.” Dedim. Bana kısa bakış attı. “Oradan bakınca caniye benziyor muyuz?” kaşlarını çattı. “Senin adın ne?” diye sordu. “Adım Günay. Siz buradan bakınca caniye değil dönem dizisi oyuncularına benziyorsunuz. Burası da dizi platosu gibi. Gerçek olmayacak kadar mükemmel.” Dedim. Bu kadar mükemmel yer gerçek olamazdı. Kadir dediklerimi duyunca gözlerini devirdi. Ama beni cevaplamadı. Önüme döndüm. Onun görmediği bir anda ben de gözlerimi devirdim. Bu erkekler neden böyle buz dağı gibi davranıyorlar ki. Gerçi elim bugüne kadar bir erkek eline dahi değmemişti ama Suna`nın ve arkadaşlarının konuşmalarından öyle anlamıştım. Onu şimdilik boş vererek gittiğimiz yola odaklandım. Zaten ısınmıştım da. Kadir'le yürürken, etrafımızdaki manzara giderek büyülü bir hale geliyordu. İnce kar taneleri hafifçe havada dans ediyor, ağaçların dalları beyaz örtüyle kaplıydı. Ormanın sessizliği, her adımımızın çıtırtısını yankılatıyordu. Yürüdüğümüz yol, beyazlıkla kaplıydı ve bu manzara, adeta masalsı bir dünyanın içine adım atmış gibiydi. Bir süre sonra köyden uzaklaşmıştık ve hala yürüyorduk. Yanımdaki adama sormadım ama galiba liderlerinin evi köyden çok uzaktaydı. ***** Nihayet köyün dışında bir evin arazisine girdiğimizde derin nefes aldım. Başıma neler geleceğini deli gibi merak ediyordum. Önden giden adam atını durdurduğunda biz de durmuştuk. Adam sırtını dikleştirerek ileriye baktı. “Kızı ahıra götür Kadir.” Diye bir emir verdi. Panikle Kadir`e baktım. Liderinin emrine koşulsuz uydu. Beni kolumu kavradığı gibi sağa döndü. Görünürde ahır yoktu. Ama birkaç adım sonra güzel bir binanın önüne geldik. Kadır beni bırakarak çift kapılardan birini açıp bana baktı. “Gel.” Dedi düz tonla. Ahırın kapısından içeri adım attığımda etrafıma dikkatlice baktım. Ortam karanlık ve loştu. Ahırın duvarları sıcak ahşap tonlarıyla kaplıydı. Işığı içeriye sızdıran küçük pencereler, zemini hafifçe aydınlatıyordu. Bu zemin, yılların izlerini taşıyan taş döşemelerle kaplıydı. Ahırın kokusu saman, ahşap ve hayvanların varlığıyla harmanlanmıştı. Saman balyaları köşeye dikkatlice yerleştirilmişti, üzerilerine serilen talaşlar, hayvanların rahatça yatabilmesi için düzenlenmişti. Duvarlara asılı olan at nalı ve diğer çiftlik araçları, buranın hayvanların bakımı ve barındırılması için kullanıldığını gösteriyordu. Bir köşede yığılmış saman balyaları ve talaşların bulunduğu bir alan vardı. Duvarlara asılmış at nalı, çiftlik araçları ve çeşitli aletler, buranın hayvanların barındığı ve bakıldığı bir yer olduğunu açıkça gösteriyordu. Ahırın havası hafif nemliydi ve buranın uzun süre emekle inşa edilmiş bir yapı olduğu hissediliyordu. Karanlık, ahırın içini sarmıştı, ancak havanın taze ve doğal kokuları bu karanlığı yumuşatıyordu. Ben etrafa öylece bakarken Kadir beni orada yalnız bıraktı. Ortam hafif ışık aldığı için bana göre karanlıktı. Kalbimin ritmi hızlanmıştı ve nefesim titreyerek gelip gitmeye başlamıştı. Korku, vücudumu ele geçirmişti, adeta bir buz gibi içimi kaplamıştı. Titreyen ellerimi saklayarak kapıya doğru gittim. Ancak birkaç adım atmıştım ki, kendimi bir cisme çarparken buldum. Birden geriye doğru savrulacakmış gibi hissettim. Ama o sırada, hızla bana doğru uzanan bir el tarafından yakalandım. O el zeminde sağlam durduğuma emin olduktan sonra geri çekildi. Derin nefes aldım. Karanlık da olsa beni yakalayan kişinin kim olduğunu biliyordum. Köy halkının lider olarak adlandırdığı Kızıl Kurt denen adamdı. Karanlık silüetine bakarak “Bana ne yapacaksınız?” diye sordum. Gıcık adam, sessizce yanıtlamadan önce duvardaki gaz lambasına doğru adım attı. Gölgelerin oyununda, o anın gerilimini daha da artıran bir teatral etki yarattı. Ardından gaz lambasını yaktı. Alevin titrek ışığı, yüzüne düşen ve yarı aydınlattığı saçlarına sıcak bir ton kattı. Kızıl Kurt'un karanlık gözleri, derin bir sırrın anahtarını taşıdığını ima eder gibi parladı. Yeşil gözleri yarı karanlık ortamda koyu renge bürünmüştü. Işığın ve gölgelerin oyununda, yeşil gözler hem ürkütücü hem de çekici bir şekilde parlıyordu, adeta ruhumun derinliklerine bakıyormuş gibi hissettiriyordu. Yavaş yavaş üzerime gelince ben de geri geri gitmeye başladım. Sırtım tahta kolon ile buluşunca gözlerimi kapattım. Bir an, sessizlikle oldu. Ardından, sessizliği yırtan bir nefes hissettim; bu nefes, sol yanağımı hafifçe okşuyordu. Göz kapaklarımı sıkıca birbirine bastırdım, kasvetin, karanlığın ve geçmişin hayaletlerinin içine doğru çekildim. Anılar, beni bir zamanlar Aydan'ın şiddetine maruz bıraktığı o korkunç anlara geri götürdü. Şu an yakınımda duran adamın da bana şiddet uygulayacağına fazlasıyla emindim. Bu dünyadaki gereksiz varlığım kimsenin umurunda değildi. Asla değer görmemiştim. Ben düşüncelerimle boğuşurken “Buraya nasıl ve neden geldin?” diye soran adam ile şaşırdım. Bana vurmadı. Bir birine sıkı sıkı bastırdığım kirpiklerimi yavaşça araladım. Adamın yakında duran yüzünde gaz lambasının zayıf ışıkları oynaşarak onu daha da korkutucu yapıyordu. Yutkundum. Keskin hatları, çene çizgisi ve yüksek elmacık kemikleri, onun yüzünü belirgin bir şekilde tanımlıyordu. Dudakları hafifçe sıkılmıştı, bu da onun durumdan hoşnut olmadığını gösteriyordu. Ancak en dikkat çekici özelliği gözleriydi. Orman yeşili gözleri, gece gibi karanlıkta bile belirgin bir şekilde parlıyordu. Bu gözler, bir sırrı, belki de birçok sırrı saklıyormuş gibi görünüyordu. Göz bebekleri ise o kadar derindi ki, bir bakışıyla insanın içine nüfuz etmeye yetecek kadar etkileyiciydi. Onu incelemeyi kestim. Ardından “Buraya gelmeyi ben seçmedim. Kuzenlerim ölüme terk etti.” Dedim derin nefes alarak. Hafif geri çekilerek gözlerime baktı. Orman yeşili gözlerinde siyah gölgeler dans ediyordu. Bana inanmamıştı. “Kuzenlerin seni niye ölüme terk ettiler?” diye sordu. Sesinde hafif alay vardı. Sinirlendim. “Size açıklama yapmak zorunda değilim. Beni Artvin`e geri götürün yeter.” Dediğimde kafasını yavaşça iki yana salladı. “Ne? Beni geri götürmeyecek misiniz?” diye ciyaklayınca boğazıma yapıştı. Gözlerinde bu sefer gölgeler değil şimşekler çakıyordu. Tutuşu sıkı değildi ama nefessiz kalmama yetiyordu. “Amira seni buraya neden gönderdi? Köyün konumunu nasıl budun? Kızıl kurdu nasıl etkiledin de sana dokunmadan yanında yattı?” diye sordu. Öfke dolu sesi, zihnimi hırpalıyordu. Her kelimesi, sanki bir duvarı yıkmaya çalışan bir öfkenin ifadesiydi. Ses tonu, beni savunmasız ve gerilmiş hissettiriyor, adeta içime doğru ilerleyen bir fırtına gibiydi. Sanki beni yıkmaya hazırlanan ve yok olmamı zevkle seyredecek olan karanlık bir fırtınaydı. “Amira da kim? Siz ne saçmalıyorsunuz?” dedim kesik kesik. Amira kimdi ve bu köyle ne ilgisi vardı? Hiçbir şey anlamamıştım. Şu an tek umudum birinin kenardan “Kestik” diye bağırarak sahneyi sonlandırmasıydı. Bu yaşadıklarım gerçek olamayacak kadar saçmaydı. İradem dışında bir yere düşmüştüm ve orada da düşman casusu muamelesi görüyordum. “Elimde kalacaksın kadın!” dedi daha fazla öfkelenerek. Ellerimi göğsüne koyarak onu ittirmeye çalıştım. İri bedeni ile üzerime abandı. Artık bedenlerimiz iç içe geçmişti ve ondan yayılan kokuyu duyabiliyordum. Baharatlı bir kokuydu. Ve hoş… Düşüncemden dolayı kendime tokat atma isteği ile doldum. Kendime olan sinirimi ondan çıkarmak istedim. “Bana tecavüz mü edeceksin?” diye sordum sinirle. Amacım onu kendimden uzak tutmaktı. Yeni tanışsak da, bana kötü davransa da adamda bir kadına böyle aşağılık bir şey yapmayacağı hissine kapılmama neden olan bir şey vardı. Bana tiksintiyle bakan adam kafasını iki yana salladı. “Dua et kadınsın. Yoksa ağzından çıkan o iğrenç kelime için boynunu kırardım.” Diyerek kapıya doğru ilerledi. Yaktığı gaz lambasının yanında durdu ve bana döndü. Ben ona elim boğazımda öksürerek bakarken lambayı söndürdü. Ortam karanlığa büründü. “Ne yapıyorsunuz?” dedi ağlamaklı sesle. Karanlıktan ölesiye korkuyordum. Tüm bedenim anında gerilmişti. “Gerçekleri itiraf edene kadar buradasın Casus.” Sesi karanlığı delen gök gürültüsü kadar korkmama neden olmuştu. Önümü göremeden ona doğru gittim. Nerede olduğunu tahmini biliyordum. Tahminimde yanılmamıştım. Çünkü elimi uzattığımda koluna dokundum. Bu içimi biraz rahatlatmıştı. “Lütfen” diye fısıldadım. Elimi kolundan ittirdi. “Ne istiyorsun?” diye sorunca düğümlenen boğazımı temizleyerek ona “Lambayı yakmanı.” Diye cevap verdim. Karanlıkta bana baktı. Ben umutla lambayı yakmasını beklerken o, “Hayır.” Diye kestirip atmıştı. Sinirden yerde tepinmek istedim. Nitekim o umursamazca beni karanlıkta yalnız bırakınca istediğimi yapmıştım. Sinirle yerde tepinerek “Pislik herif. Giyinmiş Sultan Alparslan`ın dizi kostümünü gelmiş bana ahkam kesiyor! Amira`ymış. Bu Amira her kimse fena senin canını yakmış. Aferin ona.” Diye bağırdım karanlığa doğru. Daha da devam edecektim fakat bacaklarıma tüylü bir şey sürtündü. Sesim anında içime kaçmıştı. Aynı zamanda ortamın o kadar da karanlık olmadığını gözlerim alışınca fark etmiştim. Korkarak bakışlarımı bacaklarıma indirdiğimde ayaklarımın dibinde kızıl kurdu görmüştüm. Derin nefes alarak eğildim ve çekinerek de olsa ona dokundum. Bu cesareti onun benimle uyuyup da bir şey yapmamasından almıştım. Tahminim doğruydu. Bana tepki vermeden yere çökmüştü. Yanına oturdum. Yavaşça tüyleri ile oynamaya başladım. “Sana bir isim verelim mi? Yoksa bir ismin var mı?” diye sordum. Sonra kendi kendime güldüm. Kesin deliriyordum. Bir kurt ile konuşup arkadaş olmaya çalışıyordum. Gülmeyi keserek onu okşamaya devam ettim. Başını dizlerime koydu. Derin nefes aldım. O an sevilme ihtiyacımın ne kadar büyük olduğunu fark etmiştim. “Biliyor musun benim hiç arkadaşım olmadı.” Dedim çenesinin altını kaşıdım. Köpeklere böyle yapınca hoşlarına gittiğini biliyordum ama bir kurt buna nasıl tepki verirdi hiçbir fikrim yoktu. Fakat korktuğum gibi olmadı. Çenesini kaşımamdan hoşlanmıştı. “Seni akıllı yaratık.” Diyerek çenesinin altını kaşımaya devam ettim. Az önce dediklerim doğruydu. Benim hiç arkadaşım olmamıştı. Küçükken komşuda bir kız vardı. İsmi Gül. Onunla iyi anlaşıyorduk. Annesi amcamlara geldiğinde onu da getiriyordu. Ben iş yaparken yanıma gelirdi ve sorular sorardı. Hevesle cevaplardım. Zamanla yakınlaşıp arkadaş olmaya karar vermiştik ama o sene babasının tayini nedeniyle Hopa`dan taşınmışlardı. Taşındıkları gün çok üzülmüştüm. Neneme sarılarak ağlamış bir iki güne hastalanmıştım. Nenem üzüntüden diye demişti. O günden kimse ile arkadaş olmamıştım. Gerçi arkadaşlık kurabileceğim biri de olmamıştı etrafımda. “Onun bir ismi var.” diyen Kadir`in tok sesini duyunca irkilsem de belli etmedim. Sessizce nasıl girmişti ahıra anlamamıştım. “Ne işin var burada?” diye sordum. Sesimde sitem vardı. Sanki Kadir benim arkadaşımdı da beni üzmüştü. Şimdiyse ona trip atıyordum. Kendi kendime kafamı salladım. “Kızıl Kurt `Sadece su verin` demesine rağmen sana yemek getirdim. Yemiyorum dersen geri götürebilirim.” Dedi. Midem sanki bu sözleri sarf etmesini bekliyormuş gibi çok kötü bir şekilde guruldadı. Elimi can havliyle mideme bastırsam da ortamda duyulmuştu. Yaşadığım şoktan dolayı aç olup olmadığımı unutmuştum. “Karanlıkta nasıl yiyeceğim?” diye sordum utanmayı bir kenara iterek. İki gündür açtım ve gururlu olmanın şu an bana bir yararı yoktu. Kadir bir şey demeden gaz lambasını yaktı. Ortam bir birimizi göreceğimiz kadar aydınlanınca Kadır`in üzerindeki siyah kot pantolon ve kalın koyu yeşil kazağa bakakaldım. Onu böyle görünce şaşırmıştım. Kadir kenara bıraktığı sefer tasını ve bir şişe suyu önüme bırakmak için bıraktığı yerden aldı. Kurt onu görse de yerinden kıpırdamamıştı. Bir birilerine alışık oldukları her hallerinden belli oluyordu. Kadir kenarda duran saman balyasını çekerek önüme getirdi. Üzerine ekmeğe sardığı bardak kurulama bezini serdi ve onu benim için masa haline getirdi. Ona yardım etmek istediğimde bana sert bir şekilde engel olmuştu. Bu yaşıma kadar kimse bana böyle muamele etmediği garip hissettirse de onun sofrayı kurmasını beklemiştim. Sefer tasını önüme bıraktığında ona aklımdaki soruyu sordum. Kafamı kaldırarak yakışıklı yüzüne baktım. Benim ona baktığımı hissedince bakışlarını bana doğru çevirdi. “Sen de Liderin gibi benim bir casus olduğuma mı inanıyorsun?” diye sordum. “Hayır.” Dedi kısaca. Cevabı beni mutlu etmişti. Sefer tasını ona gülümseyerek açtım ve karşıma ilk tavuk çorbası çıkmıştı. Çorbanın tavuklu olduğunu mis gibi kokusundan anlamıştım. Kokuyu duyunca midem hasretle kasılmıştı. Kadir`in balyanın üzerine bıraktığı kaşığı alarak çorbaya daldırdım. Ben çorbamı yerken Kadir kurdun başını kaşıyordu. Kaşığımdaki çorbayı yuttuktan sonra ona baktım. “Şey ben sana teklif etmedim aç mıydın?” diye sordum. Beni geçiştirdi, “Değilim sen yemeğini ye. Afiyet olsun.” Dedi. Cevabından sonra omuz silkerek yemeğimi yemeye devam ettim. Şimdi nezaket düşünecek halde değildim. Kenarda tembelce yatan kurda bakışlarım iliştiğinde demin yarım kalan konuşmamız aklıma geldi. "Kurdun adı neydi?" diye sordum. Kadir de benim gibi kurda baktı. "Yaralı." dediğinde kaşlarım kalkmıştı. Kaşığı tasa bıraktıktan sonra "Ha?" diye bir tepki verdim. Tepkim kabacaydı ama elimde olmamıştı. Kadir kafasını iki yana salladı. "Yemeğini ye bitir. Sonra sana Yaralı`nın hikayesini anlatırım." dedi. "Söz mü7" diye sordum. "Söz. Ye haydi." Tek kelime etmeden yemeğime devam ettim. ***** Günler geçiyordu, ve Kızı Kurt denen bu adam hâlâ beni bu ahırda tutmaya devam ediyordu. Casus olmadığımı ve buraya tamamen tesadüfen düştüğümü kabul etmekte inat ediyordu. Zaten en son onu buraya getirildiğim gece görmüştüm. Üç gündür de ne gelmişti ne beni serbest bırakmıştı. Derin iç geçirdim. Saman yığınlarının üzerine oturmuş, bacaklarımı göğsüme çekerek kollarımı etrafıma sıkıca dolamıştım. Yorgunluktan hafifçe titriyordum. Güneşin yumuşak ışınları ahırın pencerelerinden sızıyordu ve toz zerrecikleri havada özgürce süzülüyordu. Gözlerimi kısarak bu toz parçacıklarının dansını izliyordum. Belki de bu, özgürlüğün tadını çıkarmak için son fırsatım olabilirdi. Ahırın duvarları eski tahtalarla kaplıydı ve çatlaklarından soğuk hava içeri sızıyordu. Kendimi burada hapsolmuş gibi hissediyordum. Son üç gündür ne üzerimi değiştirebilmiştim ne de bir duş alabilmiştim. Kir içindeydim ve bu durumdan iğreniyordum. Kıyafetlerim artık tanınmayacak kadar kirliydi. Bu ahır, umutsuzluğun ve korkunun kokusunu taşıyordu. Her anın bir ömür gibi geldiği bu yerde, tek arzum dışarıdaki dünyanın taptaze havasını bir kez daha soluya bilmekti. Kendimi düşüncelerime kaptırmış, gözlerim boşluğa dalarken ahırın ağır kapısı aniden açıldı. Kafamı hızla kaldırarak kapının yönüne döndüm. Kapı açılırken güneş ışığı içeriye süzüldü, o anın parlaklığı gözlerimi bir an için kamaştırdı. Ne kadar süredir burada olduğumu tam olarak bilmiyordum, ancak güneşin dik konumundan öğlenin gelmiş olabileceğini tahmin edebiliyordum. Kimin geldiğini merak ediyor, içeriye giren kişinin kim olduğunu öğrenmek istiyordum. Bu yüzden oturduğum yerde ani bir hareketle sırtımı dikleştirdim ve merakla beklemeye başladım. İçeriye giren kişi bir kadındı, ve gözleriyle etrafı tararken beni fark edemedi. Kadının kim olduğu veya neden burada olduğuyla ilgilenmiyordum. Sadece bakışlarımı ona doğru çevirip sessizce beklemeye devam ettim. Kadının gözleri sonunda içeriye alıştı ve birkaç saniye sonra beni buldu. Yüzündeki ifade, yarı karanlık ahırın içinde bile fark edilebilecek kadar aydınlandı. Adımlarını bana doğru attı ve nihayet önümde durdu. Kafamı kaldırarak kadının arkasındaki hafif aralık kapıdan dışarıya göz attım. Dışarısı tutkun bir hava taşıyordu, ancak aynı zamanda berrak ve temiz görünüyordu. Kapının aralığından içeri sızan soğuk hava, bedenimi sararak hafifçe titrememe neden oldu. Dışarıda hala dondurucu soğuk bir hava hakimdi ve bu durum dizlerimi daha sıkı sarmama neden oldu. Kadın bana yaklaştı ve sakin bir ses tonuyla, "Buradasın," dedi. Ona cevap vermedim, çünkü zaten cevap beklediğini düşünmüyordum. Bana yaklaştı ve kolumu kavradı. Kadın yine eski zaman kadınları gibi giyinmişti. Kahverengi işlemeli kaftanı ve örgülü uzun saçları, hala güzel görünmesini sağlıyordu. En azından benim hissedebildiğim kadarıyla. Belki de görme yetim kayboluyordu ve yakında kör gibi koklayarak yolumu bulmak zorunda kalacaktım. Kendi düşünceme gülümsedim. Kadın beni öyle gülümserken görünce iç geçirdi ve yanıma yaklaştı. “Merhaba Günay.” Dedi. İsmimi duyunca kaşlarımı çattım. Benimle selamlaşmasını es geçerek “İsmimi nereden biliyorsunuz?” diye sordum. Gülümsedi. “Ben Esma. Kadir`in karısıyım.” Dedi. Kafamı salladım. Kadir evli miydi? Bunu hiç düşünmemiştim. Gerçi öyle bir adam neden bekar kalsındı ki? “Kadir ve ya şu lideriniz nerede?” diye sorunca önümde çömeldi. Bana baktı. Bana bakan gözlerinden hafif keder geçse de kendini hemen toparlamıştı. o duyguyu biliyordum.Bana acımıştı. Esma ilk bakışta bende kötü bir izlenim bırakmamıştı. Ortam aydınlandığı için onu daha detaylı inceleme fırsatını yakalamıştım. Esma, etkileyici bir görünüşe sahipti. Kahverengi işlemeli kaftanı, odanın yarı karanlık atmosferinde bile göze çarpacak kadar dikkat çekiciydi. Kaftanın altında ince bir bel hattı belirginleşiyordu, bu da onun zarif bir silüet çizmesini sağlıyordu. Uzun, örgülü saçları omuzlarına kadar uzanıyordu. Bu saçlar, her bir örgünün dikkatlice yapıldığına dair bir işaret gibiydi. Saçlarının rengi koyu kahverengiydi ve güneşin altında bakır tonlarına dönüşüyordu. Yüzü zarif çizgilere ve pürüzsüz bir cilde sahipti. İnce kaşları ve dolgun dudakları, yüzünün çekiciliğini vurguluyordu. Gözleri etkileyiciydi. Büyük, badem şeklindeki gözleri, derin ve gizemli bir bakışa sahipti. Gözlerinin rengi yeşilimsi maviydi ve bu renk, onun daha da çekici görünmesini sağlıyordu. Gözleri, içeriye girdiğinde ışığın etkisiyle daha da parlıyordu. Esma ben onu incelerken “Hakan ağabey üç gündür ortalarda yok. Gerçi ortalarda hiç olmaz ama orası ayrı.” Dedi kendi kendine konuşur gibi. Demek şu liderin adı Hakan`dı. İtiraf etmem gerekiyorsa ismi kendisine yakışıyordu. O da kendince burada hükümdardı. Daha hangi devirde olduğunu bilmediğim bir köy halkının hükümdarı Esma'nın sitem dolu sesi, ahırın içinde yankılanıyordu. "İki gündür Kadir'in başını etini yiyorum Günay'ı eve getirelim diye," dedi. Sesindeki hayal kırıklığı ve endişe belirgindi. Ben, Esma'nın bu konuda neden bu kadar telaşlandığını anlamaya çalışarak sordum, "Neden benim için kocanı rahatsız ettin ki?" Gerçekten merak etmiştim. Esma, neden bu kadar çaba harcıyordu ki? Özellikle de benim gibi, en yakınlarımın beni terk ettiği bir dönemde. Esma şaşırmış gibi görünüyordu. "Çünkü ben de bir kadınım ve senin nasıl hissettiğini anlıyorum," dedi samimi bir ses tonuyla. "Ayrıca seni burada iraden dışında tutmaları hiç hoş değil." Bu sözlerine inanmıştım. Esma'nın samimi olduğunu hissediyordum ve içimdeki ses, bu durumun benim için heyecan verici bir fırsat olabileceğini fısıldamıştı. "Esma, senin için sorun olabilir," dedim çekinerek. O kaşlarını çatarak bana baktı. “Saçmalama Allah aşkına. Gel haydi seni eve götüreyim duşunu al, üstünü değiş, karnını doyur sonra yine gelirsin buraya.” Dedi ahıra memnuniyetsiz bakış atarak. Gülmek istedim. Nedense kadın gözüme şirin görünmüştü. Konuşmasını bitirince ayağa kalktı ve elini bana uzattı. Esma, konuşmasını bitirdikten sonra hızla ayağa kalktı ve elini bana uzattı. Kabul ettim ve oturduğum yerden kalktım. Aniden kalkınca başım döndü, ama Esma hemen beni desteklemek için koluma yapıştı. "İyiyim," dedim, saniyeler sonra kendime gelmeye başlarken. Hala endişeli bir şekilde bakıyordu. "Emin misin?" diye sordu, sesinde hala bir kuşku vardı. "Eminim," diye yanıtladım. "Tamam, öyle olsun," dedi ve benimle birlikte ahırın dış kapısına doğru yürümeye başladı. Üç gün sonra temiz havaya kavuşacak olmanın heyecanı içimi dolduruyordu. Esma ile anlaşmam gerektiğini biliyordum, çünkü bu, buradan çıkış biletim olabilirdi. Dışarı adım attığımda, içime çektiğim temiz hava sanki yeni bir dünyanın kapılarını açmış gibi hissettirdi. Ciğerlerime dolan temiz hava, canlılıkla doldurduğum bu anı bir şenlik yerine çevirmişti. İnsanların oksijenle beslendiği gerçeğini unutmuş gibiydim. Havayı derin derin solurken, elimde olmadan gözlerimi kapattım. Esma, sabırla yanımda bekliyordu. Onunla birlikte yürürken, hayatın içinde hiçbir zaman bu kadar önemsemediğim o basit anların tadını çıkarmaya başlamıştım. Etrafı hissetmek ve koklamak, özgürlüğün ilk nefesini içimde hissetmek isteği ile doluydum. Hapishaneden çıkan bir kişinin özgürlüğüne kavuştuktan sonra hissettiği şeyleri daha iyi anlıyordum. O an, özgürlüğün değerini daha çok takdir ediyordum. Her adımı, her soluğu özgürlüğün bir hediyesi olarak kabul ediyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD