Keyifli Okumalar!!!
Sabahın karanlığında gözlerimi açarak odama baktım. Karanlık boşluğa bakmayı keserek uykulu gözlerimi kapattım. Ezan-ı Muhammedi'nin nağmeleri, müezzinin güçlü sesinden yayılıyor ve ruhumu huzur içinde okşuyordu. Gözlerim kapalıydı, ancak hissettiğim duygu, içimi sıcak bir mutlulukla dolduruyordu.
Gözlerimi açtığımda, odamın sade ve sıcak dekorasyonuyla karşılaştım. Islak saçlarım yastığa yapışmıştı, çünkü sabahın erken saatlerinde abdest almak için saçımı yıkamıştım. Yavaşça yatağımdan kalktım, üzerimdeki uzun kol geceliğimi çıkardım ve temiz bir elbise giyindim. Saçlarımı nazikçe topladım, hazır olup namaz kılmak için odamdan çıktım.
Oturma odasına adım attığımda, Şükran teyzenin de uyanmış olduğunu gördüm. Yüzü, sabahın huzurunu yansıtıyordu ve beni görünce tatlı bir tebessümle selamladı.
"Günaydın kızım," dedi nazikçe.
Gülümseyerek cevapladım, "Günaydın Şükran teyze."
Şükran teyze, sobanın üzerindeki bakır ibrikle ısınmış suyu almaya yönelikti, ancak onu durdurdum. Her sabah aynı ritüeli yaşıyorduk. Şükran teyze, beni gülümseyerek kabul etti ve birlikte abdest almamıza yardımcı oldu.
Abdest aldıktan sonra, Ebru ve Hacer de aramıza katıldı. Hacer, Ebru'nun çeyizliklerini işlemeleri için masa örtüsü yapmıştı ve biraz geç uyanmıştı. Yavaşça yanımıza yaklaşırken esnedi. Birlikte abdest aldık ve sonra namaz kıldık.
O an, tarifsiz bir anlam ve tadı vardı. Kadınların bir araya gelerek yaptığı dua ve sohbet, günlük dedikoduların çok ötesindeydi. Bu an, hepimizin yaratıcısı Allah'ın huzurunda toplandığımız, dualarımızı yükselttiğimiz bir anı temsil ediyordu. Her bir kelimenin, günahlarımızdan arınmamıza yardımcı olduğunu bilmek, içimizi huzur ve mutlulukla dolduruyordu. İşte bu an, benim için değerli olan her şeyin ötesindeydi.
Namaz sonrası huzur içinde oturmuş, sessizliği hissederek içimize çekiyorduk. Ebru, tıpkı bir abla gibi gözlerimizi üzerimizde hissettiriyordu. Hacer'in esnemeyle gelen yorgunluğu, Şükran teyzenin gülümseyen yüzü ve benim içimdeki huzur, bu anın güzelliğini pekiştiriyordu.
Ebru, sessizliği bozduğunda sözleriyle içimizi daha da aydınlattı, "Günay, namaz sonrası hissettiğin bu huzur ve mutluluk, Allah'ın bizlere bahşettiği en güzel nimetlerden biridir. Bu anı yaşamak, içsel dinginliğe erişmek demektir."
Başımı sadece onaylayarak salladım. Her kelimesini içime çekiyor, Ebru'nun içsel huzurunu ve bilgeliğini öğrenmeye çalışıyordum. Onunla vakit geçirdikçe, kendimi daha da geliştirdiğimi ve hayatın anlamını daha iyi anladığımı hissediyordum.
Şükran teyze, bir fincan sıcak çay hazırlarken, masanın üzerine lezzetli bir kahvaltı hazırlamıştı. Ebru, Hacer ve ben, çayımızı yudumlarken sohbet etmeye başladık. Güne böyle başlamak, her günün güzel bir başlangıcıydı.
Şükran teyze masadan kalkarak sevimli ineği Güllü ve diğerlerine bakmak için az ileride olan ahıra gitmek için hazırlandı. Onun gidişini izleyen Hacer çay bardağını tabağına bırakarak bize doğru eğildi. Sanki bizimle devlet sırrı paylaşacaktı. Gülümsedim. Ebru ne kadar bu dünyadan kopmuş iç dünyasına, özüne yönelmişse Hacer tam aksine dünyalık işlerle fazla haşır neşirdi.
"Abla," diye seslendi Ebru`ya. Fısıltı ile konuşuyordu. Ebru ne diyeceğini az çok tahmin etse de kardeşini kırmadı.
"Söyle güzelim," dedi Ebru nazikçe. "Yine köyde hangi bomba haberler dönüyor?" diye sordu, Ablasının dediklerinden sonra Hacer elini ağzına kapatarak kıkırdadı. Bu yaptığı bile Ebru`yu haklı çıkarıyordu. Çayımı yudumlayarak Hacer`e kulak verdim.
"Gülsüm dün gece nişanlısı ile buluşmuş. Hatta sarılmışlar." dediğinde içtiğim çayı masaya püskürttüm. Hacer baña şaşkınlıka bakmıştı. Ben hemen bez peçete ile önce ağzımı yüzümü sonra da masayı sildim.
"Özür dilerim Hacer. İstemeden oldu." dedim. Ebru yerinden kalkarak bana çay koydu. O çay koyarken ben hala Hacer`e açıklama yapıyordum. "Benim geldiğim yerde bu dediğin o kadar doğal ki, yapılmazsa insanlara garip gelir. Şu an nişanlına sarılmak bir yana hamile kalanlar, göbeği burnunda gelinlikle evlenenler var." Uzanarak elini tuttum. "Kırılmadın inşallah." dedim. Ben konuşurken gözleri irileştiği için kendine gelmesi az bir zaman almıştı.
"Nasıl yani? Kızlar evlenmeden erkeklerle.." sorusunu bitirmeden kapıya baktı. Annesinin hala gelmediğine emin olmak ister gibi bir hali vardı. "şey mi yapıyorlar? Bu da yetmezmiş gibi bir de hamile mi kalıyorlar?" yüz ifadesi dehşet kaplıydı. Duyduklarını hazmetmekte zorlanmıştı. Ama ne yazık ki, dediklerim çağımızın gerçeğiydi ve daha beter olacakmış gibi görünüyordu. Üzülerek kafamı salladım. Hacer geri çekilerek kollarını kendine sardı. Sanki kendini kötü bir şeyden koruyordu.
"Senin dünydanda yaşamadığım için şu an öyle mutlu oldum ki. Allah korumuş resmen." dedi üzgün sesle. Ebru da ben de kafamızı salladık. Ebru saniyeler sonra masaya hafif vurdu.
"Haydi bakalım bugün işimiz çok. Boşuna zaman harcamayalım kızlar." diyerek konuyu kapatan Ebru hareketlenmemizi sağladı.
****
Kahvaltı sonrası Ebru, okula gitmeden önce bana verdiği ödevleri kontrol etti. Birkaç yanlışı işaretleyip göstererek üzerinde çalışmamı rica etti. Adada sadece bir okul ve bir medrese bulunuyordu. Çocuklar, hem okuma yazma hem de din eğitimi alıyordu. Ödevlerimi tamamladıktan sonra, defterimi ve kalemi kenara bırakarak odadan çıktım. Bugün hava son derece güzeldi. Soğuk bir rüzgar hala hissediliyordu, ancak gökyüzünde parlayan güneş, tüm adayı aydınlatmaya başlamıştı. Bu güzel sabah, adanın doğal güzelliklerinin tadını çıkarmak için mükemmel bir fırsattı.
Odamdan çıktıktan sonra Şükran Teyze ile karşılaştım. Onun çamaşır selesini taşıdığını gördüm. Hemen yanına gidip almak istedim.
"Zahmet etme kızım. Ben taşırım," dedi Şükran Teyze.
"Olur mu öyle şey Şükran teyze? Sen başka işlerle ilgilen, ben çamaşırhaneye kendim giderim."
Şükran Teyze nazikçe karşı gelmeyerek seleyi bana verdi ve mutfağa gitti. Öğlen için yemek hazırlığına başlayacaktı. Seleyi alarak koridora doğru ilerledim. Önce askıdaki yünlü yeleğimi giyindim, sonra çizmelerimi ayaklarıma geçirdim. Hazır olduğumda seleyi de alarak dışarı çıktım.
Çamaşırhaneye doğru yol alırken adanın güzelliklerini bir kez daha düşündüm. Burada herkes çamaşırını büyük bir çamaşırhanede yıkıyordu. Evlerde değil, toplu şekilde büyük çamaşır makinelerini kullanıyorlardı. İlk başta bu durumu garipsememiştim, hatta sonradan bu düzeni daha uygun bulup alışmıştım. Adayı Hakan'dan sonra yöneten ikinci kişi Zübeyr Dede böyle bir düzeni uygun görmüştü. Amacı, insanların birbirlerini daha sık görmesini sağlayarak kopmamalarını sağlamaktı. Komşuluk ilişkilerini, akrabalık bağlarını canlı tutmak istiyordu. Bu nedenle Zübeyr Dede'yi gerçekten takdir ediyordum. Bu çamaşırhane sayesinde birkaç kızla sohbet ediyor, çevremdeki kadınların ilginç hikayelerini dinliyordum.
Çamaşırhane yaklaşırken, beyaz perdelerin rüzgarda hafifçe dalgalanışını gördüm. Çamaşırhanede toplanan kadınlar, gözlerinde güneşin ışığı parladığı sıcak sohbetlere dalmışlardı. Gülümseyerek onlara yaklaştım. Selam vererek içeri geçtim. Boş bir çamaşır makinesi bularak çamaşırları renklerine göre ayırıp önce beyazları makineye attım. Deterjanını yumuşatıcısını da koyarak makineyi çalıştırdım. Daha sonra bekleme kısmında kendime yer bularak oturdum ve oradaki kadınların sohbetlerini dinlemeye başladım. Gülnaz diye genç bir kadın gördüğü rüyayı anlatıyordu. Anlattığına göre rüyasında Kızıl kurdu görmüştü. Hani adanın boş kısmında beni sarılarak ölümden kurtaran kurt Amber. İsmini Kadir ağabeyden öğrenmiştim. Amber`di. Duyduğumda hoşuma gitmişti. Amber ile ara sıra karşılaşıyorduk. Daha doğrusu, o beni ara sıra ziyarete gelirdi. Her geldiğinde, insanlardan uzak durmayı tercih ettiği saatlerde gelirdi. Amber ile aramızda garip bir bağ vardı, birbirimize çekiliyorduk ve bu bağın doğasını anlamak zordu. Onun gizemli varlığı, adanın en derin sırlarından biriydi ve her anı değerliydi. Amber yanıma gelir, ayaklarımın dibinde oturup arada sırada gözlerime bakardı. Onunla sessizce oturmayı seviyordum. Kızıl ve kahverengi tüylerini okşadığımda gözlerine odaklanırdım ve o gözlerde farklı bir bakış vardı. Sanki Amber konuşmadan beni anlıyordu. Onunla sessizce konuşuyorduk. Kelimeleri araya katmadan, büyüyü bozmadan. Amber`i düşünmeyi kestiğimde kadınlardan biri rüya gören Gülnaz`ın rüyasını adaya yeni bir düzenin yaklaştığını ve bu düzenin onların hayrına olacağını söylüyordu. Gülnaz da ona hak veriyordu. Herkes hayatın akışına dalmışken dışarıda büyük bir gürültü koptu. Dışarı koştuk. Gördüğümüz manzara şaşırmamıza neden olmuştu.
Aniden gökyüzü kapkaranlık oldu ve hava birdenbire soğumaya başladı. Rüzgarın şiddeti arttı ve deniz, dalgalanmaya başladı. Kadınlar, şaşkın bir şekilde etrafa bakındılar, endişe dolu bakışlarını birbirlerine çevirdiler.
Bu ani hava değişikliğiyle birlikte, denizden yükselen korkunç bir gürültü duyuldu. Herkesin gözleri, denizin ortasında beliren devasa bir su sütununa odaklandı. Deniz aniden yüksek bir hızla çekilmeye başladı, kumsalda kalan balıkların zorla geri çekildiği görüldü. Ardından, su sütunu adaya doğru ilerlemeye başladı.
Kadınlar arasında panik yayıldı, ama herkes sakin olmaya çalıştı. Zübeyr Dede'nin daha önce anlattığı bir hikaye aklıma geldi. Buna göre, adada yıllar önce yaşanan benzer bir doğa olayının ardından büyük bir hazine keşfedilmişti. Hazineyi bulan kişi, adanın lideri olmuştu. Bu nedenle, su sütununu ve hava değişikliğini bir işaret olarak görenler vardı.
Su sütunu daha da yaklaşırken, herkes endişeli bir sessizlik içinde beklemeye başladı. Ve sonra, sütunun ortasından çıkıp gelen inanılmaz bir görüntüyle karşılaştık: Denizden yükselen devasa bir kaplumbağa. Bu kaplumbağa, adanın efsanevi canavarı olarak biliniyordu.
Kadınlar şaşkın bir şekilde bu muhteşem yaratığı izlediler. Kaplumbağa, denizin ortasında durdu ve gözleri etrafa nazikçe bakarak adayı dolaştı. Ardından, suyun altında kaybolup gitti.
Herkes rahatladı ve bu olağanüstü olayı adanın lideri Zübeyr Dede'ye bildirmeye karar verdi.
****
Yaşanan olay, günlerce ada halkının dilinde dolaşan bir konu olmuştu. Gerçek şu ki, ben de o doğa üstü olayın neden meydana geldiğini merak ediyordum. Denizden yükselen su sütunu, bir işaret miydi? Belki de kötü bir şeyin habercisiydi ya da adaya önemli bir gelişmenin müjdecisiydi. Birkaç hafta önce ayının adaya gelmesi, şimdi de devasa kaplumbağanın görünmesi... Tüm bu olayların ardında yatan bir neden olmalıydı, ama bu nedeni çözmek için beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Her şeyin bir anlamı vardı, umarım bu anlam adaya ve halkına hayırlı bir şey getirirdi.
Düşüncelerimden sıyrılarak, önümdeki ödevime döndüm ve odaklandım. Ödevimi bitirdikten sonra kapı çaldı ve içeri giren Hacer, heyecanla bana döndü.
"Canım, bugün hava çok güzel. Bunu fırsata çevirelim dedik. kızlarla at sürmeye gidiyoruz," dedi. Ağzımı açıp at binmeyi bilmediğimi söylemeye hazırlanıyordum, ama Hacer, lafımı kesip devam etti.
"Biliyorum, at binmeyi bilmiyorsun," dedi gülerek. "Ebru ablam okulun bitmeden aktiviteler yasak dedi ama sen izlemeye gelebilirsin."
Bu teklif ilginçti ve aklımda aniden canlandı. "Tabii, Ebru ablaya söyleyeceğiz değil mi çıkarken?" diye sordum. Ebru, okuma yazma öğrenmeden başka bir şeye dikkatimi vermememi yasaklamıştı. Bu yüzden izlemeye gitmek için izin almalıydım. Bu ilginç fırsatı değerlendirmek istiyordum. Kitap defterimi düzenle kenara koyarak masadan kalktım ve Hacer ile odadan çıktım. Birlikte mutfakta öğlen için yemek yapan Ebru ablanın yanına gittik. Ona gitmek istediğimiz yeri ve planımızı açıkladık. Ebru, başta tereddüt etti, ancak sonra kabul etti ve bize izin verdi. Öğrenimime devam etmem konusunda çok titizdi. Benden bile titizdi.
Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, Hacer, ben ve diğer kızlar adanın uçsuz bucaksız doğasında at sürmeye gittik. Rüzgarın saçlarımızı savurduğu bu özel anları yaşarken, adanın güzelliklerini daha yakından keşfetme şansını yakaladım. Hava gerçekten de ılıktı ve at sürmek için güzel bir gündü. Kızlar atlarına binerken, ben sadece izleyebiliyordum. Onları hayal ederken, kendimi o anın heyecanına kaptırmıştım. Atların kıpırdamaya başlamasıyla birlikte, içimde bir özgürlük hissi uyanmıştı. Denizin ve doğanın ortasında, bu güzel hayvanları izlemek beni büyülüyordu. Ben onlara bakarak kendimden geçmişken tam o sırada, gözlerim biraz ileride bana bakan Amber`i yakaladı Akıllı kurt sessizce ortaya çıkmış gibiydi. Oturduğum yerden kalkarak yavaş adımlarla ona yaklaştım. Amber sanki beni bekliyormuş gibi aynı yerde durmaya devam ediyordu. Bu yaptığım şey sebepsizce beni heyecanlandırmıştı. Ben ona yaklaşınca hareketlendi ve yürümeye başladı. Onu takip ediyordum. Yürürken de sanki bana cevap verecekmiş gibi Amber ile konuşuyordum.
"Nereye gidiyoruz oğlum? O akıllı gözlerinle bana ne diyerek peşine taktın? Ah bir bilsem!"
Dakikalar sonra ormanın derinliklerinde küçük bir alana yaklaştık. Dikkatle baktığımda burasının Hakan`ın beni tuttuğu ahırın yakınları olduğunu fark ettim. Önce panikleyerek geri gitmek istedim ama sonra Hakan`ın uzun zamandır ortalarda görünmediğini hatırladım. O an tüm gerginliğim gitmişti. Bedenim rahatlayınca beni bekleyen Amber`i takip etmeye devam ettim. Onun beni nereye götüreceğini merak ediyordum. Birkaç dakika sonra Hakan`ın da arazisini geride bırakınca merakım iyice kabarmıştı.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye sordum önümde yürüyen kurda. Boynunu çevirerek bana kısa bakış attıktan sonra yürümeye devam etti. Kendi kendime gözlerimi devirdim. "Allah`ım sen aklıma mukayyet ol. Kesin deliriyorum." diyerek besmele çektikten sonra geldiğimiz yere dikkatimi verdim. Adanın diğer tarafı kadar güzeldi. İç geçirerek etrafa bakarken bakışlarım aniden Amber`e takıldı. Az ileride durmuş bana bakıyordu. Ya da bana baktığını sanıyordum çünkü daha dikkatli baktığımda arkamda bir yere odaklandığını fark ettim. Merakla arkama döndüm. Dönmez olaydım. Tam önümde elinde kılıç ile bana hiç de misafirperver olamayan bir bakışlarla bakan Hakan ile göz göze geldim. Bana baştan aşağı baktıktan sonra "Keşfe mi çıktın Casus? " diye sordu.
Evet arkadaşlar. Bölümler hikayemiz Ekim`de Vip olduktan sonra gelecektir. Yazmışken zahmetimizden para kazanalım değil mi? Acaba bundan sonra neler olacak? Okuyup göreceğiz.
Bir de rica etsem hikayeyi beğeniyorsanız Post kısmında tavsiye eder misiniz?
Haydi görüşürüz canlar...
Sizi seviyoreeee