4- Kocam mı?

1752 Words
& Eylül & Gözlerimi açtığımda güneş çoktan perdelerin arasından sızmıştı. Oda hâlâ loş, abimin kokusuyla ağırdı; yatağına sinmiş, yastığa, çarşaflara, her yere. İki haftadır buradaydım, başka yerde uyuyamıyordum zaten. Başımı yatağın kenarından aşağı sarkıttım, yerde buruşuk bir tişört duruyordu. Neden yerdesin abi? Uzandım, parmak uçlarımla tuttum, çektim yanıma. Kumaşı yüzüme bastırıp derin bir nefes çektim. Gözlerim kapandı bir an, boğazım düğümlendi. Sonra yavaşça katladım onu, özenle, sanki kırılacak bir şeymiş gibi. Ayağa kalktığımda başım hafifçe döndü. Boy aynasının karşısına geçip aynadaki kıza baktım. Bu ben miyim? Göz altlarım mosmor, torbalar şişmiş, dudaklarım çatlamıştı. Yanaklarımdaki kırmızı lekeler, stres döküntüleri herhalde… pijamam belimden kayıyordu, bacaklarım bile incelmişti. Tam o sırada sağ baldırıma keskin bir ağrı saplandı. Dişlerimi sıktım, elimi bastırdım üstüne. Stres işte, vücut da kaldıramıyor artık. Odadan çıkıp koridora adım attım. Sessizlik içimi çekiyordu. Ama mutfaktan bir şeyler geliyordu; tencere şıngırtısı, yağ cızırtısı, hafif yanık kokusu. Eslem mi geldi yine, diye düşündüm. Ona evin yedek anahtarını vermiştim. Herhalde o Mutfak kapısına vardığımda, eşikte durup kaldım. Karşımdaki manzaraya inanamıyordum. Emir Ocakta bir şeyler karıştırıyordu, sırtı bana dönük. Üzerinde gri bir tişört vardı. Tavadaki yumurtalar cızırdıyor, yanında doğranmış domatesler, maydanoz kokusu havaya karışıyordu. O burada ne arıyordu? Çünkü sabahları burada olmazdı. Emir arkasını dönmeden konuştu “Uyanmışsın.” Masaya baktım. Tabaklar düzgün dizilmişti: peynir dilimleri, zeytinler, domatesler vardı. “Sen mi hazırladın?” diye sordum. Sesim kendi kulağıma bile yabancı, uzaktan geliyordu. Emir başını salladı, tava hâlâ elindeydi. “Evet,” dedi. “Hadi kahvaltımızı edelim.” Tavayı masaya bıraktı, çaydanlığı aldı, bardaklara doldurmaya başladı. Hâlâ ayaktaydım, gözlerim tabaklarda geziniyordu. Abim olsa şimdi karşımda otururdu, ‘ Fıstığım şu yumurtayı ye de güçlen’ derdi belki bir yandan telefonuna bakar, bir yandan da bana o tanıdık, sıcak gülümsemesiyle bakardı. Şu an ne yapıyordu acaba? Bir şeyler yiyor muydu? Saçmalama Eylül o öldü. Nihayet masaya oturdum, sandalye gıcırdadı. “Ben pek aç değilim,” dedim. “Keşke zahmet etmeseydin.” Emir çayları önümüze koydu, sonra benim tabağıma, telaşsız hareketlerle, bir parça yumurta, peynir, biraz zeytin yerleştirdi. “Ne zahmeti, Eylül,” dedi usulca. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. O bir şey söylemedi, sadece karşıma oturdu. Çatalı elimde tarttım, sonunda yumurtadan bir parça alıp ağzıma götürdüm. Çiğnedim. Ama her lokmada abim geldi aklıma. Abimle kahvaltı masasında oturduğumuz o sıradan sabahlar, onun ‘Daha ye lan!’ diye zorla tabağıma bir şeyler daha koyuşu… Yutkundum ve lokmayı zorla yuttum. Kendimi durdurdum. Sonra bir lokma daha aldım. Bir tane daha. Her seferinde aynı şey: abim, abim, abim… Emir birden konuştu. “Birkaç gün gelemeyebilirim.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Sürekli gelmek zorunda değilsin,” dedim, sesimde istenmeyen bir keskinlik vardı. “Sonuçta çocuk değilim.” Susmuştu. Bir süre önündeki çay bardağına baktı, sonra gözlerini bana dikti. O gözlerde, benim tahammül edemediğim bir yumuşaklık vardı. “Eylül,” dedi, “sen bana bir yük değilsin. Bunu o kalın kafana sok.” Ona baktım ve gözlerimin yine yandığını hissettim. “Sen de bana çocuk muamelesi yapmaktan vazgeç,” dedim. Sesim titremeye başlamıştı, onu durdurmaya çalıştım. “Ailesinin tümünü kaybeden ilk kişi değilim. Bana böyle kahvaltı hazırlamalar, gece yanımda kalmalar… Nereye kadar sürecek? Ömrüm boyunca benimle mi kalacaksın?” Cevap vermedi. Sadece sustu. O suskunluk her şeyi söylüyordu aslında. Ne diyeceğini bilmiyordu. Sessizce yemeğime devam ettim. Ama artık midem pek bir şey kaldırmıyordu. Ayağa kalktım, tabağımı aldım, lavaboya götürdüm. Bulaşık makinesinin içindekileri de boşalttım. Emir’e baktım. “Doyduysan, kaldırayım.” O da kalktı. Beraber topladık sofrayı. Tabakları yıkadık, tezgâhı sildik. Hiç konuşmadık. Sonra doğrudan abimin odasına gittim. Yatağa girdim, yorganı çektim üstüme. Gözlerimi kapattım. Ama uyku gelmedi. Aklıma, birdenbire, para meselesi geldi. Bu evin elektriği, suyu, aidatı… Nasıl ödeyecektim? Bir yer de iş bulmam lazım. Ayağa fırladım. Tam o sırada, dış kapının yumuşak bir sesle kapanışını duydum. Emir gitmişti. Acaba Emir ile iş mevzusunu mu konuşsam? Daha doğrusu abimin yerini alabilirim yani ben de Emir’in cafesinde çalışabilirim. Ama Emir gitti bir kaç gün gelemeyeceğim dedi o yüzden Eylül yalnızsın. Odadan çıktım, kendi odama gittim. Dolaptan bir kot pantolon, üstüne bir tişört, onun da üstüne bir ceket aldım. Banyoya girdim, musluğu açtım. Yüzümü yıkadım, ellerimi yıkadım. Su soğuktu, yüzüme çarptığında irkildim. Aynaya baktım bir an, o yabancı yüzle yeniden karşılaşmamak için hemen gözlerimi kaçırdım. Banyodan çıkar çıkmaz yine odama gittim. Çantamı alıp evden çıktım. Eslem boş yere gelmesin diye ona da haber etmem gerekiyordu. O yüzden Eslem’in kapısını çaldım. İçeriden ayak sesleri geldi ve kapı açıldı. Eslem pijamalarıyla, saçları dağılmış, gözleri uykulu bir halde karşımda duruyordu. “Günaydın Eslem,” dedim. “Günaydın da nereye?” diye sordu hemen, kaşlarını kaldırarak. “Ya benim birkaç işim var, onu sana haber edecektim yani gelmene gerek yok.” “Ne işin var?” Derin bir nefes aldım. “İş aramam lazım.” Eslem sustu. Bir an göz göze geldik; o da biliyordu haklı olduğumu. Başka ne diyebilirdi ki? “Neyse, görüşürüz,” dedim ve dönüp merdivenlere yöneldim. Apartmandan çıktım. Dışarıda serin bir hava vardı, rüzgâr yüzüme vurdu. Otobüs durağına doğru yürüdüm, adımlarım otomatikleşmişti. Durakta bekledim, çarşıya giden dolmuşu görünce el kaldırdım. Dolmuş durdu, bindim. Ücretini ödedim ve arka koltuğa oturdum. Cam kenarındaydım, yol boyunca dışarıyı izledim. Şehir akıp gidiyordu; insanlar, arabalar, her şey normaldi. Ben hariç Çarşıya vardık, indim. Sokaklar kalabalıktı, esnaf kepenk açıyordu, kokular yükseliyordu. Pastanelere, cafelere, restoranlara girdim bir bir. “İş arıyorum” diyordum her yerde. Bazen “Deneyimin var mı?” diye soruyorlardı, “Yok” diyordum. Bazen gülümsüyorlardı, “Şu an almıyoruz” diyorlardı. Bazıları da “Tamam, CV bırak” diyorlardı ama gözlerinde ümitsizlik vardı. Birkaç yere başvurdum yine de. Bir pastanede “Haberdar ederiz” dedi, bir cafede “Bakalım, zor gibi ama haberdar ederiz” dedi . Başka bir restoranda “Deneyimsiz zor ama deneriz” dediler. Akşama kadar gezdim. Ayaklarım sızladı, midem açlıktan guruldadı ama bir şey yemedim. Çünkü param yoktu. Yorgunluktan ayaklarım yere yapışıyordu neredeyse. Çarşıdan durağa doğru ağır ağır yürüdüm. Her adımda karnım daha çok guruldadı, açlıktan başım dönüyordu, ama “Eve gidince yerim bir şeyler” diye geçirdim içimden. Bir şey kalmamıştı zaten; belki buzdolabında kalan yoğurdu kaşıklarım ya da ekmek arası peynir. O kadar da önemli değildi. Yeter ki eve varayım. Dolmuşa bindim, arka koltuğa oturdum, cam kenarına yaslandım. Tam o sırada telefonum titredi. Ekrana baktım: Emir Bir an durdum, parmağım cevap tuşunda gezindi ama içimden bir ses, “Eve gidince bak” dedi. Şimdi konuşacak halim yoktu. Sesini duyunca yine abim aklıma gelecekti, yine boğazım düğümlenecekti. Telefonu sessize aldım, çantanın dibine attım, ekranı karanlığa gömdüm. Dolmuş hareket etti. Şehir ışıkları, camdan sızan hafif buğunun ardından yüzümden kayıp gidiyordu. Başımı cama yasladım, gözlerimi kapattım ama uyumadım; sadece dinlendim biraz. Yol uzun geldi. Her durakta inen binen oldu, ben yerimden kıpırdamadım. Sonunda evime vardım. Merdivenleri çıkarken bacaklarım yanıyordu; her basamakta bir ağrı saplanıyordu. Kapıyı açtım, ışığı yakmadan içeri girdim. Çantayı girişe fırlattım, ayakkabılarımı tekmeledim çıkardım. Üstümü soymaya başladım; ceketi attım yere, tişörtü başımdan sıyırdım, pantolonu indirdim. Karnım hâlâ açlıktan ağrıyordu, ama bacaklarım o kadar sızlıyordu ki “Uyuyunca geçer” diye düşündüm. İç çamaşırlarımla kaldım. Doğruca kendi yatağıma gittim, yorganı çektim üstüme. Yastığa başımı koydum, gözlerimi kapattım. Karnım hâlâ gurulduyordu, bacaklarım zonkluyordu ama umurumda değildi artık. & Emir Karan & Telefonu elime aldım, Eylül’ün numarasını tuşladım yine. Bir kez, iki kez, üç kez… Çalıyor, çalıyor, açmıyor. Kahretsin, ya başına bir şey geldiyse? Dört kez aradım, hâlâ yok. Sinirim tepeme çıktı, parmağım Eslem’in numarasına gitti. Açtı. “Alo?” “Eslem, Eylül’ün yanında mısın?” “Yok Emir abi, Eylül evde yok ki.” “Nasıl yani evde yok?” “Eylül iş bakmaya gitti.” O an beynimde bir şey patladı. İş bakmaya mı gitti? Benim haberim olmadan? “İş bakmaya mı gitti? Benim niye haberim yok?” “Bilmiyorum ki Emir abi, ben de açıkçası şaşırdım.” Telefonu resmen suratına kapattım. Eylül’ün numarasını çevirdim hemen, bir kez, iki kez… Açmıyor, açmıyor Lan Sinirden telefonu koltuğa fırlattım, deri koltuk gıcırdadı. Serkan’ın evine doğru sürdüm, ellerim direksiyonda kaskatı. Yol boyunca aklımda tek bir şey döndü durdu: Serkan’ın son sözleri. “Kardeşimle evlen. Ve ne olursa olsun onu koru.” İki haftadır bu cümleden kaçıyorum. Bir yandan kardeş dediğim adamın ölümü, diğer yandan vasiyeti. Eylül’e karşı hissettiğim şey… Evet, var. Ama uzun zamandır törpüledim, bastırdım, kardeş gözüyle bakmak zorunda kaldım. Şimdi ne olacak? Evlilik olursa, bu hisler daha da mı büyüyecek? Peki ya ailem bu evliliğe ne diyecek? Sonuçta Ezgi ile nişanlamam gerekiyordu. Asım Vural- dedem- Ezgi’yle nişanı o kararlaştırmıştı. Nişanı ertelemek bile sinirlerini bozmuştu, şimdi Ezgi yerine sıradan bir kızla evlenme fikri dedemin asla hoşuna gitmeyecek. Ama kimse benim kararımın üstüne çıkamaz. Dedem tarafından yetiştirildim, onun keçi inadını ondan aldım, belki daha fazlasını. Vural ailesinde kan önemlidir. Serkan kendi hayatını tehlikeye atıp o kurşunun önüne geçtiyse, o kanın bedelini ben ödemeliyim. Ve o bedeli Serkan kendisi söyledi: Kardeşimle evlen. Artık kaçacak yerim yok. Bu işi uzatmanın anlamı kalmadı. Eylül’e söyleyeceğim. Hatta Bugün & Eylül & Bir kapı sesiyle irkildim, gözlerim aniden açıldı. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Yatakta hafif doğruldum. Sonra odanın kapısı açıldı. Karşımda Emir duruyordu. Yüzü taş gibi sertti, gözleri kısılmış, çenesi öfkeden kilitlenmişti. Bir an donup kaldım. Sonra fark ettim: üstümde hiçbir şey yoktu neredeyse. Sadece iç çamaşırlarım vardı, yorgunluktan öyle girmiştim yatağa. Yorganı hemen iyice üstüme çektim, ellerim titreyerek kenarlarını sıktım, göğsüme sıkıca bastırdım. Emir gözlerini benden ayırmadan içeri girdi, kapıyı arkasından kapattı. Sesi odayı dolduran, alçak ama keskin bir bıçak gibiydi. "Benden habersiz siktiğimin işi nereden çıktı?" Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı, yüzüne baktım. "Ne... Ne işi?" Bir adım attı, sonra bir adım daha. Tam yatağın dibine geldi. Hafifçe eğildi, ellerini yatağın kenarına dayadı. Yüzü artık yüzüme çok yakındı, nefesini hissediyordum. Yorganı daha da sıktım, sırtımı başlığa yasladım, geri kaçmaya çalıştım ama duvardan başka yer yoktu. "Benden habersiz diyorum," diye tekrarladı, her kelimesi öfkeyle zımparalanmış gibiydi. "Ne diye iş bakmaya gidiyorsun? Ben burada ne oluyorum? İşmiş ha iş... Ben dururken başka kapıya mı gittin?" Öfkesi tüm vücudundan taşıyor, gözleri loş odada alev alev yanıyordu. Nefesi sıcak ve hızlıydı. Ben hâlâ anlamamıştım, içimde sadece buz gibi bir korku ve şaşkınlık vardı. "Emir abi..." O an yüzü daha da karardı, dişlerini öfkeyle sıktı. "Başlayacağım lan Emir abine! Kocan olacak adama abi diyip durma artık!" Kocan olacak adam mı? Beynim durdu bir an. "Anlamadım ne kocası?” diye mırıldandım, sesim titrek ve kuru çıktı. Emir bir süre öyle kaldı, bana uzun, delip geçen bir bakışla baktı. Gözlerindeki öfkenin altında başka bir şey daha vardı; derin bir yorgunluk, katı bir kararlılık, belki de kemiren bir acı. Sonra doğruldu, ellerini yatağın kenarından çekti. "Üstüne başına bir şey giy," dedi, sesi biraz daha kontrol altındaydı ama tonu tartışmaya kapalıydı. "Salonda seni bekliyorum. Konuşacaklarımız var." Dönüp odadan çıktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD