3- Hissizlik

2763 Words
& Eylül & Telefon hâlâ kulağımdaydı. Emir’in sesi bir kez daha geldi; boğuk, aceleciydi. “Eylül.” Ama ben artık duymuyordum. Tek duyduğum, kalbimin kulaklarımda çarpan sesi olmuştu. Abim vurulmuştu. Abim hastanedeydi. Abim… Parmaklarım telefonun etrafında kaskatı kesilmişti. Nefes alamıyordum. Göğsümde bir şey sıkışmış, yukarı doğru tırmanıyordu; boğazımda düğümleniyor, nefesimi kesiyordu. Dünya dönüyordu ama ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Gözlerimin önünde sadece abimin yüzü vardı. Gülüşü… Saçlarımı karıştırışı… “Fıstığım,” deyişi… Hepsi bir anda siliniyormuş gibi hissettirdi. Eslem’in eli omzuma değdi, hafifçe vurdu. “Eylül? O kim? Eylül!” Sesini duyuyordum ama cevap veremiyordum. Ağzım açıldı, kapandı; hiçbir şey çıkmadı. Sonra Eslem telefonu usulca elimden aldı. Parmaklarım hâlâ kıvrık kaldı, sanki telefonu bırakmamışım gibi. “Alo? Kimsiniz?” Bir an sustu, dinledi. Ardından sesi titreyerek ama kararlı bir şekilde yükseldi: “Tamam tamam, hemen geleceğiz. Telefonu kapattı. Yataktan kalkıp yatağın kenarına oturdu. Sonra bana döndü. “Eylül?” Omuzlarımdan tutup hafifçe sarstı. Ardından biraz daha sert. Ama ben hâlâ tepki vermiyordum. Gözlerim boş boş duvara bakıyordu. Eslem beni kendine çevirdi, yüzüme yaklaştı. “Hey, kendine gel tamam mı? Eylül!” Gözlerimi ona odaklamaya çalıştım. Göz bebeklerim büyüdü, dudaklarım titredi. “Abim vurulmuş,” dedim. Sesim o kadar zayıftı ki, kendim bile zor duydum. Eslem ellerimi sıktı. “Biliyorum. Şimdi sakin olacağız tamam mı? Birazdan bir araç gelecek, bizi alacak.” O cümleyle birlikte birden ayağa fırladım. Bacaklarım titriyordu ama kalktım. Doğruca odadan çıktım, koridora adım attım. “Abim vurulmuş,” dedim yüksek sesle. Sanki bunu söylersem gerçek olmaktan vazgeçecekmiş gibi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Sessizce, durdurulmadan… Yanaklarımdan süzülüp tişörtüme damlıyordu. Eslem peşimden geldi, koluma dokundu. “Eylül!” Durmadım. “Abim vurulmuş Eslem… Abim hastanede… O hastanede…” Sesim çatallaşıyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyordu ama yine de nefes alamıyordum. Sanki biri boğazımı sıkıyordu. Tam o sırada koridorun ucunda ışık yandı. Sarı bir aydınlık, karanlığı yararak üstümüze düştü. Sevgi teyze ile Rıza amca pijamalarıyla, telaş içinde bize doğru geldiler. “Ne oluyor kızlar?” dedi Rıza amca. Sesi uykuluydu ama endişe her hecesine sinmişti. Onlara bakmadım bile. Gözlerim hâlâ boşluğa kilitliydi. Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Abim vurulmuştu. Abim hastanedeydi. Ve ben… hâlâ ayakta durabiliyordum. Buna aklım ermiyordu. Sanki bedenim bana ait değildi; biri yerime durmuş, nefes alıyor, gözlerini kırpıyordu. İçimde bir ses durmadan tekrar ediyordu. Fısıltı gibi, ama kulaklarımı çınlatacak kadar yüksek: Abin vuruldu Abin vuruldu Abin vuruldu Birden dizlerim beni taşıyamadı. Gücüm çekilmiş gibi çözüldü; yere doğru kaydım. Sanki yer çekimi beni çağırıyordu, sanki bedenimle aramdaki bağ kopmuştu. Artık bana ait değildi bu vücut. Sevgi teyze hemen eğildi. Kollarını açtı, düşmeden beni yakaladı. “Kızım ne oldu?” dedi. Sesi titriyordu. Ellerini sırtımda hissettim; beni kendine çekti. Yüzümü omzuna gömdüm ama hiçbir şey hissetmedim. Ne sıcaklık, ne güven… Hiçbiri bana ulaşmıyordu. Kafamın içinde tek bir kelime dönüp duruyordu. Sonsuz bir döngü gibi, kaçışı olmayan bir yankı. Abim Tam o sırada kapı çaldı. Keskin, sabırsız, ısrarcı bir zil sesi. Rıza amca kaşlarını çattı, koridorun ucuna baktı. “Allah Allah, bu saatte kim çalar kapıyı?” diye mırıldandı. Terliklerini sürüyerek kapıya yöneldi. Eslem annesine döndü. Sesi aceleciydi, alçak ama netti. “Anne, Serkan abi vurulmuş… Emir abi bizi aradı. Bizi hastaneye götürmek için birisi gelecek dedi.” Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sesler bana ulaşmıyordu artık. Hepsi uzaktan geliyordu; boğuk, yabancı, tanımadığım bir yerden. Sanki suyun altındaydım. Kulaklarımda yalnızca kendi nefesimin uğultusu vardı. Abim Abim hastanede… Kapının önünden Rıza amca’nın sesi geldi. Bir adamla konuşuyordu. “Tamam oğlum, bekle, hemen hazırlanıyoruz.” Eslem bir anda odasına koştu. Ayak sesleri aceleciydi. Birkaç saniye sonra geri döndü; elinde ceket vardı. “Al Eylülüm, giy de gidelim,” dedi. Sesi yumuşaktı ama kararlıydı. Sevgi teyze başını salladı, Eslem’e baktı. “Biz de gelelim kızım.” Sonra Rıza amca’ya döndü. “Rıza hadi.” Rıza amca derin bir iç çekti. “Tamam dur, üstümüzü giyinelim.” Eslem beni ayağa kaldırdı. Kolumun altından tuttu; bedenim ona yaslandı. Ceketi omuzlarıma geçirdi. Fermuarı çekti. Ellerini hissettim—soğuktu ama aynı anda tuhaf bir sıcaklığı vardı. Ya da ben öyle sanıyordum. Ben hâlâ donuktum. Hâlâ boşluğa bakıyordum. Merdivenlerden indik. Adımlarım bana ait değildi; biri benim yerime yürüyordu sanki. Kapıda bekleyen adamı gördüm ama yüzünü seçemedim. Hepsi flu bir görüntüydü. Bizi arabaya yönlendirdi. Arka koltuğa bindim. Eslem yanıma oturdu. Bir süre sonra Sevgi teyze ve Rıza amca da geldi. Araç hareket ettiğinde Eslem kolunu omzuma attı, beni kendine çekti. Başımı göğsüne yasladım. Yol boyunca beni bırakmadı. Sıkı sıkı sarıldı. Hiç konuşmadı. Sadece saçlarımı okşadı, aynı hareketi tekrar tekrar yaptı. Ben de konuşmadım. Sokak lambaları yüzümden kayıp gidiyordu; ışıklar çizgi gibi uzuyor, sonra yok oluyordu. Hastaneye vardığımızda araç durdu. Tam o an da kapı açıldı. Soğuk gece havası yüzüme sert bir tokat gibi çarptı; keskin, acıtan bir soğuk. Ama ben hâlâ koltukta taş kesilmiş gibi oturuyordum. Ne hareket edebiliyor ne de nefesimi toparlayabiliyordum. Sonra bir el uzandı. Güçlüydü. Tanıdıktı. Emir’in eliydi. Parmakları benimkileri sardı, sımsıkı kavradı. O temasla birlikte içimde bir şey yerinden oynadı. “Yardım edeyim sana,” dedi usulca. Sesi boğuktu; yorgunluğun, gecenin ve yaşananların yükünü taşıyordu ama yine de sıcaktı. Elimi bırakmadı. Beni yavaşça kendine çekti, dışarı çıkardı, ayağa kaldırdı. Bacaklarım şiddetle titredi. Yere bastığım an dengemi tamamen kaybettim. Dünya yeniden dönmeye başladı; zemin kayıyordu sanki. Ama o beni bırakmadı. Kolunu omzuma doladı, beni kendine yasladı. Göğsüne çarptığım an, içimde tuttuğum her şey kırıldı. Başımı kaldırıp Emir’in yüzüne baktım. “Nasıl… abim nasıl?” dedim. Sesim bana ait değildi, boğazımdan dökülürken titriyordu. Gözlerine kilitlendim. O gözlerde bir şey yoktu. Ne öfke, ne panik… Sadece donukluk. İnsan bazen cevabı kelimelerden önce gözlerde görür ya; işte o an anladım. “Emir abi…” dedim fısıltıyla. “Abim…” Dudakları aralandı. Bir an konuşamayacak sandım. Sonra nefes aldı, sanki ciğerleri yanıyormuş gibi. “Üzgünüm, Eylül,” dedi. Dünya o cümlede durdu. “Abin… öldü.” Ve o an… her şey patladı. Gözyaşlarım, bastırdığım bütün o korku, çaresizlik ve acı bir anda dışarı taştı. Kollarımı boynuna doladım. Tutundum. Sanki bırakırsa düşecekmişim gibi. Yüzümü göğsüne gömdüm. Hıçkırıklarım gömleğine karıştı, kumaşı ıslattı. Nefesim düzensizdi, göğsüm acıyordu. Emir kollarını belime sardı, beni iyice sıktı. Beni kendine çekti, göğsüne bastırdı. Bir eli sırtımda dolaştı, diğeri saçlarımda gezindi. Yavaş yavaş, acele etmeden, yumuşakça okşadı. “Ağla, içini dök.” dedi fısıltıyla. & 2 Hafta Sonra & İki hafta geçti. Ama zaman diye bir şey kalmadı artık. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Sadece bu yatak vardı, bu koku… ve içimde büyüyen bu boşluk. Nefes alıyordum. Kalbim atıyordu. Ama ben yoktum. İçimdeki her şeyi alıp götürmüşlerdi. Geriye sadece kabuğu kalmış bir beden bırakmışlardı. Önce annem, babam… Trafik kazasının o keskin fren sesiyle, camların paramparça oluşuyla birlikte hayatımdan silindiler. Şimdi de abim Neden ben kaldım? Neden hep geride kalan ben oldum? Yavaşça yataktan doğruldum. Hareket etmek bile zor geliyordu; sanki vücudum bana direniyordu. Ayaklarım halının üzerine değdi. Soğuk, yabancı bir temas. Abimin tişörtünü hâlâ sıkıca tutuyordum. Parmaklarım kumaşa gömülmüştü. Sanki bırakırsam, ondan geriye kalan son parça da elimden kayıp gidecekti. Cama doğru yürüdüm. Perdeyi usulca kenara ittim. Camda gece vardı. Bir de bana bakan solgun bir hayalet… Gözlerimin içi boştu, yüzüm tanıdık ama yabancıydı. Pencere kilidini açtım. Sessizce sürgüyü ittim. Soğuk gece rüzgârı yüzüme çarptı, içeri doldu. Tenimi yaktı ama umurumda olmadı. Aşağıya baktım. Sokak lambasının sarı ışığında boş kaldırım taşları parlıyordu. Sessizdi. Her şey fazlasıyla sessizdi. İki hafta önce aynı sokaktan onun gelişini beklerdim. Adımlarını, siluetini… Şimdi kimseyi beklemiyordum. Sevgi Teyze, Rıza Amca, Eslem… Hepsi hep yanımdaydı. Ellerini uzatmışlardı. Tutunmam için çabalamışlardı. Emir… Geceleri geliyordu. Fazla konuşmadan oturuyordu. Gözlerinde taşıdığı o acıyı görebiliyordum; benimkine çok benzeyen bir acıyı. Ama hiçbiri bu boşluğu dolduramıyordu. Hiçbiri bu sessizliği kıramıyordu. Pencere kenarına yaklaştım. Rüzgâr saçlarımı dağıttı. Soğuktu. Keskin ve gerçekti. Tenime çarpıyor, hâlâ burada olduğumu hatırlatıyordu. Pencerenin kenarında durdum. Aşağıya değil, geceye baktım. Karanlık susuyordu. Şehir benim yerime nefes alıyordu. İçimdeki uğultu hiç dinmiyordu. Bir boşluk değil, bir ağırlıktı bu. Göğsüme çöken, beni eğen, içten içe ezen bir şey. Hayat benden sevdiklerimi almıştı ama beni bırakmıştı. İşte en ağır soru buydu. Ben niye yaşıyordum? Ben niye hâlâ buradaydım? Gözlerimi kapadım. Rüzgârın sesini dinledim. Şehrin uzaktan gelen uğultusunu… Arabaların geçip gidişini, bir yerlerde gülen insanları. Dünya devam ediyordu. Umursamazca. Ben durmuştum. İçimde bir şey kırılmıştı ama tamamen dağılmamıştı. Hâlâ tutunan bir parça vardı. Ne olduğunu bilmiyordum. Belki alışkanlık, belki korku, belki de sadece abimin bana bıraktığı o görünmez bağ. Abimin tişörtünü kenara fırlattım. "Acaba buradan atlasam, acısız bir ölüm yaşar mıyım?" Yavaşça cama doğru eğildim. Soğuk cam kenarı alnıma değdi. Gözlerimi kapadım. Ve o sırada, arkamdan bir ses duydum. “Sakat kalma olasılığın daha yüksek olur.” Sanki biri omurgama buz dökmüştü. Donakaldım. Yavaşça… çok yavaşça arkama döndüm. Emir, odanın kapısında duruyordu. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Gövdesi karanlığın içindeydi ama yüzü, pencereden süzülen ay ışığında silik silik aydınlanıyordu. Bakışları netti. Fazla net. Ne zamandan beri oradaydı? Sesim kupkuruydu. Ne titreme vardı içinde, ne öfke, ne gözyaşı. Sanki bana ait değilmiş gibi, içi tamamen boşaltılmış bir sesle döküldü dudaklarımdan: “Sakat kalmadan, hemencecik beni öldürecek bir ölüm şekli var mı?” Sözler odanın içinde asılı kaldı. Hava ağırlaştı. Sessizlik çöktü. Emir bir an kıpırdamadı. Sonra kapıdan ayrıldı. Bana doğru yürümeye başladı. Adımları ağırdı ama tereddütsüzdü; sanki geri dönüşü olmayan bir karar vermiş gibiydi. Yanıma geldi. İki eliyle omuzlarımdan tuttu. Tutuşu sertti. Canımı acıtmıyordu ama beni olduğum yere çiviliyordu. Sanki bedenimi değil, aklımı yakalamaya çalışıyordu. O boşluk fikrinden, o düşünceden koparırcasına. Gözlerimin içine baktı. Kaçamadım. “Hayat seni hep dibe düşürmeye çalışacak,” dedi. Sesi alçak ama keskindi. Her kelime ağır ağır, bilerek dökülüyordu. “Ta ki gerçek dibi görene kadar. O vakit ruhunun artık bedeninden ayrılması gerektiğini düşüneceksin.” Parmakları omuzlarıma biraz daha battı. Oradaydı. Gerçekti. Kaçış yoktu. “Eğer icraate geçer, bunu yaparsan, o zaman kaybedersin.” Bir an sustu. Nefes aldı. Göğsü hafifçe indi kalktı. Bakışlarındaki sertlik kırıldı; yerini daha derin, daha yakıcı bir ciddiyet aldı. “Ama bunu yapmazsan ne olur biliyor musun? Bu sınavdan geçersin.” Son kelimeyi öyle bir vurguladı ki… Sanki odanın havası değişti. "Ailemden geriye tek kalan oydu," dedim, kelimeler boğazımdan kum taneleri gibi dökülürken. "Ve şimdi o da yok. Onsuz bir hayat... karanlık bir ekran gibi. Sessiz. Boş. Nasıl yaşayacağım? Adım atacak halim, yüzümü yıkayacak enerjim yok. Ya da... yaşama umudum mu var sanıyorsun?" Sorum havada asılı kaldı, bir itiraz, bir çığlıktı. Emir'in sesi odayı ikiye bölen bir bıçak gibiydi. "Olacak. Anladın mı? Olmak zorunda." İçimdeki her şey bu cevaba isyan etti. "İstemiyorum! Ben istemiyorum! Nefes... nefes alamıyorum, Emir abi bak göğsüm paramparça. Ciğerlerim sönmüş balon gibi. İçime hava almaya çalışıyorum ama sadece acı doluyor. Bırak beni! Bırak da bu acı bitsin!" Sesim yükseldi, çatallandı, kontrolümü kaybettim. Ellerimi göğsüme vurdum, sanki o taşı kırmaya çalışıyordum. Emir, omuzlarımdan tutan ellerini sımsıkı kavradı, beni sarsarcasına sabitledi. "Hayır, bırakmayacağım. Asla. Bu acıyı hissedeceksin çünkü o senin. Ama boğulmasına izin vermeyeceksin. Şu an bana bak. Sadece bana bak." Gözlerimi ona dikmeye çalıştım. Görüntüsü bulanıktı. "Yapamıyorum... Çok ağır..." "Yapabilirsin. Çünkü sen güçlüsün. Bu gücü şu an göremiyorsun, biliyorum. Ama ben görüyorum. Ve sen görene kadar, benim gözlerimden bakacaksın. Anladın mı? Nefes al. Benim nefesimi takip et." Derin, yavaş bir nefes aldı, gözleri benimkileri yakalayarak. Ben de onu taklit etmeye çalıştım. Nefesim hıçkırıklarla kesiliyordu. "İşe yaramıyor..." "Yaramıyor diye bir şey yok. Sadece deniyorsun. Yeniden dene." Sesindeki o çelik sertliği hiç kaybolmamıştı, ama şimdi bir kılavuz, bir dayanak olmuştu. "Her nefes, seni o karanlığın biraz dışına çıkarıyor. Her nefes, benim senin yanında olduğumun kanıtı." "Ölmek istiyorum," diye fısıldadım, en karanlık düşümü itiraf ederek. "Biliyorum," dedi hiç flin etmeden. "Ama ölmeyeceksin. Çünkü ben izin vermeyeceğim. Ve sen, derinde bir yerde, ölmek istemediğini biliyorsun. Sadece bu acının bitmesini istiyorsun. O acı bitecek. Ama sen kalacaksın. Benimle kalacaksın." "Nasıl emin olabilirsin?" diye sordum, sesim küçük bir çocuğunki gibi çıktı. "Çünkü söz verdim," dedi, gözlerime bakarak. "Ve ben sözümü tutarım. Şimdi, nefes almaya devam et. Sadece bu kadar. Başka bir şey düşünme. Ben buradayım. Sen düşersen, düştüğün yerde olacağım." Onun sözlerine, bakışlarına tutundum. Göğsümün içindeki o taş yok olmadı, ama onun varlığıyla birazcık kenara itildi gibi geldi. Bir nefes daha aldım. Sonra bir tane daha. Gözyaşlarım akmaya devam etti, ama artık boğucu bir panik değil, bitmeyen bir hüzün seliydi. Onun sert, güvenli ellerine baktım. Ve o an, nefes aldım. Emir, beni bir an daha öylece, ayakta tuttu. Saçlarımı okşayışındaki ritim, içimdeki fırtınayı yavaş yavaş dindiriyordu. Sonra, beni usulca yatağa doğru yönlendirdi. Sırtüstü uzandırdı. Üzerime, hâlâ abimin kokusunu taşıyan pikeyi örttü. Pencereye yürüdü, camı kapattı, o soğuk ve cazip geceyi dışarda bıraktı. Geri döndü, yatağın kenarına oturdu. Bir an, saçlarımı düzeltmek için elini kaldırdı, havada asılı kaldı, sonra yavaşça yatağa indirdi. Gözlerimdeki ıslaklığı, karanlıkta bile görmüştü. "Uyumayı dene," dedi, alçak bir sesle. Gözlerimden, sol yanağımdan süzülen tek bir yaş damlasını hissediyordum. Sessizce aktı. Sonra, içgüdüsel bir hareketle, duvar tarafına, yatağın en uç köşesine doğru büzüldüm. Pikeyi çeneme kadar çektim. Emir’in orada, yatağın kenarında oturuyor olması hem bir rahatlık, hem de dayanılmaz bir uzaklık veriyordu. Cesaretimi toplayıp, pikenin altından, neredeyse duyulmayacak bir sesle sordum: "Benimle uyur musun?" Emir, karanlıkta bana baktı. Yüz ifadesini seçemiyordum, ama sessizliği uzadı. Kalbim, o boşluğun içinde hızla atmaya başladı. Belki çok ileri gitmiştim. Artık o nişanlı biriydi. Ben sadece... ben sadece yalnız kalamayacak kadar korkmuştum. Sonra, tek bir kelime duydum. "Tamam." Yatağın diğer tarafından, pikenin kaldırılışının hışırtısını duydum. Yatağa uzandı. Sırtüstü yatıyordu, bana tam yanaşmıyordu. Bir kolu başının altındaydı. Bir bacağı yatağın dışında sarkıyordu. Sanki biraz yanaşsa, o rahatsız pozisyonda yatmak zorunda kalmayacaktı. Ama bunu söyleyemedim. Söylersem, her şeyi yanlış anlayabilirdi. Uzun bir sessizlik oldu. Sadece ikimizin nefes sesleri vardı. Sonra, karanlığın içinden, sesi geldi. Yumuşak ve uzaktan geliyormuş gibiydi. "Annemi dokuz yaşındayken kaybettim." Sözleri odanın havasını değiştirdi. Kendi acımın dışında, başka bir acının varlığını hissettim. "Kanser," diye devam etti, aynı sakin tonla. "Çok uzun sürmedi. Ama o dokuz yıl, ve ondan sonraki her an, onun bana öğrettikleriyle yaşadım. Ölüm, sevdiğin insanı senden koparıp alır. Ama onların seni beslediği, büyüttüğü her şeyi alamaz. O dokuz yılın her saniyesi, beni ben yapan şeyin bir parçası. Senin abin de seni besledi, büyüttü. Onun sevgisi, senin içinde yaşıyor. Ve sen nefes aldıkça, o da yaşamaya devam edecek." Sözleri, göğsümdeki taşa hafifçe dokunup geçti. Acıyı azaltmadı, ama ona bir anlam, bir bağlam verdi gibi geldi. Gözlerim yeniden doldu. Ama bu seferki gözyaşları sadece kendi kaybım için değildi. Onun kaybı için, ve bu karanlık odada, iki yetimin birbirine uzattığı sessiz anlayış için de aktı. "Annen nasıl biriydi?" diye fısıldadım. Emir bir an sessiz kaldı. "Güçlüydü," dedi sonunda. "Ve çok gülerdi. Aynı senin gibi.” Hangi konuda benim gibiydi? Güçlü olma konusu mu yoksa gülme konusu mu? Emir yavaşça bana doğru döndü. Karanlıkta, iki vücut, aramızdaki mesafeyi koruyarak birbirimize baktık. Sonra, elini yavaşça kaldırdı. Başparmağı, tam gözümün altına, henüz yanağıma düşmüş o yaş damlasına değdi. Nazikçe sildi. Parmakları, ıslak izin üzerinde, bir saniyeliğine durdu. Tenime değen o dokunuş, yalnızlığımı bir an için o kadar keskin bir şekilde unutturdu ki... İçim, ona doğru uzanıp o eli tutmak, yanağıma tam yerleşmesine izin vermek için çırpındı. Ama tam o sırada, parmağı geri çekildi. Havada, tam okşayacakken vazgeçmişçesine asılı kaldı, sonra yatağa indi. Ve birden, yataktan kalktı. Pikeyi düzeltti, üzerimi örttü. "Sen uyu," dedi, sesi biraz gergindi. "Ben buradayım." Her zamanki gibi yaptı. Yatağın yanındaki halının üzerine, duvara yaslanarak oturdu. Yavaşça sırtımı döndüm. Yüzümü duvara çevirdim. Soğuk duvar, alnıma değdi. Ve sessizce, içimde kopan fırtınayı duvara akıtarak ağlamaya devam ettim. Gözyaşlarım yastığı ıslattı, sesim boğazımda düğümlendi. Tek başımayım. Gerçekten, kimsesiz kaldım. Abim de gitti. O benim her şeyimdi. O gidince, ben de gittim. Emir şimdi yanımda. Ama o da gidecek. Nasıl gitmesin? Onun bir hayatı, sorumlulukları... nişanlısı var. Bu, bir lütuf. Bir zorunluluk değil. Bir gün bu lütuf bitecek. Eslem, Sevgi Teyze, Rıza Amca... Hepsi gidecek. Kendi hayatlarına dönecekler. Ben ise, hep bu odada, bu yatakta, bu kokuyla, tek başıma kalacağım. Herkes gider. Ben kalırım. Hep böyle oldu. Hep böyle olacak. & Emir Karan & Yerde oturmuş vaziyette onun ağlama sesini dinliyordum. Ona gidip sarılmamak için nelerimi vermezdim ki? Onu alıp göğsüme bastırmak, saçlarını okşarken “Ben buradayım, asla bırakmam seni,” diye fısıldamak için nelerimi vermezdim? Ama yapamazdım. O çizgiyi aşamam. Şu anda o, bir enkaz. Ve ben, onu toparlaması için ona destek olmaya çalışan biri olmalıyım. İstismar edilebilecek her türlü kırılganlıktan, zaaftan uzak durmalıyım. Bu, ona saygısızlık olurdu. Bu yüzden uzun, çok uzun bir süre öylece oturdum. O an yaptığım tek şey ağlamasını dinlemekti. Çenemi sıktım, ellerimi yumruk yaptım. Hiç kıpırdamadım. Ta ki, o sessiz hıçkırıklar yavaş yavaş, derin, düzensiz nefeslere, sonra da hafif, minik bir horlama sesine dönüşene kadar. Uyumuştu. Sonunda, yorgunluk ve keder onu ele geçirmişti. Yavaşça, kemiklerim gıcırdarken ayağa kalktım. Belim uyuşmuştu. Yatağın kenarına, onun yanına oturdum. Yüzü, duvara dönük, buruşmuş yastığa gömülmüştü. Kirpikleri hâlâ ıslaktı. Ağzı hafif aralıktı. O küçük, çocuksu horlama, odadaki tek sesti. Ve ben, iki haftadır her gece yaptığım gibi, sabahın ilk ışıkları pencereye vurana, onun gözleri açılana kadar, onun uyumasını izledim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD