Mardin’de, görkemli konaklar ve görkemli hayatların yanı sıra, yaşama tutunmaya çalışan ser sefil onlarca insan sessizce varlığını sürdürüyordu.
Mardin’in taş sokaklarında, ihtişamlı konaklarında ve lüks yaşamın göz kamaştıran ışıltısında rahata ve umuda hasret hayatlar saklıydı.
Dilşad Derzîman o insanlardan sadece birisiydi. Çöpsüz üzüm cümlesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Hem yetimdi hem öksüz.
Yıllardır Mardin'in kenar mahallelerinin birinde, halasıyla birlikte yaşamını sürdürüyordu genç kız. Başka kimsesi yoktu. Annesi yıllar evel canına kıymış, babası da annesinin sebep olduğu acının ağır yükünü daha fazla taşıyamayarak gözlerini hayata yummuştu. O gün bugündür Dilşad Derzîman'ın halasından başka kimsesi yoktu.
"Tu dê dilê min bişewitînî, Dilşad!"
Dilşad, halasının acılı sesini iştir işitmez dizlerinin üzerinde duran ahşap kutunun kapağını sertçe kapattı.
"Hala?" Oturduğu yerden kalkarak karşısında dikilen kadına çevirdi yeşil gözlerini.
"Sen o jinênin resimlerine bakarsın, Dilşad?" O kadın diye tekrar etti içinden Dilşad. O kadın... Annesi. "Ettiği onca zulme rağmen hala onu izlersin öyle?"
"O nereden çıktı hala?" Dilşad titreyen ellerini birbirine geçirdi. "Yaktım ben o fotoğrafların hepsini!" diye yalan söyledi. "Babamın fotoğraflarına bakıyordun." Dilşad'ın içi kavruluyordu. "Öyle özlemişim ki onu hala!"
"Min neşewitîne Dilşad, min neşewitîne." Nazdar Derzîman başına taktığı siyah işlemeli şalın ucunu gözlerine bastırarak Dilşad'a arkasını döndü. "Kaldır şunları içeriye gel, Dilşad. Konuşacaklarımız vardır."
Nazdar Derzîman kapıyı kapatarak odadan çıktığı vakit Dilşad büyük bir hızla arkasına sakladığı kutuyu tekrar dizlerinin üzerine yerleştirerek kapağını araladı.
Kutu açılır açılmaz kendisini karşılayan uzun siyah saçlı yeşil gözlü kadına uzun uzun baktı baktı.
Sen o jinênin resimlerine bakarsın, Dilşad
O kadın, annesiydi.
Dilşad'ın bir kere bile kokusunu almadığı, saçlarına dokunmadığı ve dizlerine başını yaslamadığı annesi...
"Sana hain diyorlar, daye." Gözünden usulca bir damla süzüldü. İşin kötü tarafı Dilşad'da bunu biliyor ve kabulleniyordu. Daha el kadar bebekken annesinin babası ve kendisini terkedip başka bir adamla kaçtığını biliyordu. Bu gerçek ergenlik çağında aklına kazınmıştı. Senin annen yüzünden baban öldü, Dilşad cümlesi nereye gitse bir adım ardında kendisini takip ediyordu.
Dilşad gözünde kuruyup kalan bir damla yaşı kurulayarak kutunun kapağını kapattı. Her şeye rağmen o annesine hasret bir çocuğuydu ve o kadını özlemekten kendisini alıkoyamıyordu.
Bazı zamanlar kör bir hasret bağrında yankı buluyor bazı zamanlarda ise anne diye diye ağladığı gecelerin sabahına nefretle uyanıyordu. Annesini çok seviyordu ama onun yüzünden babasını kaybettiği gerçeğini göz ardı edemiyordu. Dilşad kör alevlerde yanıyor, her şeyin çok başka olmasını içten içe ölecek kadar çok istiyordu.
Halası Nazdar Derzîman'ın yüksek sesi ile oturduğu yerden kalkarak ahşap oymalı kutuyu her zamanki yerine, elbise dolabının en altındaki rafa saklayarak üzerine eşyalarını yerleştirdi ve yağa kalkıp odadan çıktı.
Küçük, eski ve rutubet dolu bu evde bir halası bir kendisi bulunuyordu. Nazdan Derzîman elli beş yaşını aşmış bir kadındı yolun yarısından çoğunu devirmişti ama ömrü boyunca bir kez olsun evlenmemişti. Dilşad bazı zamanlar halasının bir yürek yangını olduğunu düşünüyor, fakat sormaya cesaret edemiyordu. Nazdar Derzîman'ın tersi pisti ve karşı karşıya gelmek istemiyordu.
“Buyur hala...” diye seslendi Dilşad. Halası elini, yanında duran eski, yıpranmış koltuğa iki kez hafifçe vurunca ikiletmedi. Sözü uzatmadan, hızlı adımlarla ilerleyip sakince halasının yanına oturdu. Eskimiş koltuğun gevşemiş yaylarından yükselen sesi umursamadan gözleri hafifçe yere daldı. Her hareketi, sözcüklerin ardında saklı duran derin manayı ve ortamda ki gergin havayı yansıyordu.
"Sana dediklerimi yaptın mı, keça min?" Dilşad'ın bakışları ince kemikli parmaklarına düştü ve kafasını olumsuz manada iki yana salladı. Eğer yapmış olsaydı, şu an parmağına takılmış bir yüzükle burada oturuyor olurdu, değil mi? "Neyi beklersin, Dilşad?"
"Ne yapayım hala?" Dilşad asice başını kaldırdı fakat bundan hemencecik pişman oldu. Halası onun bu hayatta ki tek varlığı idi. "Evlenmeye yanaşmıyor bir türlü!" Midesi bulandı Dilşad'ın. O da Yekta Şahmaran'a çok meraklı değildi.
"Aranızda bir şey oldu mu?" Dilşad başını hızla iki yana salladı. Küçük dokunuşlar ve birkaç öpüşmeyi saymazsa, pek bir şey olmamıştı. "Anlaşıldı, bu böyle olmayacak."
"Hala.." diyerek araya girdi Dilşad. "Böyle olmayacak bu-"
"Olacak Dilşad!" diye sesini yükselten halası ile susmak zorunda kaldı. "O adamla evlenecek o aşiretin başına geçerek hanım ağa olacaksın!" Dilşad ezbere bildiği şeyleri sanki ilk defa duyuyormuş gibi dinlemeye devam etti. Bu sonuçsuz çabadan artık sıkılmıştı. Sevmediği, gönlünün zerre ısınmadığı adama yanaşması yetmiyormuş gibi bir de halasının baskısı daraltıyordu ruhunu. "Bana bak güzel kızım." Nazdar hanım elini Dilşad'ın gece karası yumuşacık saçlarına atarak hafifçe okşadı. "Kaleyi içten fethedeceksin. Önünde eğilmeyen baş, bükülmeyen bel kalmayacak. İçlerine girerek zehirleyeceksin o kanı bozukları!"
"Hala.." Dilşad'ın sesi fazlasıyla yorgunluk kokuyordu. "Yekta evliliğe sıcak bakmıyor." Kendisi de bakmıyordu. Sevmediği biriyle evlenerek gençliğini yakacak yapacakları ile hayatını heba edecekti. Dilşad biliyordu ki gün yüzü görmeyecekti. Tüm bunları bile bile dikenlerle dolu yola bir defa ayak basmıştı. O intikamı söke söke alacaktı. Adar Şahmaran, babasına yaşattıklarının hesabını pek tabii verecekti. Annesi ve o adam yüzünden babası bu dünyadan gün yüzü görmeden göçüp gitmişti. Dilşad'ını içinde olan intikam hırsının alası Nazdar Derzîman'ın taşa dönmüş yüreğinde büyüyordu.
"Bakacak!" diyerek ince kaşları çattı Nazdar hanım. İki kaşının ortasında bulunan deq bu hareketi ile kırıştı. "Gerekirse mecbur bırakacaksın, Dilşad!"
Dilşad gözlerini yerden kaldırarak halasına baktı. Duydukları birer hayal değil saf gerçeklerdi. Göğüs kafesi düşüncelerinin yoğunluğu ile sıkıştı. Öyle kuvvetli bir sancı yokladı ki sol yanını böyle bir hayatın içinde bulunduğuna lanet etti. Annesine karşı içinde büyük bir öfke baş gösterdi.
"Hala sen ne dersin?" Gür, biçimli ve siyah kaşları derince çatılmıştı. Güzel yeşil gözlerini gölgeleyen uzun kirpikler ardı ardına kapanıp açılıyordu.
"Konakta sadece çalışmayacak, aynı zamanda yaşayacaksın Dilşad." Nazdar hanımın sesi yumuşaktı fakat altında itiraz istemeyen bir sertlik yatıyordu. Dilşad'ın kaşları bu defa alayla büküldü. Şahmaran konağına sadece çalışan olarak girmişti. Fakat temelli yerleşmek.. Dilşad'a göre bu kadarı fazla hatta tehlikeliydi.
Şahmaran konağı, adının dahi desturla anıldığı, taş duvarlarında güç ve kudretin yer edindiği bir yerdi. Her köşesinde başka bir ağırlık vardı. Konak ağır, içinde ki insanlar konaktan daha ağırdı.
Dilşad Derzîman'a göre Nazdar hanım tüm bunları bilmiyordu. Keza biliyor olsa böyle bir şeyi değil istemek aklından bile geçirmezdi.
"O konak insanı yutar hala.." Dilşad uzun uzun halasının kararlı gözlerine baktı. "Sırları kefenlemiş o taşlar bir gün üzerime yığılır. O konaktan geri dönüş yoktur, biliyorsun değil mi?"
"Sen sadece görevini yapacaksın, Dilşad." Nazdar Derzîman'ın geri adım atmaya niyeti yoktu. Bu intikam hepsinin sonu olacaktı. Şahmaran'ların ailesi parçalanırken kendilerinin bu savaştan nasiplerini alamayacaklarını düşünmek delilik olurdu. "Gün içinde işini yapacak, Yekta'yı kendine bağlayacaksın. Gün sonunda odana çekil, kapını kilitle ve tüm konağı o odanın dışında bırak."
Dilşad, halasının isteklerini donuk ve sert sözlerle kolaylık telaffuz edişini izledi. Öyle kin doluydu ki en ufak bir merhamet kırıntısı dahi yoktu cümlelerinde.
Dilşad'ın içini buz gibi bir ürperti çevreledi ve kendisini tüm benliği ile içine çekti. Yekta'yı kendine bağlayacaktı. Yapması da demesi kadar kolay mıydı, haberi var mıydı acaba Nazdar Derzîman'ın? Altı aya yakındır konaktaydı ve hala daha adamın temaslarına alışmış değildi. Her dokunuşta midesi bulanıyor her temasta irkiliyordu. Dilşad kendisinden iğreniyordu.
"Bunca şeyi düşündüğüne göre konağa nasıl yerleşeceğimi de planlamışsındır." Dilşad'ın demir gibi sert ve bir buz soğukluğunu taşıyan alaylı sesi usulca havaya süzüldü. Nazdar Derzîman'ın bakışları bu alaylı üslup karşısında alev alsada sakinliğini korudu. Dilşad için ne kadar zor olacağını tahmin ediyor ve şu an verdiği tepkileri hoş karşılıyordu.
"Konakla evin arasında bir hayli mesafe vardır Dilşad.." Keyifle güldü Nazdar hanım. Gözlerinde yanmaya başlayan intikam ateşi çoktan herkesi içine almıştı. "Her gün o yolu git gel yapmak hiç akıl kârı değil. Hele geceleri... Eminim ki Berzé Şahmaran gecenin bir vakti saldırıya uğradığını duyunca sana elini uzatacaktır." Dilşad halasının planını ağzı açık bir şekilde dinledi. Bu yükün altından nasıl kalacaktı? "Bu merhameti başına bir gün iş açacak ya, neyse!"
Açtı bile dedi içinden Dilşad. Açtı.
Berzé Şahmaran, Yekta'nın babaannesiydi.. Az ve öz konuşurdu. O konuştuğunda herkes susardı. Hala daha belirgin bir saygınlığı vardı. Şüphesiz gücü sorgulanmazdı. Sözleri sert, ağır ve netti. Her ne kadar ketum bir kadın olsada gönlü merhamet ile doluydu.
"Yanaş şöyle yanıma.." Dilşad, halasının isteğini ikiletmeden oturduğu yerde biraz kayarak halasına yanaştı. Halasının yaşlı elleri önce kömür karası saçlarını okşadı ardından yanağına kaydı. Usulca büyük bir şefkatle okşanan yanağında ansızın şiddetli bir acı hissetti.
Dilşad önüne gelen siyah saç tutamlarını geriye attı ve yana savrulan yüzüne avucunu yaslayarak hafifçe başını kaldırıp halasının gözlerine baktı. Yanağı çayır çayır yanıyordu.Nazdar hanımın donuk ifadesinden bakışlarını ayırmadan dudağının kenarından sızan çenesine doğru ince bir yol çizen kırmızı sıvıya değdirdi parmaklarını.
"Yanmalı, Dilşad." Nazdar Derzîman'dan bir darbe daha aldı Dilşad. Yüzüne inen ikinci tokat ile patlayan dudağından akan kan akışını hızlandırdı. "Oyunumuzun inandırıcı olması için, canın biraz yanmalı."
Dilşad Derzîman biliyordu, yanacaktı. Bu acı ne ilk ne de son olacak hayatına mühürlenip kalacaktı.