ZAHM; Yara, sıkıntı, eziyet verme, sıkıştırma.
Burası dünya. Dünün ölüleri bugüne düş kurar bugünün yarım kalanları, maziyi derin bir hülya ile anar.
Olacak olan olur, olmuş olana ise bir çare yoktur. Dünya'da her şey insanda bağımsız bir şekilde seyreder ve hayat akıp gider.
Ben, Dilşad Derzîman. Dünyayı algılamış, sancısını bağrıma eken bu yalan yaşamın yükünü omuzlarıma almıştım..
Hiçbir şeye geç kalınmadığını, olması gereken her şeyin tam da zamanında gerçekleştiğini acı ama gerçek bir şekilde tecrübe etmiştim.
Dün avluda kopan hengame, bir çuval incirin berbat oluşu kadar canımı sıkmıştı. Nedendir, bilmiyordum. Bu sıkıntının sebebini gece gece burnumdan döken ve bir gram huzuru bana çok gören Nazdar Derzîman'a yormak istiyordum. Göğsü kafesimin üzerinde alamadığım bir ağrı ile geceyi sabah etmiştim.
İçinde ki kin ile yıllarını deviren Nazdar Derzîman'ın zehirli dilinden dökülen kelimelerin etkisi hala daha etkisini koruyordu. Dün olanları ona anlattığım an kopardığı kıyamet akla zarardı. Berzé Şahmaran'ın dün avluda ettiği feryat, Nazdar Derzîman'ın feryadı karşısında devede kulak kalırdı.
Cihanşah Şahmaran'ın koynuna gireceksin, Dilşad!
Kulaklarımda yankı bulan beş kelimelik bir cümle ruhumu daraltıyor, yer göğe sığmayacak duruma geliyordum. Nazdar Derzîman'ın acımasızlığı karşısında yaşadığım bu hayat bir kere daha isyan ediyor, sonra rabbime el açarak af diliyordum.
Tek kişilik şirin ve küçük odamda geceyi sabah etmiştim. Saat erken olmamakla birliktelikte çok geç sayılmazdı. Duvar kenarına konumlandırılmış, tek kişilik yatağın yumuşak döşeğinden yorgun bedenimi ayırarak sırtımı yatak başlığına yasladım ve hemen yanında bulunan acı kahverengi ahşap komodine uzanarak üzerinde ki telefonu elime aldım.
Dün gece Nazdar Derzîman ile tutuştuğum hararetli kavganın hemen sonrasında telefonumu sessize alarak bir kenara bırakmıştım. Ardından, tertemiz nevresimlerim serili olduğu yatağıma gömülmüş ve günlerin yorgunluğu taşıyan bedenimi derin bir uykunun kollarına bırakmıştım.
Uyuyarak kaçtığım bu vehim yaşamın kucağına uyandığım an tekrar düşmüştüm. Ciğerlerime dolan nefesi gürültüyle dışarı verip, elimde tuttuğum telefonun hem ekranını hem sesini açtım. Ekranda parlayan bildirimler her zaman ki gibi sadece Nazdar Derzîman'a aitti. Sayısız arama ve mesaj bildirimlerini parmağımla bir kenara iterek başka bir yere yöneldim. Dün geceden beri içimde uçsuz bucaksız bir merak vardı. Parmaklarımı hızlı hızlı harflerin üzerinde dolaştırarak gece boyu aklımı meşgul eden o ismi yazdım.
Cihanşah Şahmaran.
Ekran bir anda boy boy resimler, sayısız başarılar ve birkaç magazin haberi ile doldu. Gözlerim, her bir detayda ağır ağır gezindi.
Mardin'in oldukça tanınmış simalarından biri olan Cihanşah Şahmaran, sahip olduğu lüks oteller zincirine bir yenisi daha ekleyerek adından sıklıkla söz ettirmeye devam ediyor. Şahmaranlar'a ait bu yeni otel insanlar tarafından yoğun ilgi görürken, bölge turizmine büyük katkı sağlaması bekleniyor.
İlk haberi usulca geçtim. Parmağımı ekranda kaydırarak daha derine indim. Tükenmek bilmeyen merakım artık içimde yankılanan cılız bir ses olmaktan çıkmıştı.
Cihanşah Şahmaran, Hézrawan Aşireti ile ortaklığa mı gidiyor?
Parmağımı ekran boyunca hızlı hızlı kaydırarak aynı türevlerde ki haber başlıklarını hızlıca geçtim.
Cihanşah Şahmaran, Şahmaranlara ait lüks otel zincirlerinin en gözde şubesinden çıkarken objektiflere yansıdı. Yakışıklı iş adamı tüm ilgiyi üzerine topladı!
Gözlerimi devirerek okuduğum yazının hemen altında ki görsele geçtim. Anlaşılan Cihanşah Şahmaran merakı sadece bana mahsus olan bir duygu değildi. Beyefendi tahmin ettiğimden daha fazla dillerdeydi. Yekta'da amcası gibiydi fakat Cihanşah Şahmaran'ın ünü şüphesiz Yekta'yı ikiye katlardı.
Gözlerim manşetin altında ki uzun yazıyı es geçerek Cihanşah Şahmaran'ın otel önünde çekilmiş fotoğrafına takıldı.
Üzerinde her zaman ki gibi siyah bir takım elbise vardı fakat bu defa ceketi sırtında değil elindeydi. Uzun boyunun getirdiği hakimiyet, siyah gömleğinin sardığı geniş omuzları ile birleşince ortaya yürek titretecek bir güç çıkıyordu. Sarsılmaz duruşu ve heyetinde bir müddet oyalanam bakışlarım tekrar yüzüne tırmandı.
Esmer tenine eşlik eden simsiyah saçları dağılmış, kömür karası kaşları hafifçe çatılmıştı. Ciddi hatta neredeyse mesafeli bir ifadeye bürünmüş, etrafta ki kalabalıkta arasına bir çizgi çekmiş, önüne bakıyordu. Yüzünü kaplayan kirli sakalları büyük bir nizam ile kesilmiş, pürüzsüz tenini gözler önüne sermişti.
Fotoğrafı inceledikçe bedenime İnce ve keskin bir ürperti hakim oldu. Kuyruk sokumuma doğru yayılan bu küçük ürperti kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Cihanşah Şahmaran'ı ilk defa böylesine derin ve yoğun biçimde inceleme fırsatını elde etmiştim.
"Battı balık yan gider, Dilşad!" diyerek çıktığım haber sayfasını arka plandan sessizce silerek kendime hiç düşünme payı bırakmadan sosyal medya hesabıma yöneldim. Titreyen parmaklarım ile arama çubuğuna Cihanşah Şahmaran yazarak çıkan sonuçları hızlıca taradım, en üstte ki hesaba hiç tereddüt etmeden hızlıca tıkladım.
Gizli hesap.
İçimde ki heves usulca söndü fakat ardından daha yoğun bir merak tekrar harlanmaya başladı. Hesap gizliydi, takipçisi yüz kişiyi geçmiyordu. Gözlerim paylaşım sayısını buldu. On. Profilinde Cihanşah ŞAHMARAN dışından hiçbir şey detay bulunmuyordu.
Tüm bunları göz ardı ederek siyah beyaz profil fotoğrafına tıkladım. Üzerinde ki gömlek iri bedenini sarmış, heybetli vücudunu gözler önüne çıkarmıştı. Keskin yüz hatları fotoğrafın odak noktası olmuştu. Yüzünde her zaman ki gibi ciddi ve soğuk bir ifade vardı.
Cihanşah Şahmaran, camlarla kaplı devasa bir gökdelenin önünde durmuş, şehrin ihtişamlı ışıklarını arkasına almıştı. Öylesine sert ve yıkılmaz duruyordu ki...
Gözüm mavi renk, takip et yazısına kaydı fakat aynı hızla geri çekildi. Aklımı peynir ekmekle yememiştim. Cihanşah Şahmaran, Yekta gibi değildi.
"Kendine gel, Dilşad!" Hızlıca girdiğim sayfalardan çıktım ve sanki az önce hummalı bir araştırma gerçekleştirmemişim gibi her şeyi arka plandan usulca temizledim. O esnada çalmaya başlayan, hatta dün geceden beri susmayan telefonumun ekranında yine aynı isim belirdi. Nazdar Derzîman.
"Neredesin sen, Dilşad?" Telefonu açar açmaz bana hiç konuşma payı bırakmayan Nazdar hanım bildiğimiz gibiydi. Yine etrafına öfke saçıyor, nefreti ile zehirliyordu.
"Uyuyordum hala." Hattından ucundan yaktığı ağıdı bir süre hiç ses etmeden dinledim. Başlıyorduk.
"Dilê min dişewite, Dilşad!" (Yüreğim yanıyor) Öfkeli sesinde hüzün kırıntıları vardı. Dün avluda yaşanan olaylar ve Berzé Şahmaran'ın emri sonrası tansiyonu yükselen bir Şehnaz Şahmaran değildi, Nazdar Derzîman'da en az Şehnaz hanım kadar bitik bir haldeydi. "Benim yüreğim yanıyor, sen bu saate kadar uyuyorsun öyle mi, Dilşad?"
"Saat daha on olmamış, hala." Sesimde bezgin bir tonlama vardı. Sabrım artık tükeniyordu ve ben çıldıracak raddeye geliyordum. "Hem ne yapayım, sen söyle? Berzé Şahmaran'ın ağzından söz bir kere çıkar."
"Hemû ji ber wê jina pîr e!" ( Hepsi o kocakarı yüzünden!) Öfkeli sesi hattın öbür ucundan yükselmeye devam ederken, içinde ki zehri akıttı Nazdar Derzîman. "İt soyları, it!"
"Hala.." ılımlı çıkarmaya çalıştığım sesim ve temkinli cümlelerim sırf halamın biraz olsun sakinleşmesi içindi. "Yıpratma kendini ne olur. Bak, yine tansiyonun çıkacak. Yapma halacım... Benim bu dünyada senden başka kimim var?"
"Bihêle, çi bibe bibin!" ( Ne olacaksa olsun!) Hala aynı öfke ile devam eden halam ile usulca gözlerimi kapattım. "Ölseydim de, bir kere daha Şahmaran'ların zaferine maruz kalmasaydım!"
Bu nefret karşısında kaşlarım usulca havalandı. Halamın ölmeyi isteyecek kadar büyük bir nefrete ev sahipliği yapan kalbi belki de beni ilk defa o an gerçek anlamda korkuttu.
"Hala.."
"Sus, Dilşad!" diyerek beni susturan kadına boyun eğdim. "Bu defa izin vermeyeceğim. Bu defa zafer Şahmaran'ın değil, Derzîman'ın olacak. O aşiretin başına bir hanım ağa gelecekse, bu sen olacaksın. Bir başkası değil!"
Bu hikayede kazanan kaybeden yoktu. Nazdar Derzîman bunu göremiyor muydu? Her iki tarafında günaha bulanmış sırları, suçları ve günah yuvası geçmişi vardı. Bu hikayede bir kaybeden varsa o da aile sevgisinde yoksun büyümüş, eksik yetişmiş bir kızı çocuğuydu.
"Cihanşah Şahmaran zordur, kimseye benzemez." Nihayet dilinin altında sakladığı baklayı çıkaran halamın cümleleri dün geceye göre daha usturupluydu. Hiç ses etmeden dinlemeye devam ettim hattın diğer ucunda ki kadını. "Hiç vakit kaybetme, kendini şimdiden aklına sok. O evlilik asla gerçekleşemeyecek, Dilşad. Cihanşah Şahmaran seninle evlenecek."
"Hala!" dedim engel olamadığım bir şaşkınlığın üzerimde bıraktığı etkiyle. "Berdel olacak, farkındasın değil mi? Kim kaçabilir törelerden? Cihanşah Şahmaran'ın kız kardeşinin canı ortada canı! Sosin'i kaderine terkeder mi sanıyorsun?"
Cihanşah Şahmaran, Yekta gibi değildi. Her ne kadar sert, öfkeli ve buzdan bir duvar gibi dursada ailesine haddinden fazla değer verirdi.
"Cihanşah Şahmaran, sevdası için taş üstüne taş komaz, keçé min." Nazdar Derzîman'ın rahatlıkla kurduğu cümleler beni yoğun bir şaşkınlığa sürüklüyordu. Demesi kolaydı.. İnsanın dili çoğu zaman yürek yükünü hafife alırdı. Nazdar hanım da bu insanlardan biriydi. "Sen Cihanşah Şahmaran'ın gönlüne girmeye bak, gerisini düşünme. Cihanşah Şahmaran'ın sevdası karşısında töre bile boynunu eğer."
Sinsi bir ürperti usulca bedenime sızarak beni titretti. Halamın bu talebi hiç mantıklı degildi. Berdelle yapılacak evlilikler çok fazla geciktirilmeden sonuca kavuşturulurdu. Bu kadar kısa süre içerisinde Cihanşah Şahmaran'ın yüreğinde yer edinmek ise neredeyse imkansızdı.
"Bu söylediklerini akıl kârı değil, hala." Düşüncelerim dilime vurdu. "Bu kadar kısa süre içerisinde bırak gönlüne girmeyi, dikkatini zor çekerim." Alelade bir adam değildi. Yaşını başını almış, işinden gücünden kafasını kaldıramayan zehir gibi bir adamdı Cihanşah Şahmaran. Dünkü çocuk değildi ki, anlık heveslerin arkasına sığınıp yolumu yapayım.
"Sen beni dinle, Dilşad'ım." Nazdar Derzîman'ın kendinden emin çıkan sesi ile ciğerlerime derin bir nefes çektim.
"Hala.." Gözlerimi kapatarak sertçe tısaldım. "Hala!" dedim, bu defa daha keskin bir tonlama ile ve kapalı gözlerimi usulca araladım. "Allah aşkına yapma, hala! Çocuk oyuncağı mı bu iş? Cihanşah Şahmaran daha iki günlük kıza gönlünü verip, aşiretin başına hanım ağa edecek kadar kendini bilmez bir adam mı?"
"Ben gördüm, Dilşad.” Nazdar Derzîman’ın sesi, ardında ince bir zaferin ve kurnaz bir planın izlerini taşıyordu. Küllerinden yeniden doğduğu tebessümün izlerini taşıyan sesinden belli oluyordu. "O adamın sana olan bakışlarına, kendi gözlerimle şahit oldum."
Birden irkildim. Sanki başımdan aşağı bir kova dokusu buzlu su dökülmüş gibi titredim.
“Zorlayıcı olabilir kızım, ama imkânsız değil. Tek yapman gereken, söylediklerimi harfiyen uygulamak. Başka hiçbir şeyi düşünüp, kendine dert eyleme.”
Nazdar Derzîman ile aylar önce, izin günümde çarşıda dolaşırken, Cihanşah Şahmaran'la yollarımız tesadüfen kesişmişti. Göz göze gelmiştik ama konuşmamıştık. Hoş, koskoca ağa ile konaklarında çalışan sıradan bir çalışanın konuşmasını sağlayacak bir zemin aramızda bulunmuyordu. O gün Cihanşah Şahmaran ile aramızda bir anlığına kurulan göz temasını halam da farketmiş olacak ki, bugün bunu önüme bir sebep olarak sunuyordu. Bozulan sinirlerim ile dudaklarımın arasından keyiften noksan boş bir kıkırtı döküldü.
"Desene biraz daha baksaydı, direkt nikah dairesinde soluğu alırdık hala!"
"Zevzek zevzek konuşma, Dilşad!" diye çıkışan halam ile yeşil gözlerimi devirmeden edemedim. "Ez çi dibêjim bilûra mi çi dibêje!" (Ben ne diyorum kavalım ne çalıyor.)
"Tamam hala!" Bıkkınlıkla dolu bir nefes vererek telefonu kulağımdan uzlaştırdım. "Tüh, şarjım bitiyor bak!" Telefonu kendimden biraz uzaklaştırarak ekranı açtım. "Ay, şimdi kapanacak hala! Ben seni akşam ararım, tamam m-" Telefonu anında uçak moduna alarak çağrının sonlanmasını boş gözlerle izledim.
"Hiç kusura bakma, Nazdar Hanım,” diye mırıldandım ve telefonu elimden bırakır bırakmaz yatağın üzerine uzandım. “Bugün kimsenin keyfimi bozmasına izin vermeyeceğim. En azından bugün, sadece bugün, hayatı doyasıya yaşayacağım.”
...
Üzerime giydiğim yeşil, belden oturtmalı penye elbise, ince belimi sarmış, gözlerimin rengini belirgin bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Kömür karası saçlarımı doğal haliyle, herhangi bir işlem yapmadan omuzlarımdan geriye doğru atmıştım. Aynadaki yansımama kısa bir bakış attım. Sade, şık ve zarif bir bütünlük içinde olduğumu fark eder etmez usulca gülümsedim. Gür ve uzun kirpiklerime hafif bir maskara dokundurarak, dudaklarıma hafif renkli bir nemlendirici sürdüm.
Son kez aynanın önüne geçerek birkaç adım geriye çekildim ve baştan aşağı kendimi süzdüm. Vücut hatlarımı haddinden fazla güzel gösteren bu elbise, buğday tenime oldukça uyum sağlamış, gözlerimle muhteşem bir bütünlük yakalamıştı. Memnuniyetle gülümseyerek arkamı döndüm ve bana ait küçük odadan çıktım.
Dört katlı ve oldukça geniş olan bu konakta, zemin katta büyük bir hamam yer almaktaydı. Hamamın hemen yanında, çalışanlar olarak bizim konakladığımız odalar bulunuyordu. Ancak söz konusu çalışanların katından hamama direkt geçiş yapılmıyor, hamama ulaşım, konağın içinden ve yahut konağın hemen sol cephesine konumlandırılmış merdivenler aracılığıyla sağlanıyordu. Bu seviyeden yukarı çıktığımızda, ikiye bölünmüş zemin katı ardımızda bırakıyor ve konağın dışarıdan görülen dört katını çevreleyen geniş bir avluya ulaşıyorduk.Geniş avluda, büyükçe bir mutfak yer alıyordu.
Avluda bulunan merdivenleri çıkıp birinci kata ulaştığımızda ise, ortak kullanım alanları bizleri karşılıyordu. Birinci katta, oturma odası, misafir odası ve tuvalet gibi bölümler yer alıyordu. İkinci katta ise oldukça geniş ve konforlu bir şark odası bulunmaktaydı. Aynı katta, avluya bakan açık bir teras ve bir lavabo da mevcuttu.
Konak yükseldikçe, yaşam alanları daha özel hale geliyordu. Üçüncü ve dördüncü katlar tamamen aile bireylerinin özel kullanımına ayrılmıştı. Konağın büyüklüğü nedeniyle her katta çok sayıda oda ve tuvalet bulunuyor, bu da temizlik açısından bizler için ciddi bir sorun teşkil etmekteydi.
Neyse ki, Berzé Hanım bu konuda oldukça anlayışlıydı. Ayda bir gerçekleşen büyük temizlik günlerinde iş yükünü hafifletmek amacıyla birkaç gündelik temizlikçi daha çağırarak bizlere destek çıkıyordu. Ya da konakta bulunan kadınlarla toplanıp işimizi yapıyorduk. Bu sayede yoğun temizlik günleri daha kolay bir şekilde hallediliyordu.
Avluya çıkan taş merdivenleri büyük bir hızla arşınlayarak zemin kattan yukarıya çıktım. Konaktan yükselen sesler dikkatimi çekerken kimsenin gözüne batmadan hemen köşede bulunan mutfağa girdim.
"Kolay gelsin." Hatice abla kırdığı taze yeşil fasulyeyi bir kenara bırakarak başını kaldırıp bana baktı. "Bu sesler ne böyle abla?"
"Lorin hanımlar geldi." Kaşlarım usulca havalanırken mutfağın içine doğru adımlayarak Hatice ablanın hemen yanında durdum ve belimi tezgaha yasladım. "Sabahtan beridir konağın kapısı durmaksızın çalıyor!"
Lorin, Sosin'in ikiziydi. Hatta bir nevi ablası... Yaklaşık dört beş ay önce kadar evlenmiş, Diyarbakır'a gelin gitmişti.
"Duyulmuş mu hemen?" Engel olamadığım bir merak usulca dürttü beni. Daha iki gün bile olmamıştı!
"Duyulmak ne kelime?" Diyerek işine devam eden Hatice abla, göz ucuyla beni süzdü. "Tüm Mardin çalkalanıyor! Ardil ağamlarda yola çıkmış, gelmek üzeredirler."
Ardil, Cihanşah Şahmaran'ın kendisinden sonra gelen kardeşiydi. Karısı ve çocukları ile, karısının ailesinin ziyaret etmek için Van'a gitmişlerdi. Daha gideli üç gün olamadan geri dönmek zorunda kalmışlardı.
"Zerrin abla peki?" diye sordum.
"Eli kulağındadır onun da!" Diyerek içli bir nefes aldı Hatice abla. "Akşama burda olur."
Zerrin Şahmaran, ailenin en küçük kızıydı. Yirmi yedi yaşında, kendi halinde, işini iyi yapan saygın bir doktordu. En son altı ay önce, konakta çalışmaya başladığım ilk zamanlarda görmüştüm onu. Uzmanlık eğitimi aldığı için kısa süreliğine Mardin'de değil, İstanbul'da yaşıyordu.
Benden çalınan her şey, Şahmaran ailesinin üyelerinde fazlasıyla bulunuyordu. Sıkıca birbirine kenetlenmiş güçlü aile bağları, şefkatle yoğrulmuş sevgileri ve lüks yaşamları... Tüm bunlar Şahmaran'ların birer parçasıydı.
Derin bir iç çekerek yaslandığım soğuk tezgahtan bedenimi ayırdım.
Artık düşünmemeliydim. Zamanında o kadar çok düşünmüştüm ki, işin içinden çıkamamıştım. Sinir krizlerinin eşiğine gelmiş, yine de ayakta kalmayı başarmıştım. Düşünce nasıl kalkacağımı bilmediğimden ve beni kaldıracak birinin olmayacağını hesaba katarak her bir adımımı ona göre atmıştım. Dilşad Derzîman yıkılmamalıydı.
"Her neyse, Hatice abla.." Hatice ablaya küçük bir tebessüm sundum. "Ben dışarı çıkıyorum, haberin olsun. Malum, bugün izin günüm!" Sesimi sonlara doğru neşeyle yükselterek yalandan kıkırdadım ve kasvetli ortamın havasını dağıtmaya çalıştım.
"Dur hele, aç aç nereye böyle kuzum?" Hatice ablanın sesi sıcacık bir şefkatle sarmaladı beni. Duyduğum cümlenin sıcaklığı boğazımda bir yumru bıraktı. Hayatım boyunca hiçbir şekilde hissetmediğim anne şefkati, göğüs kafesimin üzerine tonlarca ağırlığa sahip kızgın bir taş bıraktı. "Bir şeyler atıştır, sonra çıkarsın." diye ekledi her zamanki anaçlığı ile.
"Sağ ol, ablam." Boğazımda ki yumru ile konuşmak canımı yaktı ama belli etmedim. Çoktan dolmaya başlayan gözlerimi fark etmemesi için genişçe gülümsedim ve uzanarak iki yanağına da öpücük bıraktım, ardından konuşmama devam ettim. "Bir arkadaşımla buluşacağım, birlikte kahvaltı edeceğiz. Bir haber çıkarsa, beni aramayı sakın unutma! Akşama görüşürüz, Hatice Sultan!"
Tombul ve kısa bedenden uzaklaşır uzaklaşmaz, kendimi nefes nefese dışarıya attım. Tam da o an ince, titrek bir yaş usulca gözümden süzüldü. Elimin tersiyle hızlıca o yaşı kurulayıp başımı kaldırdım ve bir çift katran karası gözle, göz göze geldim.
Cihanşah Şahmaran, hamamın hemen yanında ki tek katlı taş yapının üstü açık çatısında ellerini cebine sokmuş dimdik duruyordu. Karşısında duran iki adam ile konuşuyordu fakat gözleri buradaydı. Hararetli bir şekilde konuşan takım elbiseli iki adamdan birisi, Cihanşah Şahmaran'ın baktığı yöne doğru dönüyordu ki, Cihanşah ağanın uyarısı ile toparlandı, odağını korudu ve konuşmaya kaldığı yerden devam etmeye başladı. Akşama aşiretin toplanacağı kesindi. İki aile arasında ki tehlikeli gerilim, gergin bir ipin ucuna asılıydı. Ağırca yutkunarak bakışlarımın onların üzerinden çekip, başka yöne çevirdim. Bulunduğum yerden dikleşip, toparlanarak adımlarımı konağın büyük ahşap dış kapısına çevirdim. İri yarı iki korumanın kapıyı açması ile kendimi dışarıya attım ve ciğerlerime ilk defa alıyormuş gibi derin bir nefes çektim. Nazdar Derzîman'ın hayatıma işlediği yara, Şahmaran konağı ile birleşerek ruhunu daraltıyordu. Şahmaran konağı ve Şahmaran'lar, Dilşad Derzîman'a kapanmayacak yaralar hediye ediyordu.
.
.
.
Midyat'ın dar taş sokaklarında adım adım ilerlerken, sıcakla kuvvetli bir mücadele veriyorduk. Güneş tam tepe noktasına ulaşmış, Mardin'in yakıp kavuruyordu. Ellerimde ki poşetlerin ağırlığı, midemden yükselen gürültülü sesle birleşince adımlarım gittikçe ağırlaştı ve ayakta kalmam oldukça zor bir durum haline geldi.
"Keşke kahvaltıdan sonra çıksaydık alışverişe Dilşad."
Gözlerim Nujin'in terden alnına yapışan kahverengi saçlarına, oradan ise hafifçe pembeleşen yanaklarına kaydı. Benim içimde ki sessiz isyan, Nujin'in yüzünde can bulmuştu.
"Haklısın vallahi, Nujin." Diyerek mahçup bir şekilde gülümsedim. Önce alışveriş yapalım, sonra bir yere oturur uzun uzun vakit geçiririz diye direten hemen sonrasında pişman olan bendim. "Bir daha sakın beni dinleme xwişka min!"
"La bese, Dilşad! Hadi, yürü..." (yeter)
Ansızın koluma giren Nujin, sabırsız bir tonlama ile kurduğu cümlelerin ardından adımlarımı hızlandırdı. Kısa süre içinde kendimizi, zamanın sessizliğini hâlâ koruyan büyük ve tarihi bir hanın avlusunda bulduk. Nujin'le her buluştuğumuz da şüphesiz bir saatliğine bile olsa bu tarihi hana uğruyorduk. İhtişamı ile gözümüzü boyayan, inanılmaz lezzetleriyle midemizi doyuran bu mekan, birçok kişinin uğrak noktasıydı.
Geniş avlunun ortasında zarif bir süs çeşmesi, usulca akıttığı su ile sessiz bir ritim tutturmuş, taş duvarlar ise yüzyılların ağırlığını taşıyordu. Taş merdivenlerden usulca üst kata çıkarak, duvar kenarlarına dizilmiş eski ahşap masaların arasından geçtik ve köşedeki masaların birine oturduk.
Gözlerim, kat kat yükselen hanın her köşesini taradı. Kemerlerin altından sarkan asmalar, taş zeminle uyum içinde dans ediyordu. İstisnasız her gelişimde, bu han beni büyülüyordu. Ardından bakışlarım aşağı kaydı ve sürekli hareket eden, güneş ışığını
doğrudan alan büyük süs havuzuna takıldı. Su, usulca oymalı taşa çarparken avlunun sessizliğine ritim katıyor, insanların fısıltılarına karışarak akmaya devam ediyordu.
"Her seferinde, sanki ilk defa geliyormuş gibi davranıyorsun, Dilşad'ım." Nujin'in sesiyle gözlerim saniyeler boyunca gezdirdğim taş duvarlardan ayırarak arkadaşıma döndüm ve oturduğum ahşap sandalyede daha rahat bir konum aldım.
"Büyüleyici, Nujin…” Hanı incelemeyi bir kenara bırakıp bütün dikkatimi karşımda ki kıza çevirdim. Dudaklarımda açlığın aceleciliğiyle beliren bir gülümseme eşliğinde konuşmaya devam ettim. "Neyse, kurban… Vallahi kurt gibi acıktım. Ne yesek, ha Nujin’im?”
Saat öğleye yaklaşmıştı. Neredeysen bir buçuğa geliyordu. Oysa ikimiz de daha kahvaltıya bile yapmamıştık! Normalde tek ihtimal kahvaltı sofrasıydı, fakat içimdeki doyumsuz Dilşad, bambaşka arzuların peşindeydi. Kızarmış içli köftenin çıtırtısı, sıcak katmerin kaymakla buluşan enfes tadı, handa ki güzel kokularla karışarak zihnimi birbirine katıyordu.
"Kahvaltı yapacağız tabii ki, Dilşad.”
Nujin’in kesin ve tartışmaya kapalı sesi, hayallerimin ortasına bir bomba gibi düştü. Gözlerindeki kararlı bakıştan geri adım atmayacağını anlamak zor değildi. Usulca dudağımı büktüm.
İkimizin arasındaki en keskin zıtlık işte bu sofralarda ortaya çıkardı. Nujin için her şeyin vakti vardı. Kahvaltı kahvaltı yerindeydi, öğle yemeği öğle yemeği yerinde. Düzen, onun için hayatın kendisiydi. Oysa benim için zaman dilimi, iştahın yanında önemsiz ve sıradan bir ayrıntıydı. Yemekleri birbirine karıştırır, tıka basa doyana dek yer, ardından karnımı ovuşturup 'midem bulanıyor' diye sızlanmaya başlardım. İstisnasız süregelen bu durum hiç şaşmazdı, huyum kurusundu!
Nujin, ölçülüydü. Ben, başına buyruk.
Ve tam da bu yüzden, her soframız da küçük bir çekişmenin eşiğinden dönüyorduk.
"Tamam, kahvaltı yapalım." Diyerek burun kıvırdım, ardından hızla devam ettim. "Ama ben yanında bir şeyler daha isteyeceğim, xwişka min!"
"Ax Dilşad ax!" Diyerek kafasını kınarcasına iki yana salladı Nujin. "Yemin ediyorum bir gün mide spazmı geçireceksin diye korkuyorum!"
"Hiçbir şey olmaz, gül bahçem! Alışkınım ben.."
Dudaklarımdan süzülen sözler, yanımıza gelen garsonun ile yarım kaldı. Kısa bir sürenin ardından siparişlerimizi verdik. Çok geçmeden masa, birbirinden cazip tabaklarla donandım Sıcak ekmeğin buharı, kızgın yağda kızarmış irokların kokusuna karışıyor, midemde ki yoğun açlığı arşa çıkartıyordu.
"İrok mu söyledin, Dilşad!? Yanına bir de kızartma…" Nujin'e döndüm, gözlerinde hafif bir serzeniş, yüzünde küçük bir buruşma vardı. "Vallahi midene ağır gelecek, yağ üstüne yağ!"
Nujin sözlerini söylerken elimdeki içli köftenin altın rengi kabuğunu dişlerimin arasına aldım. İncecik bulgurun içinde gizlenen baharatlı kıymadan yayılan koku ve tat beni hızlıca etkisi altına aldı. Bu handa yapılan içli köftenin üzerine başka bir içki köfte tanımazdım.
Aman Hatice abla duymasındı!
"Nujin, hadi ama!" dedim, göz ucuyla onun önündeki tabağı işaret ederek. "Bırak beni düşünmeyi, önce karnını doyur."
Nujin uyarım üzerine kahvaltısını etmeye başladığı an, ben de iştahla içli köftemi yemeye koyuldum. Kendimi önümde ki yemeğe o kadar kaptırmıştım ki, Nujin'in yemeyi bırakıp, çatalıyla tabağını irdelemesini çok sonra fark etmiştim. Biçimli kalın kaşları çatılmış, güzel yüzü yere eğilmişti. Büyük kahverengi gözlerini gölgeleyen kirpikleri, mahzurca aşağı düşmüş, gölgesini çıkık elmacık kemiklerinin üzerine bırakmıştı.
"Nujin?"
Sesimle irkilerek başını kaldıran kız, kaşlarımın çatılmasına sebebiyet verdi.
"Bir şey var.." diye o konuşmadan ben konuştum. "Sen benden bir şey saklıyorsun, biliyorum. Evet, bir şey var!"
"Dilşad.." Saatler boyunca yüzüne taktığı maskeyi söküp atan Nujin, o an yıkıldı. Çöken güzel gözleri, ağlamamak için dişlerini geçirdiği dolgun dudakları ve içler acısı haliyle tüm çıplaklığıyla karşımda duruyordu. "Dilşad ben evleniyorum!"
Gözlerim irice açılırken, iki kelimeyi bir araya getirip dışarı dökemeyen dudaklarım açılıp kapandı. Şaşkınlığın esir aldığı bedenime, sinsi bir ürperti yayıldı. Nujin'le alt tarafı iki haftadır görüşemiyorduk. Sadece iki hafta! iki haftada bir insanın hayatı bu denli değişir miydi?
"Nujin... Sen... Ne ara oldu, alt tarafı iki hafta görüşmedik." Düşüncelerimin karmaşası cümlelerime yansıdı.
"Kuma olacağım, Dilşad… İki aşiret arasında ki düşmanlık bitsin, daha fazla kan dökülmesin diye, evli ve iki çocuk babası bir adama gelin gideceğim. Arkamda kimse yok. Sanma ki ağa kızıyım diye babam dağ gibi ardımda durdu… Hayır, beni ilk harcayan, en çok yaralayan da kanından canından olduğum babam oldu! Meğer annesiz büyüyen insanın başına her türlü kötülük gelebiliyormuş… Bu hayatta annesi olmayan, hem öksüz hem yetim kalıyormuş."
Bu hayatta annesi olmayan, hem öksüz hem yetim kalıyormuş.
"Megri... Nujin, megri..." Nujin'in ağlamaması için verdiğim telkine, kendim uymuyordum. Gözümden ardı ardına dökülen yaşlar, Nujin'in acısını taşıyordu. "Megri, ez li vir im." ( Ağlama, ben burdayım.)
Hüngür hüngür ağlayan Nujin'in masanın üzerinde ki elini sıkıca tutmam, basit bir destekten başka bir şey değildi. Biliyordum ki, yüreğinden derin yara alan buz kız, kolay kolay toparlanamayacaktı.
Annesi olmayan, hem öksüz hem yetim kalırdı. Bu acı ama gerçekti. Yaralarımız benzerdi, yaralarımız derindi. Ağırlığı altında içimin ezildiği bu cümle kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu.
"Neyse…" Nujin’in aniden değişen ruh hali, içimde tarifsiz bir ürperti uyandırıyordu. Hemen yüzüne yapışan yaşları elleriyle sildi, gözlerinin altındaki sürmenin bıraktığı siyahlığı nazikçe temizledi. "Kimsenin evliliğini bozmak, araya kara kedi gibi girmek niyetinde değilim. Sesimi çıkarma şansım yok, ama Hazar ağa… O, bu evliliğe engel olabilirdi. Ağlayıp sızlanmayacağım, Dilşad. Kimsenin gözüne batmadan, kimsenin âhını almadan, kendi köşemde sessizce yaşayıp gideceğim."
Nujin’in kendi feda edişini, dolu dolu gözlerle izledim. Kabulleniyordu. ömür boyu sevgisiz yaşamayı, ikinci kadın olarak bir köşede solup gitmeyi, gül dalım, kabul ediyordu. Dallarındaki güllerin solacağını bilse de, kimsenin arasına girmeyeceğini, gelin gittiği konağın ıssız bir odasında boş bir hayat süreceğini sessizce ima ediyordu. Gönlüm sancıyla sıkıştı. Nujin’in dik duruşunun ardında, dizlerini karnına çekmiş hüngür hüngür ağlayan bir kız çocuğu vardı.
"Başka çaresi yok mu, Nujin?" Diyerek, usulca fısıldadım. Güzel başlayan günümüz bir anda cehenneme dönmüştü. "Belki bir çıkış yolu vardır-"
"Yok, Dilşad." Nujin derin, içli bir nefes çekti. "Yok gülüm, yok. Bir can alındı, bir can verildi ve husumet bitti."
Garsonun masaya yaklaşması ile aramıza derin bir sessizlik çöktü. Önce masa toparlandı, ardından en acısından iki mırra masada yerini aldı.
"Ne zaman?" Sormaya çekindiğim sorunun cevabını, korkarak beklemeye başladım. Hiçbir zaman Nujin'in böyle bir acıya kurban gideceğini düşünmemiştim. Ağa kızı oluşu, onu benim gözümde oldukça korunaklı biri yapıyordu; lakin anlıyordum ki, ağa kızı olmak da kâr etmiyordu.
"Bu akşam almaya gelecekler beni..."
Sözler, bedenime ikinci bir şok dalgası gibi yayıldı. Bu kadar çabuk mu olacaktı her şey?
"Düğün? En azından bir kına…" Burada, kuma giden kız için düğün yapılması görülmemiş bir şeydi. Yine de içimde küçük bir umut kıvılcımı yanıyordu. Sınırlarımı zorlasam da, aramızda en azından minik bir kına töreni yapmalıydım ki, Nujin bu anlardan tamamen mahrum kalmasındı.
"Kuma giden geline düğün yapıldığı nerede görülmüş, Dilşad? Hem ben de hiçbir şey istemiyorum! İsteyerek mi gidiyorum ki, kına yakıp göbek atayım, neye sevineyim?"
Nujin’in ağır sözleri hâlâ kulaklarımda çınlarken, düşüncesizliğimizin suçunu kabul ederek, hızlıca gözlerimi kaçırdım. O an bakışlarım, hanın üst katına çıkan merdivenlerden sessizce inen Cihanşah Şahmaran’a takıldı. Yanında bir adam vardı. İkisi de konuşarak aşağıya doğru indiriyordu. Birkaç adım sonra oturduğumuz masanın yanından geçip alt kata ulaşacaklardı.
Neden böyle telaşlandığımı bilmeden, gözlerimi hızla Cihanşah Şahmaran’dan çekip Nujin’e çevirdim. Bu nasıl bir tesadüftü böyle!
"Ne oldu, Dilşad?" Nujin başını çevirip arkasına baktı. Gözlerinde bir sorgulama, dudaklarında hafif bir serzeniş ve kızgınlık vardı. "Nereye bakıyorsun sen öyl- kahretsin!" diye, yükselerek yüzünü hızla bana çevirdi ve oturduğu yerden doğruldu. "Hazar Mir burada, Dilşad!"
"O da kim?"
Diyerek kaşlarımı çattım ve Nujin'e baktım. Nujin için bir şeyler durmuş gibiydi, donup kalmıştı.
"Pek sevgili kocam olacak adam!" Diyerek alay etti ve girdiği transtan çıkarak, gözlerini baydı. "Kalk Dilşad, kalk! Hiçbir şekilde karşılaşmak istemiyorum, kalk!"
Bana ne olduğunu anlamıyordum fakat yoğun bir gerilimin içindeydim. Bedenim ağır bir taşın altında kalmış gibiydi. Adım seslerine karışan boğuk erkek sesleri bize doğru yaklaştıkça göğsümdeki panik de büyüyordu.
“Kalksana, Dilşad… Béaqil!" (Akılsız)
"Nujin?" Tanımadığım adamın gür sesi hanın taş duvarlarına çarparak yankılanırken, Nujin ile gözlerimiz saniyelik bir hızla kapanıp açıldı. Artık çok geçti.