Yeni bir sabah... Yeni bir gün... Peki ben dünden sonra ne kadar da yeniyim? Kendimce kararlar aldım; artık ela gözlere ders haricinde bakmayacağım, vaktimi odamda veya yalnız geçireceğim, hiçbir şey hissetmemiş ve hissettirmemiş gibi günlerime devam edeceğim. Bu kararlar da yeni bir benin göstergesi olabilir mi? Gitmek istememe rağmen gidemeyişim Ayşe Hanıma bir söz vermemden dolayı da; peki babam ve halama verdiğim söz ne olacak? Neyse unut şimdi Emre bunları hiç sırası değil.
Oh! Mis gibi toprak kokusu etrafı sarmış, çisli çisli inen yağmur toprağa can katmış. Biraz yürüdüm yağmurun altında ıslanmama aldırış etmeden. Ağaçların içine iyice girdim. Oh diyerek derin derin nefes alıp verdim, ciğerlerimi oksijenle doldurdum, boşalttım. Yerdeki bastığım yaprak hışırtılarını dinleyip yağmurun verdiği huzuru sonuna kadar hissederken ağaçların altında ölmüş bir kuş ve yanında onu bekleyen, soğuktan tir tir titreyen yavrusunu gördüm.
''Gel bakalım senin ne işin var burada?" diyerek aldım elime. Islanmış tüyleri soğuktan büzüşmüştü. Gagasını avuçlarımın kenarına dayadı, gözlerini kapatıp zorla açmaya çalışıyordu. Ağacı inceledim yuvası orada mı diye; fakat yuva falan göremedim. Annesi olduğunu tahmin ettiğim kuşun başında üşümesine rağmen bir umut beklemiş zavallı. Öyle bekliyorsun da uyanmıyorlar maalesef. Sense yalnızlığınla baş başa kalıyor sonra gerçeklerle yüzleşiyorsun işte.
''Bir yerin acıyor mu bakalım, kanatların, ayakların? Ne güzel rengin var masmavi. Odamda misafir edeyim mi seni? Sen de benim gibi bu dünyada yapayalnız kaldın ha. Gel bakalım hem yoldaş olursun bana burada hem de yaralarını sararız.''
''Hır!'' Bu ses de ne ki? ''Hır!''
Arkamı döner dönmez bir de ne göreyim? Do go Argentino ırkı beyaz bir köpek, dişlerini bilemiş bana doğru hırlıyor. Önce biraz bakıştık tabi. O beni ben de onu süzdüm epeyce. Sonra baktım bu bakışmalar hayra alamet değil kaçmaya karar verdim; lakin onu da beceremedim.
''Dur, sakin ol oğlum. Şş!'' Bir elimde kuşu tutup diğer elimle de yavaş komutu verdim. Bağırsam kimse de yoktu etrafımda.
''Hır!'' Ne yapsam ne yapsam, sence ne yapmalıyım mavi kuş?
''Bak anlaşalım seninle tamam mı, benden sana zarar gelmez, sakın tasalanma o konuda. Hadi şöyle yana geç, ben ve bu zavallı yavaşça köşke gidelim hı!''
''Hır!'' Yok yok bu canavarın şaka yaptığı falan yok, en iyisi koş Emre tabanlara kuvvet.
''Allah!''
''Hav hav hav hav!''
Koşuyorum var gücümle; ama hayvan benim iki katım hızda. Bir yandan da kuşu tutuyorum elimde, sıkıp onu öldürmekten de korkuyorum hani, bütün korkular çorba oldu yani.
''İmdat! Yardım et Necdet Amca!'' Hala koşuyorum köpek de arkamda.
''Kimse yok mu yav, yardım edin?'' yok yok hiç kimse yok, şurada soyunsam hepsi bir anda beliriverir ya neyse.''
''Saliha Anne!''
''Anam! Isırdı valla. Bırak pantolonumu seni aşağılık hayvan.''
Caarrt! Evet, bu yırtılan pantolonumun sesiydi.
''Joker, Joker! Dur çabuk''
''Hır, hır.'' Dişleri pantolonumu çekiştiriyor, bense yerde debeleniyordum. Köpek Rahmi Bey'in sesine aldırış bile etmiyordu.
''Joker, dur dedim sana. Necdet durdur şu hayvanı.'' neyse zor bela hayvanı ayırdılar benden. Hemen elimdeki kuşa baktım hızlıca oh, yaşıyordu çok şükür.
''Necdet, kim çözdü bu hayvanın zincirini, az kalsın öğretmeni ısıracaktı.''
''Rahmi Bey bilmiyorum ki, dün fabrikadan getirdiler ben de zincirle bağlamıştım kulübesine.''
Köşk köşk değil de gizli hayvanat bahçesi mübarek. Eğer koruyu gezintiye çıkmasaydım bu canavar küçük mavi kuşu yerdi, demek ki her şerde var bir hayır. Ama olan benim pahalı takım elbisemin pantolonuna oldu, neyse duruşunu da beğenmiyordum zaten.
''Emre Bey, herhangi bir yerinizde bir şey yok değil mi? Doktor çağıralım mı size?''
''Teşekkür ederim Rahmi Bey, bir şeyim yok çok şükür. Gidip üstümü değiştireyim.'' diyerek kalktım ayağa. Üzerimdeki tozu toprağı bir elimle sirkelemeye başladım.
''Öğretmen oğlum, dikilmez de bu pantolon, kumaşından yırtılmış.'' dedi Saliha Anne.
''Aman boş versene Saliha Anne, bir şey geçiririm ayağıma.''
''Ahahahah! Öğretmene Joker saldırmış ha, bu eğlenceyi nasıl kaçırırım?'' diyerek mutfaktan bahçeye açılan kapıdan geliverdi Ahmet yavan gülüşüyle. Yüzümü biraz buruşturdum.
''Ya kaçırdınız Ahmet Bey, tekrarı da yok ne yapacaksanız?''
Biraz imalıca sırıttı.
''Biz de yenilerini oluştururuz Emre Bey.'' dedi bütün bakışların içerisinde arsızca. Ortamda kimse olmasa yapacağı biliyordum ya neyse.
''Neyse üzerimi değiştireyim.'' dedim ve kuşumla birlikte odama geçtim.
Masamın üzerine bıraktım; ama kımıldamaya bile gücü yoktu zavallının.
''Sen şöyle dur bakalım Emre Abin şimdi halledecek, evet kutu kutu nerede kutu yok hiçbir yerde, kirli sepetine mi koysam, yok çoraplar var bayılırsın orada, hım neyse dur üzerimi değiştireyim Saliha Anneye sorarız. O mutlaka bulur bir şey.''
Biliyor musunuz, takım elbisemin yırtılmasına zerre acımadım; ama şu an bu kuşun yapayalnız kalışı içimi parçaladı. Diğer takım elbisemi geçirdim üzerime bugün pazar günü ve Rahmi Bey de evdeydi, daha özenli olmalıydım. Destina dünkü tavırlarımı Rahmi Beye demiş miydi? Deseydi o köpeğe parçalatırdı beni. Peki ya Ayşe Hanım'a. Eğer dediyse yüzüne bile bakamazdım utancımdan.
Elimde mavi kuşum köşke girdim, her yerde Saliha Anneyi aradım. Üst kata çıktım, koridorda ilerlerken:
''Saliha Anne! Saliha Anne!'' diye seslendim. Hiçbir yerde yoktu. Açık olan kapıya doğru yöneldiğimde Ayşe Hanım ile Destina'yı gördüm. Destina Ayşe Hanım'ın önüne oturmuş, saçlarını ise arkaya sarmaşık gibi salındırmıştı. Ayşe Hanım da saçları okşaya okşaya örüyordu. Sonra örgüyü sararak tepesine topuz yaptı. Ayşe Hanım'ın yüzünü bir görmeliydiniz. Annelik duygusunu tatmamış kadın Destina'yı kendine evlat bildiği belliydi. Saçlarını sıvazlayışı annemin küçükken saçlarımı okşamasını anımsattı.
Tahmini beş yaşlarındayım. Dayım bayramlık kıyafet almış bana kırmızı, lacivert kareli bir gömlek, altı da cepli lacivert şort, nasıl da mutluyum hani. Saçlarımı da jölelemek için uzatmışım, dayım gibi sağa yatırıp inek yalamış gibi yapacağım. Arefe günündeyiz, giyinmişim arefe şekeri olmuşum. Anneme 'Anne bak ne kadar yakışıklı oldum, saçlarımı dayım gibi bir de yatırırsam iş tamam.' diyorum. Annem de öpüyor alnımdan, saçımdan ' Sen her halinle yakışıklısın canım oğlum.' diyor, düzelttiğim saçlarımı dağıtıyor elleriyle. 'Anne ya dağıtma saçlarımı.' diyorum gülüyoruz beraber. Sonra oradan mendebur babam geliyor: 'Ne lan bu kıyafet, saç baş?' diyor en sert ses tonuyla. 'Karışma çocuğa seviniyor, bayrama hazırlanıyor.' diyor annem. 'Gel bakalım buraya bayram tıraşını edelim senin.' diyerek alıyor eline tıraş makinesini. Ben zınarıyorum tabi 'Yo, ben kestirmeyeceğim, dayım gibi olacak saçlarım.' diye ağlıyorum. Yine bağırma çağırma. Annem oradan engel oluyor, ben ise ortada savruluyorum. Sonra benim kırmızı lacivert gömleğimden bir yırtılma sesi. Susuyorum artık. Gücüm tükenmiş önüne çöküyorum babamın. Saçlarım üç numaraya veriliyor. Dalga dalga yere düşerken saçlar benim de gözyaşlarım yanaklarımdan dökülüyor. Annem bir yandan alelacele dikiyor bugünkü pantolonum gibi dikişten değil de ortadan yırtılan gömleğimi.
Dikilmez dedi ya Saliha Anne, dikilir. Bir çocuk avunacaksa eğer dikilir, eskisi gibi olmaz; ama bir çocuğa tebessümü ettirir. Üç numaraya verilmiş saçım ve dikişli gömleğimle bayrama hazır oluyorum artık.
Annem öpüyor ıslak ıslak yanaklarımdan 'Ben sana demedim mi oğlum, sen her halinle yakışıklısın diye.' yumuşak sözleriyle iğne ucuna dönmüş saçlarımı okşuyor. Ah, annem! Keşke yaşasaydın da dağıtsaydın saçlarımı ellerinle. Biliyor musun, sen öldükten sonra saçlarım daima dağınık oldu ve hep uzundu. Bu aralar kısa; ama yavaş yavaş uzuyor. Bu hikayede sizce en çok yanan hangimiz? Destina mı, ben mi, mavi kuş mu, yoksa saçlar mı?
***********
Destina ile geçmişe doğru dalarken bir el omzumla buluştu:
''Fazla dalma, dalarım yoksa.''
'Şu an müsait değilim; ama bir gün ben dalacağım sana.' diye diye içimden bildiğim bütün küfürleri savurdum dişlerimi sıkarak .
O bana ben ona, her an birbirimizin gırtlağına yapışacak gibi bakıştık. Birbirimizden bir ateş bekliyorduk patlamak için. Kuşta avucumda bekliyordu beni. Şok üstüne şok yaşadı benimle bugün. Gergin ortamımız Destina gelince normal bir hale döndü.
''Aa, kuş! Bakabilir miyim?''
Elimdeki kuşu beyaz ellerine bırakıverdim. Yavaş yavaş inceledi kuşun her yerini.
''Bu kuş yaralı ve kanadından tüyler kopmuş. Ne zamandır sizinle?''
''Bayadır, yani saate bakmadım. Koruda yürüyüşe çıkmıştım, orada buldum.''
''Uçamaz hemen, önce yarasını iyileştirmemiz lazım, bir de tüylerinin çıkmasını beklememiz gerekiyor.''
Nasıl da anlıyor hayvanların dilinden, Hz. Süleyman mübarek. Bir benim iyi niyetimi anlamadı bu kız.
''Bir dakika tutun da geliyorum hemen.'' koşa koşa indi merdivenlerden, ben de Ahmet'in gözlerine baka baka salona geçtim. Artık anlıyordum Destina'ya olan duygularını, bence köşkteki herkes anlıyordu, Destina da dahil buna. Aramızda gizli bir savaş başlamıştı, bu savaşı kazanma olasılığım şu an ortada bile yokken içimdeki mücadele ruh tüm kılıçlarını yavaş yavaş kuşanıyordu.
Destina geldi aldı kuşu tekrardan:
''Önce kanayan bölgeyi oksijenli suyla temizleyelim. Çok kan kaybı yok, kanadı da kırık değil, birkaç tüy kopmuş sadece. Evet, şimdi de yaraya azıcık nişasta koyalım. Bak gördünüz mü? Kandan eser kalmadı.''
''Nişasta ne alaka?''
''Kanamayı durduracak.''
''Veteriner olsana sen, yakışır da bak.''
''Açık öğretimde veterinerlik görmedim.''
''O zaman normal veterinerliğe gidersin olmaz mı?''
''Hı hı, giderim tabi.'' dedi imalı bir şekilde.
Büyük bir hayranlıkla kuşa ilk yardımını izledim, yüzümde tatlı bir sırıtış vardı, ağzım yine açık kalmış bir şekildeydi.
''Üşümüş.''
''Yağmurun altında baya kalmıştı haliyle. Ben avucuma almıştım ısınsın diye ama.''
''Yaralı kuş avuca alınmaz.''
''Ne yapılır?''
''Hırpalamışsınız. Köpek size saldırdığında da mı elinizdeydi yoksa?''
''Evet!''
''Hım, şok yaşamış zaten belli.''
''E, şey ben de şok yaşadım, yani köpek saldırınca.'' Ah, salak Emre! Sanki seninle ilgilenecek. Bir de aptal aptal şok yaşadım diyorsun.
......
Söylediklerimi umursamadı. Ne oldu, nasıl saldırdı diye bir tane bile soru sormadan kuşla ilgilenmeye devam etti. Ama köpeğin saldırışını pencereden baya izlemiş belli.
''Şekerli su veriyorum.''
''Neden?''
''E aç hayvan. Büyük parça almaz şimdi. Kan şekerini yükseltmemiz lazım.''
''Benim de kan şekerim düştü galiba, baya açım ben de. Daha kahvaltı bile yapmadım.'' salak Emre sanki senin açlığınla ilgilenecek. Tuhaf tuhaf bakıyor şu an suratına.
.......
Evet yine iki kelam yok bana dair.
''Üzerine havluyu sardım. Kafese de bırakalım. Şoku atlatması için sessiz bir odada bir iki saat dinlensin.'' diyerek kuşu odasına götürdü.
''O kuşu ben buldum bak sakın sahiplenme tamam mı, benimle odama gidecek.'' dönüp yine garip garip baktı. Yav iki de bana dair kelam et ne olur, kuşu mu kıskanıyordum ya ben; ama şu an var ya gerçekten açım, gözüm kararıyordu hatta.
''Oğlum, al şu ekmeği ders başlamadan ye hadi, bu da çayın. Ekmeğin içine peynir, domates ne bulduysam bıraktım.'' Hızır gibi yetişti Saliha Anne, sanki bu kadın iç sesimi duyuyordu. Boşuna 'Anne' demiyorum ya ona.
''Sağ olasın Saliha Anne! '' deyip yumuldum ekmeğe.
''O, afiyet olsun Emre Bey.''
''Ihım.'' boğazımı temizledim ''Sağ olun Rahmi Bey, buyurun beraber olsun.''
''Teşekkürler. Siz yine kahvaltıyı kaçırdınız sanırım.''
''Biraz öyle oldu, evet.''
Sonra Destina girdi odaya elinde iki tabağın içinde tarçınlı havuçlu kekle. Bu kız bilerek mi yapıyordu? Rahmi Bey de gazetesini açtı, oturdu köşeye Nuri Alço sabahlığıyla. İyice de yerleşti koltuğa. Anlaşıldı, bugün ders konuğum Rahmi Beydi. Nasıl ders anlatacağım bu adamın yanında şimdi. Destina kek tabağının birini Rahmi Bey'e verdi diğerini de bana. Çaktırmadan uzaklaştırdım tabağı yanımdan.
''Destina çok güzel kek yapar Emre Bey, başlasanıza hadi.''
''Ekmeğimi bitirip derse başlayayım sonra yerim, biraz geç kaldık bugün.'' Destina yüzünde pis bir gülümsemeyle oturuyordu köşesine. Zaten yanımda bu sırıtışlarından başka güzel bir gülüşünü görememiştim ya neyse. Başladım dersimi anlatmaya. Bir anlatıyorum bir anlatıyorum, görseniz. Rahmi Bey de gazetesini okurken gözlüğünün altından bazen bakıyor ya bir havaya girmişim; sanki üniversitede konferans veriyorum.
''Ne o, bugün farklı tarzda ders anlatıyorsunuz.''
''Beğendiysen hep bu tarz anlatayım.''
''Bir ara o kadar mimik yaptınız ki kartal olup uçacaksınız zannettim.'' yine bıyık altından gülüşünü attı ve devam etti:
''Her zaman kendiniz olun bana yeter.'' diyerek kek tabağımı tekrar önüme doğru getirdi.
''Emre Bey, baba sağ mı sizin?''
Nereden çıktı ki bu soru şimdi? Bir anda gerginleştim, elimle yüzümü, boynumu ovuşturmaya başladım:
''Hayır efendim. Yedi yaşlarında kaybettim babamı.''
''Allah rahmet eylesin. Rahatsızlığı neydi?'' Of! Niye soru sormaya başladı ki ya?
''Rahatsızlığı yoktu, iş kazası.''
''Ya üzüldüm şimdi.'' gözlüğünü gözlerinden ayırdı bana doğru daha dikkatli bakmaya başladı.
''Nasıl bir iş kazası yaşadı?'' ayaklarımı hareket ettirmeye başladım. Kalp atışlarımın hızı arttı, bir an önce bitseydi ya bu muhabbet.
''Limanda çalışırken denize düştü, boğuldu.'' öz babamın yanında insan kaçakçılığı yaparken denize düştü, boğuldu zavallı diyemezdim ya Rahmi Bey'e.
''Peki anneniz, duyduğuma göre onu da küçük yaşta kaybetmişsiniz.'' öz annemden mi bahsetsem, nüfusuna kayıtlı olduğum annemden mi? Doğru tarafı söylemek en güzeli.
''Altı yaşındaydım.'' biraz duygulandım tabi, gerginliğim de hüzne bıraktı yerini. ''Kanserdi annem, bir sabah yanımda yatarken ölmüş olarak buldum.''
''Ya Allah rahmet eylesin. Peki yurda...''
''Amca biz dersimize devam etsek, sonra siz hocamla konuşursunuz.''
İlk defa Destina bana destek olmuştu. Minnet duygularıyla gözlerinin içine baktım. 'Teşekkür ederim.' dedim içimden. O da beni hissediyor gibi gözlerimin en derinine baktı. Sonra pencerede vuran yağmura daldı gözlerim ardından da penceredeki yansımamıza. Destina beni izliyordu ben de onu. Derse yavaşça ara verdik artık.
*********
Aradan sonra Rahmi Bey yine başımızda kendince bir şeylerle uğraşıyordu, biz de Biyoloji çalışmaya başladık. Oturduk masanın başına, açtım dersin videosunu. Ben yalnız matematik anlatıyordum, diğer derslerde ise planı yapıp uygulama aşamasını kontrol ediyordum.
''İzlemeye başlayalım.''
Destina fısıltıyla ''İzlemeyeceğim.'' dedi. Ben de aynı tonda:
''Neden?''
''Kekinizi yiyin.''
''Yemeyeceğim.''
''Yiyeceksiniz.''
''Hayır, yemeyeceğim.'' kulağıma doğru daha da eğildi.
''Ben de dersi dinlemem.''
''Dinlersin.''
''Dinlemem.'' daha da yaklaştı kulağıma nefesi her yanıma yayılıyordu, en yumuşak ses tonuyla devam etti.
'' Ya kış bahçesini amcama söylersem, o zaman da mı yemezsiniz?'' koca koca gözlerini gözlerime dikti ve devam etti:
'' Amca! Bir bakar mısın?''
Daldırdım çatalı, ağzımı doldura doldura yemeye başladım.
''Efendim kızım.''
''Tamam amca yok bir şey, işine devam et.''
Mideme kramplar girmeye başladı; aynı zamanda yüreğime. Destina dersi dinledi ve bir tabak kek daha getirdi.
''Bunu da yiyin.''
''Yeter, yemeyeceğim.''
''Konunun sorularını çözmem. Ayrıca Amcam...''
''Of, tamam!'' yine bitirdim tabağı. Ben de bittim tabi odayla lavabo arasında mekik dokumaktan. Midemdekileri çıkardım yine durmadan. Pofuduk kekler insana mutluluk verirken bende hep mide bulantılarına sebep olurdu. Destina da bu kış bahçesini iyi kullanacak belli oldu. Öğretmenlik yıllarımın acemi günlerini niye böyle bir öğrenciyle geçirmek zorundaydım ki. Neyse kuşumu alıp odama geçmeliydim artık.
********
Bugün de akşamı ettik çok şükür. Nasıl bir gündü ya Rabbim? Yarın da izin günüm ve ben ne yapacağım, nereye gideceğim bilmiyorum. Evime mi gitsem? Neyse bulurum yapacak bir şey. Destina'nın tedavi yöntemi işe yaramış ki kuş canlanmaya başladı. Uçamıyordu, ötmüyordu. Sadece kafesin içinde küçük küçük kımıldıyordu. Verdiğimiz yemden henüz yememiş, su ise azıcık içmişti. 'E, mavi kuş seni kurtardık, ya benim içimdeki mavi kuşu ne yapacağız?' Kuşla muhabbetim koyulaşırken kapım çaldı.
''Girebilir miyiz?''
Gelen Destina ve Zehra'ydı. İçeri buyur ettim. Odam düzenli ve ben müsaittim. Her şeyden önce ruhum müsaitti. Yüzümde gülücükler açıyor, mutluluğumu onlara sergiliyordum.
''Yemeğinizi yediniz mi?'' diye sordu Zehra. ''Yedi, yani yemiştir.'' diyerek atıldı Destina. Nereden biliyordu ki yediğimi?
''Saliha Anne yine döktürmüş, nasıl yemem.''
''Kuşa bakacaktık da iyi mi şimdi?''
''Keyfi yerinde, hafif hafif kımıldıyor, senin sayende. ''
''Tekrardan bir bakayım, siz de getirdiğim nane çayını için soğutmadan. ''
''Çay mı getirdin bana?'' şaşkınlıktan durmadan gülüyordum, o da utancından daha da pembeleşiyordu.
''Gündüz mideniz bulanıyordu ya. Hem getiremez miyim?'' bardağı aldım elinden, parmaklarım istemsizce parmaklarına değdi. Yine ellerini etekleriyle buluşturdu ve eli ayağı birbirine dolandı. Bense gözlerimdeki ışıkla onu doya doya izledim. Parmaklarının değdiği yere dudaklarıma götürdüm ve keyifle çayımı yudumladım. Gözlerini kaçırarak hızlıca kuşun yanına gitti, kuşu inceledi:
''İyi görünüyor, gidebiliriz Zehra. Size iyi akşamlar Hocam.''
''Oturun laflayalım biraz.'' dedim; ama oturmaya pek niyeti yoktu. Ayrıldılar odamdan, beni de neşemle ve mavi kuşla bıraktılar. Geçtim kuşun yanına, okşadım kafasını ve dedim:
''Teşekkür ederim Mavi Kuş, biraz önceki güzellikler için.''
********