Gece halamın bana gösterdiği odada dinlenmeye çekildim. Valizimin köşesine sıkıştırdığım bira şişesini çıkardım, küçük küçük yudumlamaya başladım. Birkaç sigara tüttürdüm. Havada süzülen dumanların oluşturduğu şekilleri izledim. İntikam alma hevesiyle engelli bir kızı ağızlarına malzeme yapmalarına üzüldüm. Bu kadar mı düşmüşlerdi? Masum birine acı vermek istiyorlardı. Düşünceler kafamı darmadağın etmiş, gücü yine alkol ve sigarada bulmuştum. Tam kafam duman olmuş vaziyetteyken babam her zamanki performansıyla odama daldı:
''Lan eşek oğlu eşek böyle mi gideceksin köşke? Ağzında alkol kokusu, üzerinde sigara tütsüsü. Eğer köşkte de böyle davranışlar sergilersen Rahmi anlar senin ne bok olduğunu.''
Yataktan doğruldum, babama doğru yürüdüm. Yüz mimiklerimle gayet net bir hale bürünüp, her bir kelimeyi vurgulayarak:
''Gönderme o zaman! Beni de bok yemeye gönderme o zaman!''
Gözlerim gözlerini, sözlerim sözlerini vuruyordu. Devam ettim:
'' Senin verdiğin görevi yapmaya, lanet olası intikamınızı almaya ölmüyorum baba. Ne yapacakmışım efendim, şirketler sahibi koca Rahmi Alkan'ın evine girip muhbirlik yapacakmışım. Yaptırma baba, yaptırma! Bu benim meselem değil. İntikam almak için kala kala engelli bir kıza mı kaldınız?''
Babamın kan çanağına dönen gözlerine bakarak daha da ileri gitmeye hazırlandım. Yakamı tuttu, beni hafiften yukarı kaldırarak duvara yasladı:
''Oğlum falan demem, seni şuracıkta öldürürüm. Zaten anneni de sevmezdim.''
Şu anki kavgamız anlık değildi. Günlerin belki de yılların verdiği birikimdi. Bütün suç odama kahve getiren hizmetlide. Alkol aldığımı hemen uçurmuş babama. Annemi sevmeyen bir insanı asla ben de sevemem. Zaten baba olarak bir hayrını da görmedim. Annemle geçen kısacık hayatımdan kalan izlerin zerresi babamla olmadı. Babalık para ve mal mıydı? Zaten onlar hakkında da söz sahibi değildim. Bu sebepten kavga edip babamı ezmenin bir önemi yoktu benim için. Kavga etmek bile ona değer vermekti; ama annemi yinr diline dolamıştı.
Ağzıma tüm tükürükleri toplayarak ''Annemin adını sakın ağzına alma bir daha!'' diye bağırdım. Bütün gücümle bir manevra yapıp babamı duvara yasladım. Kavgamızın daha da alevleneceği esnada Senem Halam içeri girdi ve bizi ayırdı. Yüzümü kendine doğru döndürdü ve avuçlarının içine aldı. Kalbim sinirden inip inip kalkıyordu, ellerim titremiş, vücudum uyuşmuştu. Önce bizi sakinleştirdi. Başında bulunan görkemli taşlı siyah boneyi yavaşça açtı. Tabi benim gözler de şaşkınlıktan açıldı.
''Hala saçların...''
''İşte bu, bana geçmişin eseridir.''
Halamın saçları kısacıktı ve para para birçok yerde boşluk vardı. Halk dilinde saçkıran denilen hastalık yıllarca halamın yakasını bırakmamıştı.
''On dokuz yaşımda, o malum gecenin sabahından sonra hayallere, yarınlara veda ettiğimde saçlarıma da veda ettim. Doktorlar psikolojik diyor.'' sözleri ağzından güçlükle çıkarken elleri ellerimle buluştu. Gözyaşları yanaklarından boncuk boncuk döküldü.
Yutkundu.
Ben de yutkundum.
Bu yaşına kadar derinden açılan bir acının içinde yaşamıştı. Derdini babam denen mafya bozuntusu adamdan başkasına da anlatmamıştı. Saçlarını dini vecibelerinden örttüğünü düşündüm yıllardır. Görev zamanı bana gelince bu gerçekle tanıştım.
Biraz kendini toplayınca konuşmaya başladı:
''Yeğenim, biliyorum senin üzerine çok büyük yükler yükledik. Bu yükün ağırlığının da farkındayım, seni yorduğumuzu da.'' ellerimi göğsüne götürdü.
''Ama buradaki yangının sönmesi lazım. Genç yaşımda boynuma yüklenen acının bitmesi lazım. Her tarafa ışık saçan bir kız iken atılan iftiranın lekelerinin kaybettirdiklerini onların da kaybetmesi lazım.'' Hıçkırıkları art arda devam etti ve bir ara nefesi kesildi. Yakınımda bulunan suyu halama içirdim ve kollarımla titreyen vücudunu sardım, ellerini avuçlarımın arasına aldım:
''Hala, büyük babam bu adamın babasını öldürmedi mi, intikam alınmadı mı? Kalbin niye soğumuyor hala? Biz niye bu işkenceyi çekiyoruz?'' Yüzümdeki ifadeyi daha da belirginleştirerek ''Halam, ben bu işi yapmak, kimseye zarar vermek istemiyorum.''
Ellerini usul usul birkaç kez elimin üzerine vurdu ve bir sarmal gibi avuçlarına aldı. Daha fazla konuşmak istemediği belliydi. Sadece yaşadıklarını, hissiyatını bir cümle ile özetlemek istedi:
''İnan, ben de istemiyorum; ama aynalar buna izin vermiyor.''
Kendi sessizliğine gömülüp yavaşça odamı terk etti.
*********
Sabah olmuştu. Duşuma girdim, vücudumdan inen damlalarla içimdeki kasvetinde akıp gitmesini istedim. Bornozumu geçirdim, aynaya baktım. Acaba en son ne zaman takım elbise giyip kravat takmıştım. Mezuniyette mi? Hıh! Mezuniyet törenine de gitmemiştim. Ne kadar pahalı bir takım elbise ama duruşunu hiç beğenmedim. Saçlarımı inek yalamış gibi mi yapsam, havaya mı kaldırsam bilemedim. Zaten havada azıcık saçım kalmıştı kuaför amca sağ olsun, onu da dağınık bıraktım. Bu devirde acaba kaç öğretmen böyle giyiniyordur? Abartı, her şey abartı... Bir iki fıs fıs parfüm en pahalısından, hayır tabi ki en ucuzundan... Çorap konusunda şanssızım, bir iki kokla hop geçir ayağa, birkaç yudum bira... Kollarda fiyakalı kol düğmeleri ve pahalı bir saat... Evet, Emre! Sanırım hazırsın köşke gitmeye.
*******
''Ayşe, yirmi dört yaşında yeni mezun bir öğretmen diyorsun hem de erkek. Sen aklını mı kaybettin? Tanımadığımız insanı, hem genç hem de tecrübesiz birini köşke nasıl alırsın?''
''Ya hemen kestirip atma. Bak araştırdık. Kimsesi yokmuş, yetiştirme yurdunda büyümüş yavrucak. Belki de o da bizim bir evladımız olur hı, ne dersin? '' Rahmi Bey ses tonunu biraz yükselterek devam etti:
''Daha kötü değil mi yetiştirme yurdunda büyümesi? Ne idüğü belirsiz. Yıllarca sakladığımız gül goncamızı adamın önüne mi sergileyeceğiz? Tövbe tövbe! Gelince uygun bir şekilde gönder.'' Ayşe Hanım Rahmi Bey'in sözlerine itiraz ederek önüne geçti:
''Bana bak Rahmi! Bu kıza yeterince zindan hayatı yaşatıyoruz zaten. İçi pörsüdü yavrucağın yaşlılarla otura kalka. Kimi görüyor tepenin ortasında yapayalnız duran şu köşkte. Açık hava cezaevi gibi. Yazık, yapma bu kadar.'' Rahmi Bey yükselen sesini bu sefer alçalttı:
''Ya Ayşe, biz bu kızı üniversiteye falan göndermeyeceğiz yine açık öğretim okuyacak. O zaman özel hocaya da gerek yok, biz iptal edelim bu işi tamam mı, hiç öğretmen gelmesin, kendi çalışsın.''
''A! Hayatta olmaz. Ben kararımı verdim. Başvuranların içinde de bu öğretmeni seçtim. Gelecek, Destina'ya sayısal konularda yardım edecek ve sen buna itiraz etmeyeceksin. Bakarsın iyice anlaşırlar, sonra...'' Rahmi Bey bu sefer daha fazla kızarak söze atıldı:
''Hı sonra ne? Sonra ne Ayşe? Ne demek istiyorsun?''
''Yani gözümüzün önünde iyice inceleriz. Huyuna suyuna bir bakarız, belki yani şey...''
''Sus, ne demek istediğini anladım, daha fazla ileri gitme. Ben şirkete gidiyorum. Senin dırdırını daha fazla dinleyemem.''
Arka tarafta Rahmi Bey ve Ayşe Hanım'ın konuşmalarını dinleyen Saliha Teyzeyle Zehra kıkırdaşırken Ahmet hızlıca yanlarına yaklaştı:
''Neye gülüyorsunuz söyleyin bakalım, bir olay mı var?'' Saliha Teyze oğlu Ahmet'e döndü:
''Ne olacak oğlum, Bugün yeni öğretmen gelecek ya onun tantanası işte.''
''Kimmiş bu öğretmen?''
''Bilmiyoruz ki, ama yeni mezunmuş sanırım.''
Ahmet beklediği cevabı almak istemeyerek kısık bir ses tonuyla sordu:
''Erkek mi?''
''Tantana da o yüzden ya evladım. Gelecek öğretmen bir erkek.'' Ahmet saçlarını parmaklarıyla bir iki ovuşturarak dişlerini sıktı. Annesine döndü:
''Hım! Benim Rahmi Bey'le bir konuşmam lazım.'' dedi ve Rahmi Bey'in peşinden adımlamaya başladı.
*******
Ahmet, Saliha Hanım ile bahçıvan Necdet Bey'in oğluydu. Hukuk fakültesini bitirmiş, avukatlık mesleğini eline almıştı. Destina'nın bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe kadar her haline şahitti. Destina'nın her düşüşünde, ağlamasında, gülmesinde yani nerede hangi duyguları yaşıyorsa yanında bulunmuş, bir ağabey şefkatiyle kol kanat germişti. Dışarıdan ağabey sevgisi gibi hissediyoruz ya içini bir kendi bir de Allah bilirdi.
''Rahmi Amca, bir bakar mısınız?''
''Efendim oğlum.''
''Yeni öğretmen geliyormuş bugün. Gerek yok aslında, Destina'ya ders konusunda yardım ederdim.''
''Allah aşkına Ahmet, bu cadı senden ders dinler mi, hem de sen bana şirkette lazımsın. Bırak yengen kafaya koymuş zaten, artık kaçarımız yok.'' deyip pos bıyıklarını aşağı yukarı indirerek bir iki gülüş attı.
Ahmet, Rahmi Bey'e hiçbir şey diyemedi. Arkasından öylece bakakaldı. Dişlerini sıktı, kaşları çatıldı, bir süre bahçenin ortasında bir direk misali öylece durdu. Bazen insanın içine olacak şeyler doğardı da hiçbir şey yapamazdı ya Ahmet'in şu anki halinin tek yorumu buydu. Düşünceler, vesveseler kafasını kurcalarken babasının omzunu silkmesiyle irkildi:
''Oğlum, üşüyeceksin. Hava soğuyor, haydi içeri girelim.''
*********
Eylül ayının yaprakları saran soğuğu konağın etrafını da etkiliyordu. Sararmış yapraklar yer ile buluşurken insana her şeyin bir sonu olacağını; ama her sonunda bir baharla yeniden dirilişi getireceğini anlatıyordu. Sararan yapraklara bakıp gözleri dalmıştı Destina'nın. Acaba kendisi de bir yaprak gibi solsa, savrulsa, dalından aşağı düşse toprakla bütünleşip yeniden yeşerebilecek miydi? Hiçbir şey sonsuz değil kanaatine inat kainattaki her şeyin ebedi var olacağına inanıyordu. Acaba yeni bir başlangıç için bir ölüm mü gerekliydi, ölmek önüne yeni bir dünya serer miydi?
Ağaçların arasına daha da daldı, daldıkça düşüncelere, hayallere, kalbinin derinliklerine daldı. Sabah yengesinin ördüğü saçları avuçlarının içinden sıvazlayarak önüne doğru getirdi. Avuç içini baştan sona örgünün boğumlarında gezdirdi. Elleriyle yüzünü ovuşturdu. Bir ağacın gölgesinde oturduğu yerde gözlerini kapattı, rüzgarın ezgisine uyum sağlamış dans eden ağaç dallarının sesini, hışırtısını dinledi, dinledikçe huzur buldu. Eylül soğuğunun bembeyaz tenini çalmasına aldırmadı. Yanakları zaten tozpembeydi iyice pembeleşti, burnunun ucu kızardı, elleri üşüdü; ama bugün ona tek huzur veren yer doğanın kendisiydi. Uzaktan gittikçe yaklaşan sesle irkildi:
''Neredesin? Herkes seni arıyor.''
''Abi, biraz kendimle baş başa kalmak istedim.''
''Ne yaptın bakalım bugün?''
''Hayvanlarımı yemledim. Serayı gezdim, bitkilere suyunu verdim falan filan.''
''Çalışkan böcek seni.'' Destina nadiren de olsa gösterdiği tebessümü sergilediğinde Ahmet'in kalbinde kelebekler uçuşuyor, sonbahara inat dünyası çiçeklerle doluyordu.
''Yeni öğretmen geliyormuş, yardımcı olurdum sana, ne gerek vardı ki yeni birine.''
Destina'nın içini sıkan meseleyi açmıştı Ahmet; lakin bir şey diyemedi Destina. Rüyasını, içindeki sızıyı anlatamadı Ahmet'e. Soğuğun çalmış olduğu dudaklarını bükerek:
''İnan bilmiyorum Ahmet Abi. Yengem birini seçmiş, hayırlı olsun diyelim, ne diyeyim.''
''Tamam, ama dikkatli ol; eğer bir yamuğunu görürsen hemen gelip bana anlatıyorsun tamam mı? Hadi bak babam atları getiriyor, biraz binelim iyi gelir sana.''
Başıyla Ahmet'i onayladı, atı Yakamoz'a doğru yöneldi.
********
Tuttuğum taksinin köşke yaklaşmasıyla cama tamamen ellerim ve yüzümle yaklaşıyor, salya akacak derecede açık ağzımla etrafı seyrediyordum. Tepenin ortasında kale gibi duran köşkün çevresi ormanlarla kaplanmış, eşsiz bir manzaraya ev sahipliği yapıyordu. Ormanın etrafı ise duvar ve üzeri iğneli tellerle çevrilmiş, ara ara yerleştirilen kameralarla giren, çıkan, uçan, kaçan artık ne varsa takip ediliyordu. Takside çalan şarkıya eşlik ederek :
'Dedi ki götür beni aya aya aya aya wouh Dedim gidek uzaya aya aya aya wouh'
'Valla taksici abi inan ayada gitsen, uzaya da gitsen seninle gelirim; ama ne olur beni o köşke götürme' diyecektim, diyemedim. Köşkün kapısına geldiğimizde iki güvenlik taksinin yanına geldi, kimliğimizi aldı. Bir telefon görüşmesi de yaptıktan sonra köşkün kapıları zatı şahaneme açıldı.
Köşke girdikçe suçlu bir çocuk gibi bacaklarım titriyor, dişlerim tak tak birbirine vuruyor, boğazım sıkılıyor, nefesim kesiliyordu. Bir iki parmak hamlesiyle kravatı gevşettim, yakamın düğmesini açtım. Ellerimin terini üzerimde hoş durmayan pantolonuma sürdüm. 'Hoh!' diye bir nefes aldım. Şu anda tek güç kaynağım içinde birkaç kağıt, kalem ve uydurma özgeçmişimin bulunduğu çantam ve diğer koluma taktığım paltomdu. Çantamın kulpunu sıkıca tuttum, uzaktan kafasını uzatmış merakla bakan mirketlere benzeyen insan kümesine doğru yol buldum.
''Merhaba Rahmi Bey, ben Emre.'' diyerek önüme çıkan pos bıyıklı adamın eline hemen atıldım.
''Öhü öhü!'' önce boğazını temizledi adamcağız. ''Ben bahçıvanım evladım. Adım Necdet.'' diyerek elimi sıktı. Dakika bir gol bir. İlk potumu kırmıştım. Arkadan kıkırdama seslerine aldırmadan konuşmaya devam ettim:
''Affedersiniz, Rahmi Bey'le görüşecektim.'' Arkadan orta yaşlarda gayet bakımlı saçını arkadan topuz yapmış bir hanımefendi öne atılarak elini uzattı ve:
''Hoş geldin öğretmen oğlum.'' diyerek elimi sıktı. Karşılamanın samimiyetiyle içim ısınmış, yüzümde hafif bir gülümseme oluşmuştu.
''Ben Ayşe Alkan. Destina'nın yengesiyim. Eşim şu an işte, akşama doğru görüşürsünüz inşallah.''
Ayşe Hanım'ın hemen ardından bembeyaz bir topağı andıran, boncuk boncuk gözlerle bana bakan Saliha Teyzeyle tanıştım. Arkasında duran kızın Destina olup olmadığını sordum; ama Saliha Teyzenin kızı Zehra olduğunu öğrendim. Başladık ayaküstü muhabbete. Artık isyan bayraklarını çeken bacaklarım bir oturakla buluşmayı arzu ederken kimsenin beni içeri alma niyeti yoktu. 'Yav yeter artık! İçeri girelim.' diye içim çığlık atarken dışım etrafa şirin ve sevimli görünmeye çalışıyordu. Artık dayanamayıp:
''Şey, Destina Hanım nerede?'' dedim pat diye. Etraf bir an sus pus oldu. Bir musiki gibi yaprak hışırtılarına karışmış at sesleri geliyordu uzaktan. Yönümü gelen sese doğru çevirdim. Ayşe Hanım at seslerine doğru yönelerek:
''İşte geliyor evladım.'' demesin mi? Kaşlarımı kaldırdım. Gözlerimi ayırdım, kapattım, bir daha ayırdım. Gördüklerimin bir masal unsuru olduğunu düşünerek gözlerimi ovaladım bir daha baktım. At yaklaşıyor, yüreğim hızlanıyordu; at yaklaşıyor, içimde halaylar çekilmeye başlıyordu ; at yaklaşıyor, ben ...artık duygularımı ifade edemiyordum.
Attan indi, yanımıza doğru geldi. Bir eliyle atın yularını tutarken diğeriyle belinden aşağı uzanan örgü saçlarını öne doğru baştan sona sıvazlayarak aldı. Sanırım bu köşkte benim işim hiç kolay olmayacaktı.
********