Egenin Güneşi
-Egenin Güneşi-
Bodrum’un yakıcı sıcağı Bellamis Otel’in bembeyaz duvarlarına çarpıp Eda’nın yüzünde patlıyordu. 22 yaşında eğlenmeye gelen yaşıtlarından farklı olarak harıl harıl çalışıyordu.
Eda elindeki tepsiyle lobiden geçerken tek bir şeyi düşünüyordu: Vize ücreti ve uçak bileti.
Sadece üç ay daha bu kaprisli zenginlere katlanabilirse hayallerindeki Barselona sokaklarına kavuşacaktı. Onu bu topraklara bağlayan hiçbir şey yoktu.
Ancak patronu Nuri Bey’in bitmek bilmeyen azarları hayallerini her gün biraz daha törpülüyordu. "Eda 204’ün havluları gecikti! Eda buz kovası nerede?”
"Eda! Neredesin kızım sen?"
Nuri Bey’in sesi mutfağın fayanslarında yankılandı. Eda elindeki boş tepsiyi tezgaha bırakıp derin bir nefes aldı. Nuri oteli bir diktatör edasıyla yöneten, çalışanlarını sadece birer sayıdan ibaret gören bir adamdı.
"Buradayım Nuri Bey son siparişi teslim ettim."
"Teslim etmişmiş! 204 numara yarım saattir buz bekliyor. Müşteri şikayetçi! Eğer bir daha böyle bir aksaklık olursa, o çok istediğin vizeni rüyanda görürsün. Maaşından keserim anladın mı beni?"
Eda’nın elleri titremeye başladı. Hakaretlere alışmıştı ama hayallerinin bir tehdit unsuru olarak kullanılması bardağı taşıran son damlaydı. Hiçbir şey demedi, sadece başını öne eğdi. Nuri Bey söylenerek uzaklaşırken Eda, servis ofisinin loşluğuna sığındı. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.
Ofis masasının hemen yanındaki bar hazırlık ünitesinde barmenlerin akşamki "VIP" parti için hazırladığı özel karışımlar duruyordu. Aralarında etiketsiz kristal kesim küçük bir şişe vardı. Rengi gün batımındaki deniz gibi koyu bir kehribardı. Eda, bir anlık cinnetle şişeye uzandı.
"Bir yudum” dedi kendi kendine. "Sadece bu siniri yatıştıracak bir yudum. Soktuğumun otelinde çalış çalış öldüm be”
Şişenin kapağını açtığında burnuna tarçın zencefil ve tanımadığı egzotik çiçeklerin kokusu doldu. Şişeyi kafasına diktiğinde boğazından aşağı inen sıvı beklediği gibi genzini yakmadı; aksine kadife gibi yumuşak bir sıcaklıkla midesine indi. Ancak saniyeler içinde o sıcaklık damarlarında akan bir lav nehrine dönüştü.
Ne içtiğini bilmiyordu. O şişe otelin en zengin müşterileri için hazırlanan duyuları on katına çıkaran ve mantığı devre dışı bırakan özel bir afrodizyak özüydü.
-Urfanın Ateşi-
Üst katlarda otelin en görkemli dairesinde ise zaman daha ağır akıyordu. Ferhat Ağa, balkonun korkuluklarına yaslanmış elindeki tespihi yavaşça çekiyordu. Urfa’nın uçsuz bucaksız topraklarından sonra bu mavi sonsuzluk ona fazla çıplak fazla hafif geliyordu. Otuz yıllık ömrü aşiret töreleri toprak kavgaları ve ağır sorumluluklarla geçmişti.
Buraya bir "ortak" olarak gelmişti ama ruhu hala Fırat Nehri’nin hırçın sularındaydı. Bellamis otele ortak olacaktı. Gömleğinin ilk iki düğmesini açmış Bodrum’un akşam serinliğinin göğsüne değmesine izin vermişti.
Ama içindeki o huzursuzluk geçmiyordu. Korumaları kapının dışında bir gölge gibi beklerken o sadece bu işin bir an önce bitmesini ve kendi topraklarına dönmeyi diliyordu. Yıllardır kendi ailesi aşiret savaşlarıyla uğraştığı için güneş, sahil kum neşeli insanları görmek ona tuhaf geliyordu.
Hayatın gerçekleri bu değildi. Ama sözde buraya hem ortaklık hem de kafa dağıtmaya gelmişti. Evlilik meseleleri canını sıkıyordu. Aşiret reisi olduğu için evlenmeye mecburdu ve henüz buna değecek bir kadın olduğunu düşünmüyordu. Hele ki ona gösterilen kadınlar zerre ilgisini çekmemişti. Şırnaktaki aşiretten Rojda’yı almak istememişti ama anası kararlıydı. Oğlunu bir an önce evlendirmek için çalışmalara başlamıştı.
Oğlu ise çocukluğundan beri ona yüklenen yüklerin ağırlığında büründüğü sert maskelerden daha yeni yeni yorulmuştu.
Kadınları severdi tek gecelik ilişkiler ona göre daha cazipti ama evlilik ters geliyordu. Herkese sözünü geçiren Ferhat ağanın bir kadınla uğraşmaya tahammülü yoktu. Anasından biliyordu kadınların zorluğunu.
Elbette evlenecekti ama önüne koyduğu bazı hedefler vardı ve bunlardan önce evlenmeyi düşünmüyordu.