Mardin Yolcusu
Mardin’e yaklaştıkça yolun rengi değişti.
Önce bozkır uzandı camın ardında; sarı, yorgun, güneşten kavrulmuş bir sessizlik gibi… Sonra taş evler göründü uzakta. Tepelere yaslanmış, birbirine omuz vermiş eski yapılar….
Direksiyonu iki elimle daha sıkı kavradım.
Yan koltukta Emine Annem vardı. Başındaki açık renk yazmayı çenesinin altında düğümlemiş, bir eliyle çantasını tutuyor, diğer eliyle de arka koltukta uyuyakalan Umay’ın üstündeki ince hırkayı düzeltiyordu. Yaşı ilerlemişti artık; eskiden mahallede herkesin kapısına yetişen, birinin çorbasına tuz, birinin derdine söz olan Emine Annemin omuzları biraz çökmüştü.
Eskiden ona Emine teyze derdim. Aydın’daki o eski bahçeli evin yan komşusu, annemin en yakın arkadaşı, benim çocukluğumun sessiz tanığıydı. Gözleri hâlâ aynıydı. Ben on dört yaşında annemi, babamı ve ağabeyimi toprağa verdiğim gün bana nasıl baktıysa, bugün de öyle bakıyordu. Herkes birkaç gün ağlamış, birkaç hafta başımı okşamış, sonra kendi hayatına dönmüştü. Ama Emine teyze dönmemişti. Benim yanımda kalmıştı. Önce “kızım” demişti bana, sonra ben ona bir gün fark etmeden “anne” demiştim. O günden sonra da öyle kalmıştı.
“Yoruldun mu kızım?” diye sordu usulca.
Başımı iki yana salladım.
“Yok Anne. Az kaldı zaten.”
Altı yıl boyunca Aydın’da kurduğum düzeni, küçük evimizi, sabahları pencereye vuran o tanıdık güneşi, Umay’ın kreşe giderken kapının önünde oyalanmasını, Emine annenin akşam çaylarını… hepsini geride bırakıp gelmiştim. Bir tayin kâğıdıyla insanın hayatı bu kadar kolay toplanabiliyordu işte.
Yol boyunca kendime kaç defa “Sakin ol Sevda,” dediğimi hatırlamıyordum. Ama insanın kendine söylediği şeyler, kalbine her zaman geçmiyordu. Hele de yanında beş yaşında bir çocuk, ailesi bildiği kadın ve bagajında bütün hayatı varsa…
Yeni bir şehre gelmek kolay değildi. Hele ki askeriyeye bağlı bir hastaneye tayinin çıkmışsa, kolay hiç değildi.
Arka aynadan Umay’a baktım.
Başını yana düşürmüş, kirpikleri yanaklarına gölge yapmıştı. Kahverengi, dalgalı saçları alnına yapışmıştı biraz. Yol boyunca önce şarkı söylemiş, sonra Emine anneye sürekli “Mardin’de deniz var mı?” diye sormuş, deniz olmadığını öğrenince de dramatik bir şekilde iç çekmişti. Sonra elindeki bez bebeği göğsüne bastırıp uykuya yenilmişti.
O doğduğunda, kucağıma ilk verdiklerinde, dünyadaki bütün kırgınlıklarımı unuturum sanmıştım. Unutmadım. Ama hepsinin üstüne onu koydum. Acımı onun kokusunun altına sakladım. Öfkemin sesini onun kahkahasıyla bastırdım.
Beş yaşındaydı. Kahverengi, dalgalı saçları beline kadar uzanıyordu. Saçlarının rengi bendendi ama gözleri babasındandı. Ne zaman yüzüme baksa, geçmişten çıkıp gelen biri gibi kalbimin en acı yerine dokunurdu. Ela ile kahverengi arasında değişen o derin bakışlar, bazen onun bana ilk baktığı günü hatırlatırdı. Bazen de en son baktığı günü.
Bir insanın yüzü, aynı anda hem en büyük sevincin hem en büyük yaranın aynası olabilir miydi?
Umay bana bunu her gün öğretiyordu. Ben onu unutmak için çok uğraşmıştım. Ama her sabah onun bir parçası bana “Anne” diye seslenerek uyanıyordu.
Arka koltuktan Umay’ın uykulu sesiyle irkildim. Gözleri yarı açıktı.
“Anne, geldik mi?”
Dikiz aynasından ona baktım.
“Az kaldı güzelim,” dedim. “Birazdan yeni evimizin olduğu yere varacağız.”
Umay bu kez yanındaki Emine anneye döndü.
“Yeni evimiz büyük mü anneanne?”
Emine anne gülümsedi. Umay ona ilk konuşmaya başladığı günden beri anneanne diyordu. Kan bağı yoktu belki ama bazı bağlar, kandan daha güçlüydü. Ben bunu hayatta en çok Emine anneden öğrenmiştim.
“Bence sana yetecek kadar büyük.”
“Peki park var mıdır?”
“Olmaz mı hiç?” dedi Emine anne, “Hem park vardır hem güzel sokaklar vardır. Bakarsın belki yeni arkadaşların bile olur.”
Umay hemen heyecanlandı.
“Ben Mavi’yi de götürürüm parka.”
“Mavi sensiz bir yere gitmez zaten,” dedim gülerek.
Askeriyenin nizamiye kapısına geldiğimizde arabayı yavaşlattım. Görevli asker yaklaştı. Camı indirdim, kimliğimi ve tayin evraklarımı uzattım.
“Askeri sağlık birimine yeni tayinim çıktı,” dedim. “Hemşire Sevda Ulusoy.”
Asker evraklara baktı, sonra içeriyle kısa bir görüşme yaptı. Ardından başıyla ileriyi işaret etti.
“Aracı sağ tarafta misafir araç bölümüne çekebilirsiniz. Albayım sizi bekliyor. İçeri yalnız geçmeniz gerekiyor.”
Kalbim bir an hızlandı. Arabayı gösterilen yere çektim. Motoru kapatınca içeride kısa bir sessizlik oldu. Umay hemen öne doğru eğildi.
“Anne, biz de gelecek miyiz?”
“Hayır canım. Siz anneannenle arabada biraz bekleyeceksiniz. Ben anahtarı alıp geleceğim. Sonra evimize gideceğiz.”
Umay’ın kaşları hafif çatıldı.
“Uzun sürer mi?”
“Hayır. Çok sürmez.”
Çantamı aldım, arabadan indim. Askeriyenin içine doğru yürürken üzerimde resmi bir sakinlik vardı ama içimde her şey dağınıktı. Bunu kimse göremezdi. Zaten yıllardır en iyi bunu öğrenmiştim: İnsan bazen içi paramparça olsa bile dışarıdan dimdik durabiliyordu.
Komutanlık binasına yönlendirildim. Koridorlar temiz, düzenli ve sessizdi. Kapıların üzerindeki tabelalara bakarak ilerledim. Bir asker beni geniş bir odanın önüne getirdi.
“Albayım sizi bekliyor,” dedi.
Kapıyı çaldım. İçeriden tok ama sıcak bir ses geldi.
“Gel.”
Kapıyı açıp içeri girdim.
Odanın içinde orta yaşlarını geçmiş, yüzünden sertlikten çok güven duygusu yayılan bir adam vardı. Üniforması tertemizdi ama bakışları beklediğim kadar mesafeli değildi. Masasının arkasında oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı.
“Sevda Ulusoy, değil mi?”
“Evet komutanım.”
“Hoş geldin kızım. Ben Albay Mehmet GÜNSOY”
Kızım demesi beni bir an hazırlıksız yakaladı. Askeri bir ortamda böylesine sıcak bir hitap beklemiyordum. Hafifçe gülümsedim.
“Hoş bulduk Albayım.”
“Elindeki dosyayı bırak, ayakta kalma. Otur bakalım.”
Gösterdiği sandalyeye oturdum. O da tekrar yerine geçti. Masasında birkaç dosya, bir çay bardağı ve küçük bir aile fotoğrafı vardı. Sert bir komutandan çok, yıllardır birçok insanın derdini dinlemiş babacan birine benziyordu.
“Yol yordu mu?”
“Biraz komutanım. Ama iyiyiz.”
“Yanında kızın ve annen varmış, doğru mu?”
“Evet. Kızım Umay ve annem sayılır. Emine.”
Albay yüzüme dikkatle baktı ama soru sormadı. Bu hoşuma gitti. Bazı insanlar meraklarını nezaket sanırdı.
“Lojmanınız hazırlandı,” dedi. “Biraz acele oldu ama temizlettirdim. Çocuk varmış, ona göre dikkat etmelerini söyledim.”
Bu kez gülümsemem daha gerçek oldu.
“Çok teşekkür ederim Mehmet Albayım. Gerçekten zahmet olmuş.”
“Zahmet değil kızım. Buraya gelen personel bizim emanetimizdir. Hele ki ailesiyle gelen daha da önemlidir.”
Tam o sırada odanın sağ tarafındaki koltukta oturan birini fark ettim. İlk girdiğimde dikkatim tamamen albaydaydı, onu görmemiştim. Üniformalı bir yüzbaşıydı. Otuzlu yaşların başlarında gibi duruyordu. Koyu saçlı, düzgün yüz hatlarına sahip, bakışları dikkatli bir adamdı.
Albay elini ona doğru uzattı.
“Bu da Yüzbaşı Hakan. Buradaki birliklerden birinin sorumlu subaylarından. Sağlık birimiyle sık sık işleri olur. Birbirinizi tanımanız iyi olur.”
Hakan ayağa kalktı.
“Yüzbaşı Hakan Karahan,” dedi.
Ben de ayağa kalkıp başımla selam verdim.
“Hemşire Sevda Ulusoy.”
Tokalaştık. Fakat gözlerindeki bakışı fark etmemek mümkün değildi. Beni inceler gibi değil, görür görmez etkilenmiş bir adamın saklamaya çalıştığı hayranlıkla bakıyordu. Yine de bakışında rahatsız edici bir ısrar yoktu. Daha çok şaşırmış gibiydi. Sanki beklediğinden farklı biriyle karşılaşmıştı.
“Hayırlı olsun,” dedi. “Mardin ilk başta biraz zor gelir ama sonra insan alışıyor.”
“Teşekkür ederim. İnşallah bir an önce alışırız,” dedim.
Albay hafifçe güldü.
“Hakan da ilk geldiğinde böyle diyordu. Şimdi buradan göndermeye kalksak gitmez.”
Hakan’ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Doğrudur komutanım. Mardin insanı kendine bağlıyor.”
Ben pencerenin dışına kısa bir bakış attım.
“Bakalım bizi de bağlayacak mı.”