"Peki. Hadi geçelim." Eliyle benim önden geçmemi teklif etti. Oda çok büyüktü. Kapıdan girer girmez sağ kısım ve sol kısım diye ikiye ayrılmış olduğunu gördüm. Sağ kısımda Dante'nin masası ve önünde deri koltuklar vardı. Masasının arka çaprazından bir kapı daha açılıyordu ama kapalıydı. Sol kısımda ise yuvarlak bir masa vardı. Konsol ve kitaplıkta bu bölmedeydi. Delmar masanın önündeki koltuklara kendisini atmıştı. Bense ne yapacağımı bilemedim. Ayakta dikilirken, Dante,
"Ne bekliyorsun Hare? Otursana." Dedi. Bu sırada Dante'nin sekreteriyle göz göze geldik.
"Hoş geldiniz Hare Hanım. Ben Sema." Herkes benim adımı biliyordu. Kendimi garip hissetmeye başlamıştım bile. Tebessümle bende elimi uzattım.
"Hoş bulduk Sema Hanım. Bende Hare diyeceğim ama siz zaten benden haberdarmışsınız." Bende yerime oturunca ellerim önümde ne yapacağımı bilemedim. Sema çıkınca Dante laptopuna gömüldü. Bizi iyice unuttu. Sessizliği bozan kapı sesiyle arkamı döndüm. Kapılara arkamı dönerek oturmaktan nefret ederdim. Her zaman sırtımı duvara verme ihtiyacı hissederdim. Delmar'ın yanına oturamayacağım için mecburen buraya oturmuştum. Gelenin Sema olduğunu sanmıştım ama bu sefer başka bir bayandı.
"Müsait misiniz efendim?" dedi kadın. Dante Kafasını sallayarak kadına tepki verdi. Kadın içeri girdiğinde gözleri benimle buluştu çünkü hala omzumun üzerinde kadına bakıyordum. Yapmacık bir gülümsemeyle,
"Hoş geldiniz. Derya ben. Antonino Bey'in asistanıyım."
"Hoş buldum Derya. Bende Hare" Sanki benim çalışanımmış gibi bir havaya bürünmemişimdir inşallah. Tekrar önüme döndüm. Delmar ile göz göze gelince sırıttığını farkettim. Ofis çok sıcak olduğu için ayağa kalkarak ceketimi çıkartıp yanıma koydum. Beklemenin daha uzun olacağını varsayarak çantamdan telefonumu çıkarttım.
"Kusura bakma Hare sormayı unuttum. Ne içersin?" Derya hala ayakta Dante'ye verdiği dosyanın başında bekliyordu.
"Önemli değil Dante. Sade bir Türk kahvesi içebilirim." Adını bilerek söyledin Hare. Saçma sapan oyunların içine giriyordum. Hep Leman'ın yüzünden. Onun abartılı yakıştırmaları beni oyuna getirmişti. Derya benim Dante demem üzerine kafasını hemen Dante'ye çevirdi. Dante'nin dudağı belli belirsiz kıvrıldı,
"Derya bize iki Türk kahvesi getirir misin?" dedi. Hala dosyalara gömülmüştü. Derya şaşkınlıkla odadan çıktı.
"Ben burada değilim zaten. Oğlum niye bana sormuyorsun ne içersin diye?" Delmar hafif sitemliydi.
"Git kendin al Delmar. Beni dinlemeyen adamla ne uğraşacağım." Birkaç sayfaya imza atı ve kafasını kaldırıp bize baktı. Önce Delmar'a sonra bana.
"Peki bakalım. Öyle olsun." Delmar gülümsüyordu. Onlar imayla birbirlerine bakışırken telefonum çaldı. Arayan bilmediğim bir numaraydı. Sabahki karşılaşmadan sonra Onur olabileceğini düşündüğüm için telefonu sessize aldım. Bu hareketim Dante'nin dikkatini çekmiş olacak ki,
"Konuşabilirsin." Dedi. Cevap vermek yerine tebessüm ederek kafamı salladım. Kapı çalındı. Derya kahvelerle içeri girdi. Önce bana uzattı daha sonra Dante'ye. Dante incelediği dosyayı ona verirken, "Şimdilik bizi yalnız bırak." Diyerek odadan gönderdi ve bana dönerek, "İş yapacağım bir adamın dosyası var. Dosya sabah elime ulaştı. Bugünlük sadece onu tercüme etmeni istiyorum. Önce sözlü olarak çevireceksin. İşimiz bitince yazıp çıkabilirsin." Kahvelerimizi içip arkadaki masaya oturduk. Elime verdiği dosyanın ilk sayfasında yazan isim duraklamama sebep olmuştu. Dante'ye baktım hemen. "Yanlış görmedin. Milletvekili." Dedi. Karşımda duran isim şu anda hali hazırda iktidarda olan partinin tanınmış bir ismiydi. İstanbul milletvekillerinden olan Ahmet Sontaş. Şaşkınlığımı hemen bir kenara bırakıp dosyayı harfi harfine çevirmeye başladım. Adamın genel özelliklerinin yanı sıra, ne yiyip içtiğine, ailesinin ayrıntılı bilgilerine, bankadaki paralarına, vizelerine kadar her şeyi yazmışlardı. Tüm rutininin olduğu ayrı bir kâğıtta vardı. İlk çevirdiklerim emniyet dosyasına benziyordu ama son çevirdiklerim resmen adamın sağ kolunun raporuydu. Adama acıdım. Güvendiğin kişi tarafından ihanete uğramak zor olmalıydı.
Çevirme işi bitince ikisi tekrardan kendi masasına geçti. Bende laptopa yazmaya başladım. Yazıya dökmek sözlü anlatımdan daha çok vaktimi almıştı. Sona yaklaşırken Dante yanıma kül tablası ve sigara koydu.
"Sigara içebilirsin. İşe dalınca söylemeyi unuttum." Şu an gerçekten çok ihtiyacım vardı. Teşekkür ederek bir tane sigara yaktım. Hem elimdeki işe yoğunlaşıyordum hem de onları dinliyordum. Elimdeki dosya bitince,
"Ben bitirdim. Çıktısını alayım mı?" dedim. Yanıma gelen Dante, aynı dün akşamki gibi üzerime doğru eğildi. Bir eli sandalyemin arkasında bir eli masadaydı. Bana değil laptopa eğilmişti aslında ama çok yakınlaşmıştık. Kafamı hafiften yana çevirince nefesim kesildi. Alkollüde değildim ama midem kasıldı bir anda. Hemen önüme döndüm.
"Tamam. Gerisini ben hallederim. Sen çıkabilirsin. d**k seni istediğin yere bırakacak." Çok ciddi duruyordu.
"Gerek yok ben giderim." O kadar para alıyordum. Kendimde gidebilirdim. Yüzüme bile bakmadan telefonla bir yeri aradı.
"Hare aşağıya iniyor. İstediği yere bırakırsın Dick..... Evet." Dedi ve bana döndü. Sanki beni duymamış gibiydi. Emir vakiler hiç de hoş olmuyordu. Özellikle emir veren hayatında önemli bir yer kaplamıyorsa.
"Peki. Görüşürüz o zaman." Çıkmadan kafamı hafifçe eğdim. O neşeli Delmar bile ciddileşmişti. Konuşmalarında kaçırdığım bir nokta olmalıydı. Odadan çıkınca Sema Hanıma da iyi akşamlar dileyip aşağıya indim. d**k beni arabanın kapısını açmış bekliyordu.
"İyi akşamlar Dick."
"İyi akşamlar Hare Hanım. Buyurun lütfen." Dedi benim duraksamamı görünce.
"Teşekkür ederim d**k ama ben biraz yürüyeceğim. Az ilerideki alışveriş merkezine gideceğim zaten. Sen hiç zahmet etme." Eve dönmek yerine hazır buraya gelmişken işte giymek için bir iki kalem etek alsam iyi olacaktı.
"Çok özür dilerim Hare Hanım ama isterseniz arka sokağa gidin, sizi bırakmam söylendi. Lütfen izin verin." Kibar adamın yüzü biraz gerilmişti. Patronlarını sevmelerine rağmen onlardan korktukları apaçık ortadaydı. Sadece kafamı sallayarak araca bindim. Biner binmez telefonumu çıkartıp Cansu'yu aradım. Hem bir kahve içmek için hem de kafasını toparlaması adına onu da çağıracaktım.
"Tatlım ne yapıyorsun." Sesi uykulu geliyordu. Muhtemelen uyumuştu. Canı sıkkın olduğunda sürekli uyurdu Cansu.
"Uyuyordum Hare." Gülümsedim. Arkadaşımı tanıyordum.
"Hadi kalk Akmerkez'e geliyorsun. Sana ihtiyacım var. Sakın mızmızlanma ya da bahaneler sıralamaya başlama. Hiçbirini dinlemeyeceğim. Gelince beni ara nerede olduğumu söyleyeceğim. Hadi öpüyorum." Dedim ve telefonu kapattım. Gülüyordum. Cansu'yu dinlemiş olsaydım bende pes edebilirdim. Bu şekilde hiç kaçar yanı yoktu. Gelecekti. Dikiz aynasından d**k ile göz göze geldik. "Arkadaşımın biraz canı sıkkındı. Zorla evden çıkartmam lazımda" Çok sıcak bakıyordu bana. Sanki senelerdir tanıyordum bu insanları...
"İsterseniz arkadaşınızı almaya gidelim. Zaten ben buraya geri döneceğim. Dönerken sizi de bırakırım." Aslında o kadar mantıklı bir şey söylemişti ki. Yine de bu teklifi kabul edemezdim. İnsanların iyi niyetini su istimal etmemeliydim. Sonuçta adam benim özel şoförüm değildi.
"Teşekkür ederim d**k. Biraz hava almak ona iyi gelecektir. Bende bu sırada işlerimi halledeceğim." Cevap vermedi. Israrda etmedi. Bu adam tam benlikti. Samimiyetsiz konuşmalardan kaçınıyordu. Akmerkez'in önün gelince kapımı açmak için dışarı çıkmıştı. Ondan önce davranıp kapıyı açmaya çalıştım ama kapı açılmadı. Şaşkınlıkla d**k'in açtığı kapıdan dışarı çıktım. "Kapılar neden kilitli Dick." Şirkete gittiğimizde gayet güzel açılan kapılar şimdi çocuk kilitliydi. Bunu soracağımı hissetmiş olmalı ki dudaklarını ısırdı gülmemek için,
"Antonino beyin emri Hare Hanım. Kapı takıntısı vardır." Aman ne hoş. Ben bu lükse alışık değildim ki. Alışır mıydım? d**k'in aksine kocaman gülümsememle cevap verdim,
"Onun neye takıntısı yok ki? Neyse teşekkür ederim d**k. Görüşmek üzere." Yanından ayrılırken insanların bakışları bendeydi. Sebebi şüphesiz az önce indiğim araçtı. Neredeyse on beş milyonluk bir araçtan çıkmıştım. İçeri geçerken arkama baktım. d**k hala bekliyordu. Telefon görüşmesi yaptığını gördüm. Tekrar el salladım ve içeri girdim. Cansu gelene kadar bir iki mağazaya girdim. Kalıplarının bana yakıştığını bildiğim mağazadan iki tane kalem etek aldım. Birinin fermuar detayı diğerinin ise cesur yırtmacı çok hoşuma gitmişti. Ödemeyi yaparken Cansu aradı.
"Neredesin canım." Dedim kredi kartının şifresini girerken.
"Şimdi girdim. Nereye geleyim." Açlıktan ölmek üzereydim.
"Günaydın'a gel tatlım. Bende şimdi onun katına çıkıyorum. Bir şeyler yeriz. Çok acıktım." Ben içeri geçip oturduktan sonra Cansu geldi.
"Leman yok mu?"
"Aman bırak şu deliyi. Alper'i davet etti eve. Bende geç gitmeyi planlıyorum. Hiç sevmediğim şeyler biliyorsun." Siparişlerimizi verip Oğuz hakkında konuştuk. Yemeğimiz bittiğinde Cansu'da iyice açılmıştı.
"Sen alacaklarını almışsın ama bende bir elbise beğenmiştim. Hazır buradayken deneyeyim de alayım onu. Ne dersin?"
"Evde beni bekleyen şahane planlarım yok. Seve seve kabul ederim arkadaşım." Hesabı ödedikten sonra. Cansu'nun dediği mağazaya girdik. Cansu beğendiği elbiseyi ararken bende kırmızı bir elbise beğendim. Hafif kalın askılı, önü sutyen şeklinde, sırtı açık, diz altı, çok dar olmayan bir elbiseydi.
"Sen onu denerken bende bunu deneyeyim." Dedim. İkimizde elimizde elbiseler yan yana olan kabinlere girdik. Ben sutyenle kalmışken kabinin perdesi hızla açıldı ve içeri biri girdi. Hışımla arkamı dönünce Onur eliyle ağzımı kapattı.
Onunla bu kadar yakınlaşınca ne kadar özlediğimi anladım. Aslında sevgim vardı ama aşkım çoktan bitmişti. Belki de biz daha birlikteyken bitmiş bir şeydi.
"Şiştt. Saki ol. Sadece konuşacağım." Gözlerimi kocaman açarken şaşkınlıkla onun bu cesaretine bakıyordum. Yavaşça elini ağzımdan çekti. Zaten ufak olan kabinde çok yakındık.
"Onur sen kafayı mı yedin? Ne işin var burada? Defol git!" Sessizce konuşuyordum. Cansu'nun Onur'u görmesini istemiyordum.
"Hare lütfen konuşmama izin ver. Beni dinle."
"Hayır Onur. Seni dinlemek istemiyorum. Seni görmek istemiyorum. Şu zamana kadar neredeysen şimdi de oraya git. Aptal herif. Aşkının arkasında durmadın. Şimdide karşıma geçmiş beni dinle diyorsun." Dememle beni kabinin duvarına itti. Üzerime yaslanırken ellerimle ona karşı koydum.
"Onur pislik çıkartma. Bırak beni." Ona çok güzel direnirdim ama kimsenin bizi duymasını istemiyordum.
"Hare lütfen. Seni çok seviyorum ve unutmak istemiyorum." İğrenç herif.
"Onur saçmalıyorsun. Biz gayet medeni bir biçimde ayrıldık. Daha dün kolunda bir kadınla değil miydin sen? Defol git biri görecek şimdi." Dedim. Perdeye kafamı çevirerek. Tedirgin oluyordum. Tekrardan Onur ile gözükmek istemiyordum. Hayatımdaki tüm değerleri mahvetmişti o. Bir anda bana sıkıca sarılıp kafasını boyun çukuruma gömdü. Gözlerimi kapattım sinirle.
"Hare... Seni çok özledim. Lütfen beni affet." Güldüm. Hatta gülmekle kalmadım kahkaha atmaya başladım. Sinirlerim bozuldu. Gergindim. Hızla bir şeyler düşünmek zorundaydım.
"Neye gülüyordun Hare? Elbisenin içindeki komik halimimi gördün yoksa." Cansu sesimi duymuştu. Derin bir nefes alarak sesimi dengeledim.
"Yok be kızım. Sinir bozucu patronum emirlerini iletmişte. Gelen mesaja gülüyorum." Dedim. Cansu kendisine küçük gelen elbisenin bir beden büyüğünü isterken bende Onur'a döndüm tekrar.
"Onur bırak beni. Elinden çok çabuk kurtulacağımı biliyorsun. Rezillik çıksın istemiyorum. Yaşadıklarımızın hatırına bırak beni." Onur beni dinlemiyordu bile. Başını boynumdan da kaldırmamıştı. Hissettiğim şeyle kaskatı oldum. Minik öpücükler bırakıyordu.
"Harem..." dedi kulağıma boğuk sesiyle. Lanet olsun! Dizimi kırıp kasıklarına bir tane indirdim. Bunu beklemediği için sessizce küfrederek iki büklüm oldu. Bende hemen üzerimi giyinip elbiseyi elime aldım.
"Onur seni uyarıyorum. Daha fazla etrafımda dolaşmayacaksın. Beni rahat bırakacaksın. Bir dahakine bu kadar yumuşak olmam. Konunun babama kadar uzanmasını istemiyorum. Anladın sen beni." Dedim kabinden çıkarken. Babamdan ölesiye korkardı Onur. Babam bu olanları bilse bir kaşık suda boğardı Onur'u. "Cansu ben kasadayım." Elbiseyi denemeden almaya karar verdim. Cansu'da ödemesini yapınca. Çıkışa doğru yürüdük. Çok gergindim. Kendimi hızlıca toparlamam gerekmişti. Yukarıda büyük bir şok yaşadığımı düşünüyordum ama asıl şoku kapıya çıkınca yaşadım. d**k kapıda bekliyordu. Bizi görünce aracı önümüze getirip kapılarını açtı. "d**k? Ne yapıyorsun burada sen?" Şaşkınlığımı gizleyemedim. Adam bizi mi beklemişti. Peki ama neden? Cansu'da bize bakıyordu. Gerçi gözü daha çok arabadaydı. Utanmasa kafasını içeri uzatıp inceleyecekti.
"Antonino Bey başka bir araçla özel çıkmak istedi. Benim de sizi beklemem söylendi. Buyurun lütfen." Dedi. O kadar gergindim ki. Bu teklife hayır demek istemedim. Cansu ile arabaya bindik. Önce Cansu'yu bıraktık. Arabada patronumun gönderdiği aracı konuşmadık ama yarın okulda beni ablukaya alacağı belliydi. Beni İstiklal'in başına bırakmasını istedim. Teşekkür ederek yürümeye başladım. Kafamı toparlamam gerekiyordu. İstiklalin ortasında arka bahçesi olan kitapçıya girdim. Çok sık olmasa da gelirdim buraya.
Ellerinde kitapları, sessizce kahvelerini içen insanların içinde buldum kendimi. Yanımda ders notlarımdan başka bir kitap yoktu ama sessizce düşünmek için ideal bir yerdi. Menüye bakmadan gelen garsona double espresso söyledim. Güler yüzlü garson siparişimle beraber bir de kitap getirmişti. Elindeki kitabı bana uzatan garsona baktım.
"Belli ki yanınızda okuyacağız bir kitap yok. Bunu size ödünç verebilirim." Dedi yaka kartında Ömer yazan garson. Guy Finley'in kitabıydı. 'Vazgeçebilmek'... Kişisel gelişim kitaplarını pek sevmezdim ama şu an çok cazip geliyordu.
"Teşekkür ederim Ömer Bey." Gülümseyerek kitabı elinden aldım.
"Özellikle yüz sekizinci sayfaya bakmanızı tavsiye ederim." Dediği sayfaya bakmadan önce kitabın arkasını çevirdim. Klasikleri, çok satanlara tercih ederdim.
Kitabın arkasında, "Değişmeye hazırsanız, işte cevabınız! Gelmiş geçmiş en çok satan kişisel gelişim kitaplarından biri olan Vazgeçebilmek, mutluluğa giden yolda yanınızda bulundurabileceğiniz en güvenilir kılavuz. Sizi mutluluktan alıkoyanlar neler bir düşünün. Ve hepsinden vazgeçin gitsin. Söylemesi kolay ama yapması değil, öyle mi? Guy Finley bu kitapta adım adım mutluluk ile aramızda dikilip duran o duvarı nasıl yıkacağımızı, vazgeçmemiz gerekenleri nasıl bırakacağımızı ve nasıl özgürleşeceğimizi anlatıyor." İşte buna gülerim. Bir kitapla beni değiştirebilir miydi? Yüz yüze görüşüp bana tavsiyeler verse evet belki değişirim derdim ama bu bana göre değildi. Hem kim değişmek ister ki? Herkes değişmek istediğini söyler ama kimse içten içe değişmek istemezdi.
Adamın dediği sayfayı açtım önce. Sessizce iki paragrafını okuyup kitabı kapattım. Sanırım dediğini anlamıştım. Mutlu olabilmek için birilerinin kalbine dokunmam, yararlı olabilmem isteniyordu kitapta. Kahvemi yudumlarken bir sigara yaktım. STK'lardan başlasam nasıl olurdu acaba? Mesela LÖSEV... Geçenlerde okuldaki temsilcisi bizi bilgilendirmişti. Onlara yardımım dokunurken kendimi unutur muydum? Eve geçince bu konuyu araştırmaya karar verdim. Kitabın ilk sayfalarından başladım bu sefer okumaya. Geride bırak ve mutlu ol diyordu yazar. Geride bırakmak, bırakabilmek bu kadar kolay mıydı?
Kitabı ilgiyle iki saat okumuşum. Hesabı ödeyip, kitap için Ömer'e teşekkür ettim. Eve doğru yürürken, acaba Alper evine gitmiş midir diye düşünmeye başlamıştım bile. Galatasaray lisesinin köşesinden aşağıya inen yokuştan araçlar çıkmaktaydı. Geçmesine müsaade ettiğim bir araç yanımda durarak camını açtı. İçindeki Delmar'dı.
"Hare? Ne yapıyorsun? Geçmedin mi daha eve?" dedi. Ben daha cevap veremeden arkadaki araçlar korna basınca, Delmar araçtan indi. İkimizde kaldırıma çıktık.
"Birkaç işim vardı. Şimdi eve geçiyordum." Mutsuz gözükmüyordum ama yorgun gözüküyor olabilirdim.
"Peki. Bende otele geçiyordum. Antonino sabahki milletvekili ile görüşmeye gitti. Uykumda yok. Bir şeyler içelim mi? Yapacak daha iyi bir planın yoksa." Onunla gitmem için ümitle suratıma bakarken gülümsedim.
"İyi planı bırak, planım bile yok. Bende eve geçmek istemiyordum zaten." Cevabıma çok sevindi. Yan yana Galata'ya doğru yürümeye başladık.
"İlk günün nasıl geçti bakalım?" Delmar çok sıcakkanlı biriydi. Tüm sıcaklığına rağmen Delmar'ında katı anına denk gelmiştim bugün. İsterse buz gibi olabiliyordu.
"Güzeldi. Bu ilk tercümanlık işim değil. Peder bana aralıklarla iş öneriyor. Çok zor insanlarla çalıştım." Buruk bir gülümsemeyle Delmar'a döndüm. Çalıştığım kişiler hiçbir zaman bana kötü davranmamıştı ama tehlikeli insanlar olduğunu bilmem bana yetiyordu.
"Evet. Peder söylemişti. Aslında Antonino'da seni bu yüzden ısrarla istedi. Sana güvenmediğini söylüyor ama bence güveniyor." Sadece kafamı sallamakla yetindim. Ben kimseye güvenmezdim. Güvenemezdim... Güven başladı mı savunmasız olurdum. Her zaman şüpheci bir tarafın olması lazım ki bir gün ihanete uğradın mı mantıklı davranabilesin. "Nereye gidelim?" dedi ben suskun kalınca. Bana güvenin size ihanet etmem diyemedim. Evet, kimseye bir şey anlatmazdım belki ama hayat bu...
"Leman ile sık sık gittiğimiz bir club var. Oraya gidebiliriz istersen."
"Tamam olur. Beyoğlu'nda çok gezmiyorum. Buraları bilen sensin." Dedi ellerini kaldırıp. Bana teslim olmuş gibiydi. En sevdiğim mekânlar Galata tarafındaydı. Kuledibi sokakta çok iyi bir jazz club vardı. Oraya gitmemiz on dakikamızı almıştı. İçeri girdiğimizde Delmar'a eşlik eden dört koruma kapıda kaldı. Yüksek masalardan birine karşılıklı oturduk. Şansımıza bugün canlı müzik yokmuş. Konserleri çok güzel ve kaliteli oluyor ama böylelikle Delmar ile konuşabilme şansım olmuş oldu. Delmar iki bira siparişi verdi. Siparişlerimiz gelene kadar etrafı inceledi. İkimizde sessizdik.
"Buralı mısın?" Ne kadar süre bu insanlarla çalışacağımı bilmiyordum ama arkadaş olmamda bir sakınca olmadığına karar verdim. Biramdan büyük bir yudum alıp sorusuna cevap verdim.
"Ankara'da doğdum. Gittin mi hiç?" Aslında Trabzonluydum ama şimdi elin İtalyan'ına Trabzonluyum fakat babam ailesiyle görüşmediği için hiç gitmedik falan filan anlatmak istemedim.
"Gittim. Dante ile birkaç kere gitmiştim. İstanbul daha güzel." Gülümsedim. İstanbul güzeldi evet. Ankara'nın yeri başkaydı bende. Orada doğdum. İlkokul iki ye kadar Ankara'daydım. Sonrasında babamın görevleri yüzünden üç senede bir yerimiz değişmişti.
"Sen nerelisin? İtalyan mısın?" biramı hızla bitirmek üzereydim ama beni sarhoş eden bir içki değildi bira.
"İspanyol'um. İtalya'ya çok küçük yaşta taşındık. Antonino'nun babasıyla iş yapıyordu babam. Onun babası emekliye ayrılınca bizde babalarımızın yerine geçtik." Delmar'ın ne iş yaptığını şimdi merak ediyordum. Sahi bu adam neciydi?
"Ne iş yapıyordu baban?" dedim merakla. Dirseğimi masaya dayayarak avucuma çenemi dayadım. Dikkatle onu dinliyordum.
"Avukattı. Çok zor durumda kalmazsak onu işlere sokmuyoruz. Onun kadar olmasam da bende iyiyimdir." Kendiyle övünüyordu. Gözlerinde değişik bir ışıltı parladı sanki. O da benim gibi masaya eğilmişti. İkimizde pür dikkat birbirimize bakıyorduk. Gözlerini kaçırmıyordu. Cesur biri olduğu belliydi. Yakışıklıydı. Açık tenli, sarı saçlı, yeşil gözlüydü. Kaslı vücudu vardı.
Babamın da çok iyi vücudu vardı. Sürekli vücut çalışırlardı. Bende babamı ve arkadaşlarını izlerdim. Benim de vücudum öyle olsun isterdim o zamanlar. Onlar kadar yapmadığım için mutlu olsam da benim de kaslarım güçlüydü.
"Karşımda Pellegrini ailesinin parlak avukatı mı duruyor o zaman?" Tüm dişlerimi göstererek gülümsedim. O da bana güldü.
"Aynen öyle hanım efendi. Ben çok konuştum sende anlatsana." Beni tanımak istiyordu. İnşallah yatağa atmak için yapılan taktiklerden değildi.
"Önce bir bira daha söyleyebilir misin?" Biralarımız gelince tekrar masada dikleştik. "Kendimden bahsedeyim de... Ne merak ediyorsun? Senin gibi başarılı bir avukat değilim." Dedim kahkaha atmaya başladı. Onu övmem hoşuna gidiyordu.
"Bilmem bahset işte." Ciddiyetle bana bakıyordu. Biraz düşünüp gibi yapıp gözlerinin içine baktım.
"Asker bir babanın biricik kızıyım. Benden iki yaş küçük erkek kardeşim var. Hepsi Ankara dalar. Ülkemin pek çok şehrinde yaşadım ya da ziyaret ettim. Okulumu, okuduğum bölümü çok seviyorum. Piyano aşığıyım ama çok iyi çalamıyorum. Klasikleri okumayı severim. Mutsuz olduğumda kitaplar beni başka bir dünyaya taşır." Kendimden ne anlatabilirdim ki?
"Yapmaktan hoşlandığın şeyler var mı? Hobilerin mesela." Elimle bir dakika deyip biramı dikledim. Peçeteyle dudaklarımı kurulayıp,
"Sıkı dur. Seni çok şaşırtacağım." Dedim. Gülmeye başladı. Elimle yaklaş işareti yaptım. Masada bana doğru eğildi. Delmar'dan yayılan koku bana ulaştı. Tanıdık bir aroması vardı. Bana eskiden olan bir şeyi hatırlattı. Bir olay, bir eşya... Her şey olabilirdi.
"Çok merak ettim." ilgiliydi. Dante ile böyle yakın samimi konuşmalar yapabileceğimizi düşünemiyordum bile.
"Sizi gördüğümden beri gözlemlediklerimi anlatacağım. Daha öncesini bilmiyorum ya da rutininizi. Sadece son günlerde yaptıklarınızı görerek konuşacağım için bu çerçevede değerlendir. Tamam mı?" dedim. Kafasını salladı. Heyecanla beni bekliyordu. Biramın dibini görüp tekrar Delmar'a doğru eğildim ve devam ettim. "Sürekli korumalarla geziyorsunuz. Sayısı değişiyor ama en az yirmi kişi oluyorlar. Bunlardan sekiz, dokuz tanesi resmen Dante'yi koruyor, diğerleri ise gözlemci olarak kamufle durumda. Seninle buraya dört korumayla geldik değil mi?" tekrar kafasını salladı. Gözlerinde merak vardı. "O dördü kapıda kaldı ama saat bir yönünde iki kişi seninle. Tam arkandaki masadaki üç kişide sizden." Delmar şaşkınlığını gizleyemedi. "Bitmedi. Hiç göstermediğin ve muhtemelen bilmemem gereken bir silahın var. Silahını gördüm ama görmeden önce de var olduğunu anlamıştım. Gözümle direk görmem sadece markasını bilmeme yaradı." Arkama yaslanarak onda bıraktığım etkiyi izlemeye başladım. Delmar gözlerini pörtletmişti.
"Nasıl anladın?" dikkatle beni dinliyordu. Göz göze geldiğim garsona elimdeki boş birayı işaret ettim. Daha fazla Delmar'ı merak ettirmemek adına konuşmaya başladım.
"Sizi ilk kitapçıda gördüm. Hatırlıyorsun değil mi?"
"Evet. Leman ile çarpışmıştık."
"Aynen öyle. Leman ile çarpışmadan önce ben kapıda onu bekliyordum. Çevrendeki korumaların sayesinde senin uzaktan kitapçıya doğru geldiğini fark ettim. Sonra sana odaklandım. Sağ belinde taşıdığın silah, sağ yöndeki bacak hareketini aksatıyordu. Yani, silahını koruma ve anlaşılmama içgüdüsüyle sağ bacağını sol bacağına oranla daha kısa atıyordun. Bu bir. Buraya girmeden önce patenleriyle bize doğru yaklaşan bir genç olmuştu. Bilinçli olarak yapığını düşünmüyorum ama vücudunu silahının olduğu tarafa yani sağ tarafa doğru döndürdün. Bu iki. Kabza kısmı namlu kısma göre daha ağır olduğu için, silahın ağırlık dağılımı düzensizdir. Mekâna girerken çıktığın iki basamakta namlu yukarı doğru kaydı sende elinle çok hızlı bir şekilde silahın pozisyonunu düzelttin. Buda üçtü. Silahını bugün şirkette gördüm. Dante laptopu açsın diye beklerken ekran siyahtı. Benim size arkam dönüktü ama senin ekrandan yansımanı görebiliyordum. Dante'nin masasına doğru eğilince silahın gözüktü. Bende size döndüm. O sırada gördüm. Avusturya'nın bebeği, Glock 19." Dedim son cümlemi de tamamladıktan sonra arkama yaslandım. Delmar ağzı açık bana bakıyordu. Gelen üçüncü biramı da yudumlarken gülmeye başladım. Şu hali çok komikti. Benden böyle tepkiler beklemiyordu.
"Sen bunları nereden biliyorsun?" tek kaşı kalkmıştı. Açığı bulunan ben olsaydım aynı şeyi bende yapardım.
"Babam asker Delmar. Bende babamın askeriyim. Bilmediğin o kadar çok yönüm var ki... Gözlem kabiliyetim çok yüksek. Kimsenin dikkat etmediği detaylara takılırım. Bunu yaparken zevkte alırım. Benim için bulmaca çözmek gibi... İşte benim hobim." Delmar bir şey demeden önce garsonu çağırıp viski istedi.
"Vay be Hare. Esaslı kız olduğun belliydi ama bu kadarını da beklemiyordum. Etkiledin beni." Hala beni inceliyordu.
"Bende silah taşımak isterdim. Silahları çok severim. Babamdan ve büyüdüğüm ortamdan dolayı hobilerim hep bu yönde oluyor." Hayal kurar gibi tavana bakmaya başlamıştım. Delmar'ın gülümsemesi silindi. Dikkatimi ona verdim.
"İnşallah taşıyacağın bir konuma düşmezsin. Hayatın bir namlunun ucunda yaşamak çok zor." Gelen viskisini içerken, bir sigara yaktım.
"Dante'yi anlatsana biraz." Dedim ciddi ortamı dağıtarak. Bir müddet bana baktıktan sonra,
"Antonino biraz katıdır Hare. Ailesine çok bağlıdır. Hepsi Antonino'yu sever ve en önemlisi sayarlar. Ne kadar büyürsen o kadar problemler artıyordu. Antonino zaten büyük bir iş yükünün altına girmişti. Kendisi bu parayı ona katlayınca düşmanlar çoğaldı. Düşmanlar çoğalınca Antonino gaddar bir insan olmaya başladı." masadaki çereze bakıyordu. Devam etmeyince,
"Yani diyorsun ki önceden böyle değildi. Çok somurtuyor. Sadece birini aşağılarken, küçük görürken güldüğünü görüyorum. İki gündür tanıyorum ama ona üzüldüm." Bende aynı noktaya baktım.
"Önceden de donuktu Antonino. Çok gülmezdi. Çocukluk fotoğraflarımızı görsen. Hiç güldüğü fotoğraf yok. Yine de işlerin başına geçince kendini daha çok kapattığını hissediyorum."
"Neden Dante demiyorsunuz ona?" dedim pat diye. Delmar uykudan uyanmış gibi aydınlandı. Alkol alınca mı çok konuşuyordu yoksa beni yakın gördüğü için mi konuşmuştu bilemiyordum.
"Bunu benim açıklamam uygun olmaz ama şunu diyebilirim, Antonino'ya Dante diyen tek kişisin. Ne Türkiye'de ne de dünyada bir insan evladı ona Dante diyemez. Sana neden söyletiyor bilmiyorum. Açıkçası merakta ediyorum." O susunca bende sustum. Madem bu kadar önemliydi neden benim o şekilde seslenmeme izin veriyordu?
Bir daha bu konuyu açmayarak benden konuşmaya başladık. Delmar her sözüme katıla katıla gülüyordu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama artık çakırkeyiftim. Bize yaklaşan korumayı fark edince Delmar dikleşti. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Adam önce Delmar'ın kulağına eğilip bir şeyler söyledi ve sonra elindeki teflonu ona uzattı. Delmar bir eliyle diğer kulağını kapatıp yüksek sesle karşı tarafla İtalyanca konuşmaya başladı.
"Duymamışım telefonu.... Evet Hare ile birlikteyim.... İşin bittiyse sende gel.... Tamam.... Tamam.... Kardeşim gel işte. Çok tatlı biri.... Off Antonino saçmalama.... Kimseye asıldığım yok.... Tamam kardeşim kalkıyoruz." Dedi ve telefonu yanındaki adama verdi. Yüzü asılmıştı. Cebinden telefonunu çıkartıp iki dakika telefonunu karıştırdı. "Saat çok geç olmuş. Kalkalım mı?" Dante ona ne söylediyse canını sıktığı belliydi.
"Dante mi aradı? Problem mi varmış?" Sana ne Hare? Sanki kırk yıllık dostlarınmış gibi konuşma!
"Sanırım. Yanına gideyim de öğreneceğim." Zoraki bir şekilde gülümsedi. Hesabı ortak ödemeyi teklif ettiğim halde kabul etmedi. Yürüyerek evimin önün kadar geldik. Yol boyunca az konuştu. Dante'nin ona ne dediğini çok merak ettim ama bir daha soramadım. Gece için teşekkür ettikten sonra eve çıktım. Ev karanlığa gömülüydü. Leman'ın odasının kapısı açıktı. Uyumuş olduğunu gördüm. Yanına gidip açıkta kalan karnını örttüm. Bugün çok yorulmuştum. Neyse ki yorgunluğa da uykusuzluğa da alışkındım. Pijamalarımı giyinip makyajımı sildim. Yatmadan önce bilgisayarımı açıp günlüğümü yazmaya başladım. Dün gece gibi bir gece geçirmediysem her zaman gün içerisinde olan şeyleri yazardım. Eğer bir gün cinayete kurban gidersem neler yaşadığım bilinsin isterdim. İzlediğim bir filmden etkilenmiştim bu alışkanlığa başladığımda. Daha on yaşındaydım. Kısaca olanları yazdıktan sonra kendimi yatağa attım.
Daha yeni uyumuştum ki alarmın sesiyle gözlerimi açmaya çalıştım. Algılarım yavaş yavaş açılırken telefonumu elime alıp alarmı kapattım. İki buçuk saat uyumuştum ama sanki kafamı yastığa yeni koymuş gibi hissediyordum. Zorlanarak yataktan çıktım. Soğuk suyla yüzümü yıkayınca az da olsa kendime geldim. Siyah eşofmanlarımı giyinerek filtre kahve koydum makineye. Kahvemi de alıp balkona çıktım. Kahve ve sabah ayazı beni kendime getirmişti. Hızlıca evden çıkıp yürümeye başladım. Belli bir süre yürüdükten sonra iyice ısınmıştım. Dolmabahçe'ye kadar koştum. Mola vermeden eve kadar koşmaya devam ettim. Normalde Dolmabahçe'den sonra yürüyerek eve dönerdim. Koşarak döndüğüm için, saat yedi olmadan eve varmıştım. Leman hala uyuyordu. Spor malzemelerimizi koyduğumuz odaya geçerek mekik çekmeye başladım. Spor yaparken gereksiz tüm düşüncelerim benden uçup gidiyordu. Aklımda ve tüm hücrelerimde 'Ben kimim? Ne için yaşıyorum?' sorularının cevabı yankılanıyordu. Bu cevaplarla daha da hızlanıyordum. Vücudum kas katı olana kadar mekik çekmeye devam ettim.
"Kızım sabah sabah gerdin kendini." Leman'ın sesiyle durdum. Derin nefesler alırken kendimi egzersiz matının üzerine bıraktım.
"Sana da günaydın arkadaşım." Dedim uykulu haline gülerken. "Git yüzünü yıka Leman. Hatta saçlarını falan tara. Korkunç duruyorsun." Kahkaha atmaya başladım. Korkunç değil, aşırı tatlı duruyordu.
"Sen sanki yataktan süper güzel kalkıyorsun." Diye söylenerek banyoya yöneldi. Bende yerimden kalkıp doğruca duşa girdim. Saçlarımı kurutup havluyla banyodan çıktım. Dün resmi bir kuruma gitmemiştik ama bugün gider miydik bilmiyordum. Her ihtimale karşı çok spor olmamaya özen göstermem gerektiğine karar verdim.
Dizlerim az üstünde, bordo renkli, göğüs kısmı v şeklinde gelen ceket elbisemi giyindim. Kemerini sıkınca belimin inceliği daha çok ortaya çıkmıştı. Havalar artık soğumaya başladığı için dışarıda çok takılmamam gerekecekti. Makyajımı yapıp takılarımı taktım. Saçlarımın ucuna doğal maşa yaparak aynada kendime baktım. Şöyle böyle değil, güzel olmak istiyordum. Kıyafetim vasatın altına düşmemeliydi. Neden olduğunu sorgulamayacaktım. Hoşuma gitmeyecek cevapları iç sesimden bile duymaya tahammülüm yoktu.
Leman ile aynı anda odadan çıktık. Hızlıca hazırladığımız kahvaltıyı gevşek gevşek bitirdik. İlk dersimiz dokuzda başlayacaktı. Bu yüzden acele etmeye gerek yoktu. Leman hiç durmadan Alper'i anlatıyordu.
"Bu ne kadar sürecek çok merak ediyorum Leman." dedim çayımı masaya bırakırken. Leman'ın surat ifadesi değişti.
"Kızım sen bana inanmıyor musun? Alper farklı diyorum sana iki saattir. Babamla bile tanıştırabilirim."
"Yok artık Leman. İyice şıp sevdi çıktın sende." Leman kendini ifade etmeye çalışıyordu ama ben onu tanıyordum. En fazla bir hafta sonra Alper meselesi kapanacaktı. Telefonuma gelen mesaj sesiyle yerimden fırladım.
"Amma heyecanlandın kız. İtalyan mı?"
"Yok. Kerem." Dayanamamış yine mesaj atmıştı.
"Ne diyor?" Leman heyecanla bana döndü. Kendince girdiği tripten çok güzel çıkmıştı. Bu beni sevindirdi.
"Anlatacağım." Mesaj yazarak zaman kaybetmemek için Kerem'i aradım. İlk çalışta açtı telefonu. Telefon elinde bekliyordu demek ki.
"Günaydın Kerem. Hoş geldin."
"Hoş buldum. Sana da günaydın Hare. Nasılsın?" sesi o kadar endişeli geliyordu ki... Ben onun aksine daha rahat davranmaya çalışarak Kerem'i rahatlatmak istedim.
"Bildiğin gibi. Gelecek misin bugün okula."
"Evet. Çıktınız mı evden? Geçerken sizi de alayım isterseniz." Tereddüt, umut... Arkadaşlığımızı kurtarmak için,
"Tamam biz hazırız. Gelince haber ver aşağıya inelim." Dedim. Telefonu kapatınca Leman hemen üzerime atladı ama kendimce geçerli sebeplerimi söyleyince hak verdi. Kerem geldiğini haber verince çantalarımızı alıp kapıya indik. Açıkta kalan bacaklarımı birazda olsa soğuktan koruması için çizmelerimi giyinmiştim. Kerem ile arabada öpüşüp okula doğru yokuş aşağı ilerlemeye başladık. Tam arabayı park etmişti ki telefonum çaldı. Bilmediğim bir numaraydı. Telefonu açınca arayanın Dante olduğunu anladım. Ben Türkçe açtığım telefona İngilizce devam edince Leman'da kimin aradığını anlamıştı.
"Biliyorum önceden haber vermeliydim ama sana ihtiyacımız var. Gelebilir misin?" Arabadan inmiştik ama ben Kerem'lerle yürümüyordum. Benim ilerlemediğimi anlayınca durdular.
"Tamam geliyorum. Şirkete mi geleyim?" dediğimde Leman yüzünü buruşturdu.
"Şirketteyiz biz. Buraya gelirsen iyi olur. İstersen d**k'i yollayayım." Arkadan Kerem
"Ben bırakırım seni." Deyince,
"Yok bir arkadaşım bırakacak. Teşekkür ederim. Birazdan görüşürüz." Diyerek telefonu kapattım. Aslında Kerem'i oraya kadar yormazdım ama onu geri çevirerek aramızın daha da soğumasını istemedim. Leman ile vedalaşıp Kerem'le yola çıktık. Sabah trafiği her yeri sarmıştı. Saat dokuz kırkta şirketin kapısına gelince dışarıda bizi gören d**k hemen kapımı açtı. Kerem de benimle vedalaşmak için arabadan inmişti.
"Teşekkür ederim Kerem. Görüşürüz o zaman daha sonra." Dediğimde bana sarılmıştı. Her zaman birbirimiz öper ya da sarılırdık ama şu an içinde bulunduğumuz durumdan dolayı biraz eğreti durmuştu bu tutum.
"İşin bitince alabilirimde istersen." Kafamı yukarı kaldırdım istemsizce. Sanki biri bizi izliyor hissiyatına kapılmıştım. Haklıydım da. Dante ile göz göze gelmiştik.
"Teşekkür ederim Kerem. Ben dönerim. Bizim patronda İstiklalde oturuyor. Belki onunla döneriz." d**k ile de kısa bir selamlaşmadan sonra Dante'nin yanına çıktım. Dante'nin sekreteri beni görünce masasından kalkmıştı.
"Hoş geldiniz Hare Hanım."
"Hoş bulduk Sema Hanım. Nasılsınız?" dedim kapıya yaklaşırken. Sema hanım bir anda masasından kalkıp bana doğru hızlandı.
"Antonino Bey şu anda toplantıda. Sizi biraz bekleteceğim. Bu arada teşekkür ederim iyiyim. Siz nasılsınız?" Gıcık. Az önce camdan bakarken hiç de toplantı yapıyormuş gibi gözükmüyordu.
"İyiyim." Zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdim. Tam kırk dakika bekletmişti beni. Madem bekletecekti neden erkenden çağırmıştı. Sinir kat sayım yükselmeye başlamışken, Dante'nin kapısı açıldı. Derya içeriden kahkahalar atarak çıkınca sinirden gülmeye başladım. Allahtan telefona bakıyordum o sırada. Dante'de onunla kapıya çıktı.
"Hare gelebilirsin." Telefonumu çantama koyarak ayaklarımı yere vura vura girdim odasına ama yer taş olmadığı için bu vurmalarımın bir anlamı da olmamıştı. "Kusura bakma acil bir iş çıktığı için seni bekletmek zorunda kaldım. Ufak bir işim kaldı. On dakikaya çıkarız." Hiçbir şey demeden önündeki koltuklardan birine oturdum. O işini hallederken telefonumu çıkarttım. Kafamı kaldırmadan,
"Delmar yok mu?" Kafasını kaldırıp uzun bir süre bana baktı ama o da cevap vermedi. Vermezsen verme. Telefon numarasını almıştım dün gece. Delmar'a mesaj attım.
--Selam. Şirketteyim. Gelecek misin?
++Selam Hare. Dışarıda işlerim var. Bugün şirkete gelemeyeceğim. Patron nasıl? Bu sabah sinir bozucuydu.
Delmar'ın mesajını okuyunca benden hafiften bir kıkırtı çıktı. Dante ile göz göze gelince tekrar somurtuk halime geri döndüm.
--Sorma. Ağzından tek kelime çıkmıyor. Kaşları çatık, somurtarak önündeki dosyalara bakıyor. Canım sıkıldı. Keşke burada olsaydın.
Mesajı gönderdikten sonra Delmar'ın mesajıyla tekrar gülümsedim. Bu adam bana iyi geliyordu. Sanki senelerdir birbirimizi tanıyor gibiydik.
++Keşke... Bende sıkıldım. Şu an ikimiz yer değiştirseydik emin ol daha çok sıkılırdın. Gereksiz bir toplantının ortasındayım ve adamlar bana tip tip bakmaya başladı. Seninle konuşuyor olmak bile beni gülümsetiyor fıstık.
Delmar her zaman bana iltifat ediyordu ama bana asılıyor imajı çizmiyordu. Arkadaş gibi, dost gibiydi...
--Neyse ben seni tutmayayım o zaman. Akşama görüşürüz belki. Bu arada bende seninle konuşunca gülümsediğimi fark ettim. Sakın sana asıldığımı düşünme. Öpüyorum. Kendine dikkat et.
Mesajı gönderdikten sonra Dante ile yine göz göze geldik. Elinde ki kağıtları bitirmişti. Sanırım beni bekliyordu.
"Sevgilinle konuşman bittiyse gidebiliriz." Dedi gıcık. İçimden sabır çekerken telefonuma gelen mesaja baktım.
++Sen tut beni böyle. Birilerinin korkusu olmasa sana çok güzel asılırdım güzelim ama daha ölmeye niyetim yok. Antonino'ya selam söyle.
Ne demek istemişti şimdi? Antonino bana güvenmiyordu. Demek ki bu yüzden dün gecede çıkışmıştı Delmar'a. Asansöre binince,
"Delmar'ın selamı var." Dedim. Dante'nin tüm kasları gerildi. İşte oldu. Sabahtan beri beni sinir ediyordu. Şimdi sıra bendeydi.
"Onunla mı mesajlaşıyordun?" soğuk. Çok soğuk...