1- Unutamadım
AYBÜKE,
Uçağın tekerlekleri Mardin’in kızgın toprağına değdiğinde göğüs kafesimin içinde kanat çırpan bir kuş sürüsü havalandı sanki. Bu sadece bir iniş değil, bir karşılaşmaya hazır olmak demekti. Çünkü biraz sonra Kağan’la aynı şehre inmiş olacaktım. Ne zaman denk geleceğimiz hakkında hiçbir fikrim olmasa da bir şekilde çıkacaktık birbirimizin karşısına çünkü ortak dostlarımız vardı. Yolculuk boyunca yaptığım gibi yeniden geçmişe döndüm.
İki yıl önce Ankara’da, evlenme teklifi aldığım gece ayrılmıştı yollarımız. Her şeyin çok zirvede olduğu, onunla en mutlu olduğum gece bitivermişti ilişkimiz. Korkmuştum, biraz zaman istemiştim ama o bunu yanlış anladığı için onu yeterince sevmediğimi düşünüp bitirmişti her şeyi. Gururumuz makas gibi kesmişti mutluluğumuzu ama ya bağımız? O hala duruyor muydu? Çünkü ben…Ben Kağan’ı unutamamıştım geçen iki yıl boyunca.
Nusaybin’e tayinim çıktığında, Mardin’in tozlu yollarının Kağan’la aramızdaki o devasa uçurumu kapatıp kapatmayacağını bilemiyordum. Kağan buradaydı. İki yıldır sesini duymadığım, fotoğraflarına bakıp gizlice ağladığım o adam buradaydı. Ve ben onunla karşılaştığımda nasıl davranacağını kestiremiyordum.
Onun da benim buraya tayinimin çıktığından haberi vardı muhtemelen. Burçak,
‘’Kuzey söylemiş ama Kağan sormamış ne zaman gelecek diye.’’ demişti. Demek merak bile etmemişti ne zaman geleceğimi. Bunu duymak içime oturmuştu. Yoksa, yoksa artık onun için bir anlamım kalmamış mıydı? Ben de soramamıştım Burçak’a,
‘’Beni hiç mi sevmiyor artık sence?’’ diye. Belki de sevmiyordu. Çünkü iki yıldır tek bir mesaj, tek bir "Nasılsın?" bile gelmemişti. Gururu, benimkiyle çarpışıp duruyordu. Hayatında kimse yok da demişti Burçak ama belki de hayatında biri olmaması kalbinde artık benim olduğum anlamına gelmiyordu…
Havalimanının çıkışında Burçak’ı gördüm. Beni beklerken yüzünde beliren o muzip gülümseme, sanki bir şeylerin habercisi gibiydi. Kuzey de yanındaydı, elleri cebinde, her zamanki disiplinli haliyle.
"Hoş geldin Aybüke." dedi Burçak, beni sıkıca kucaklarken.
Burçak erkek kardeşim sayesinde tanıdığım harika bir insan, çok iyi bir dosttu. Kardeşim Ayberk’le birlikte Kara Harp okulundan çok samimi arkadaşlardı ve beni de Ayberk ve Asena tanıştırmıştı Burçak’la. Sonra da dost olmuştuk ve yıllardır devam ediyordu bu dostluğumuz.
"Hoş buldum canım." dedim, sesimdeki titremeyi saklamaya çalışarak.
‘’Hoş geldin Doktor Hanım.’’ derken Kuzey de sıcak bir şekilde elini uzattı bana. İkisi sevgiliydiler bir süredir ve aslında ben Kuzey’i de tanıyordum. Hem de Kağan’la tanıştığım günden beri. Kağan’ın en yakın dostuydu Kuzey. O yüzden şimdi onunla karşılaşmak bana Kağan’ı daha çok hatırlatmıştı.
‘’Hoş buldum Kuzey. Nasılsın?’’ dediğimde,
‘’İyidir. Nasıl geçti yolculuğun?’’ diye sordu.
‘’İyiydi.’’ dedim düz bir şekilde ama kalbim, o çok başka atıyordu içeride.
"Hava çok güzel hanımlar." dedi Kuzey, arabaya doğru yürürken. "Mardin’e inmişken şöyle bir tur atalım, akşam için de manzaralı güzel bir yer ayırdık. Nusaybin’e geçmeden önce güzel bir Mardin akşamı yaşatalım sana Aybüke.’’
‘’Olur, nasıl isterseniz. Sizi de yordum buraya kadar ama…’’ dediğimde ikisi de birbirlerine bakıp,
‘’Saçmalama ne yorması. Zaten hafta sonları işimiz yoksa sıkça geliyoruz bu tarafa. Nusaybin’e göre daha sosyal buralar.’’
‘’Anladım.’’ dedim ve araca bindim. Havaalanından Mardin’e uzanan yolda giderken Burçak,
‘’Buraya gündüz mezarlık, gece gerdanlık diyorlar Aybüke. Bakma böyle kumdan bir şehir gibi göründüğüne şimdi, gece ışıl ışıl bir gerdanlığa dönüşüyor. Bin bir gece masallarından fırlamış gibi hissettiriyor insana. Pencereden baktım kum rengi şehre. Gerçekten de ölü bir şehir gibiydi gördüğüm manzara. Kum rengi taşlardan yapılmış binalar yükselmiş tepeye doğru. Aşağıda modern binalar görünüyordu evet ama eski şehir, sanki kalbimde gömülü olan sızıyı tetiklemişti. Arabanın teybinde çalan müzikler sanki çok daha anlamlıydı. Can Ozan, Acıtır Gibi Severek’i söylerken dalıp gittim.
Şehre vardığımızda Mardin’in o dar, tarih kokan sokaklarında dolaşmaya başladık. İkindi vaktiydi ve ilk kez geldiğim bu otantik şehrin detaylarına hayranlıkla bakıyordum. Kuruyemişçiler, kahveciler, gümüşçüler, kuyumcular ve başka birçok otantik yöresel şey satan dükkanlar sıra sıra dizilmiş, insanı büyülü bir dünyaya davet ediyordu. Çok farklıydı bu şehrin dokusu, kokusu ve havası.
Burçak sürekli bir şeyler anlatıyordu ama ben sadece kendi içimdeki fırtınaya odaklanmıştım. İşin garibi ne Kuzey ne de Burçak, Kağan’la ilgili tek kelime etmemişlerdi. Ne bana bir şey sormuş ne de ona dair bir şey söylemişlerdi. Muhtemelen Kağan artık benimle ilgilenmediği için beni umutlandıracak bir şey yapmak istemiyorlar diye düşünmüştüm. Biraz dolaştıktan sonra Kuzey,
‘’Hadi geçip bir şeyler yiyelim isterseniz.’’ dedi ve tarihi bir mekanın büyük terasına geçtik. Burası ovayı tamamen görebileceğiniz büyük bir çatı verandasıydı. Rahat sedirlere otururken Kuzey’in telefonu çaldı ve o masadan biraz uzaklaştı. Burçak benim dikkatimi kendi üzerine çekmek için mekanla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Kuzey geri geldiğinde,
‘’Bizimkiler de buradaymış, geliyorlar ama sakıncası olmaz değil mi Aybüke?’’
‘’Yo, benim için sıkıntı yok.’’ dedim bizimkilerden kastının kim olduğunu bile anlamadığım halde. Ama birden Kağan da içlerinde midir diye düşündüm ve kalbimin ritmi değişti. İkindinin mart güneşi altında oturduğumuz mekanda hafif de bir müzik çalıyordu.
‘’O zaman hep birlikte veririz siparişi.’’ dedi Kuzey ve rahat bir şekilde geçti Burçak’ın yanına.
Dört köşeli bir sedirin ortasında bir masa vardı. Ben de Burçak’a yakın köşede oturuyordum ve hem ovaya hem girişe bakacak şekilde oturmuştum. Birden Kuzey, "Hah, işte bizimkiler!" dedi sesli bir şekilde ve kafasını girişe çevirdi. Fonda Bengü Berker’den, Sana Yıldızları Ödediğimden çalıyordu ve ben tam müziğe dalmışken Kuzey’in sözleriyle kendime gelip girişe çevirmiştim kafamı. İşte o an nefesim boğazımda düğümlendi.
Kağan, kapıdan geçip bize doğru yürüyordu. Yanında iki kişi daha vardı ama ben sadece onu görüyordum. Üzerinde askerî ciddiyetiyle uyumlu bir gömlek, saçları her zamanki gibi kusursuz, bakışları ise sanki bu şehri tek başına sırtında taşıyormuş gibi ağır ve keskin. Yanındaki diğer asker arkadaşlarıyla bir şeyler konuşuyordu. Benim orada olduğumdan haberi yoktu. Ve şarkı kulaklarımda çınlıyordu Kağan bana doğru yürürken:
‘’Cayıyorsam, canım, ederimden
Ne acımdan ne de kederimden
Sana yıldızları ödediğimden
Ama haberin yok bunun bedelinden.’’
Gözleri masaya doğru kaydığında önce Kuzey'i gördü, sonra Burçak'ı. Ve en son, tam karşısında oturan beni.
Adımları bir anlığına duraksadı. O sıcak ela rengi gözlerdeki şaşkınlık, sadece saliselik bir andı ama o an, sanki dünya kendi ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. Benim varlığım, onun kusursuz zırhını tek bir bakışla delip geçmişti. Göz gözeydik ve benim içimde kopan fırtınayı anlatamazdım size. Sanki o an zaman donmuştu ve sadece Kağan ve ben kalmıştık karşı karşıya.
‘’Bi' yanım korktu, bi' yanım âşık
Bi' yanım yandı en güzelinden
Bi' yokuştum, nereleri aştım
Ama sana geldim ta ezelimden.’’ derken ellerimin titremesini saklamak için masanın altında tutuyordum.
Burçak ve Kuzey’in masadaki sessizliği, bir şeyleri planladıklarını haykırıyordu. Kağan ise öylece donup kalmıştı.
Gururu... O lanetli, o keskin gururu yine devreye girecek miydi, yoksa iki yılın ağırlığı artık konuşmamıza izin verecek miydi?
Kağan masaya doğru bir adım attığında ve bana ters bir bakış attıktan sonra Kuzey’le Burçak’a bakıp, cerrahi bir neşter kadar soğuk olan o sesiyle söylediği o sözleri duydum.
‘’Niye bana söylemediniz geldiğini?’’