AYBÜKE, Perşembe gecesi, saat 23:45. Sahra hastanesinin acil servisi, fırtına öncesi sessizliğini andıran o ürpertici sakinliğe bürünmüştü. Florasan ışıkların altında sterilizasyon kokusu, taze demlenmiş çay kokusuna karışıyordu. Üzerimde yeşil cerrahi formam, boynumda steteskopumla nöbet bankosunda oturmuş, hastaların dosyalarını inceliyormuş gibi yapıyordum ama aslında kalp atışlarımı yavaşlatmaya çalışıyordum. Bu benim ilk gerçek acil travma nöbetimdi. Ve işin en tedirgin edici yanı, bu sabah işe geldiğimde nöbet listesinde adımı yan yana gördüğüm kişini adıyla biraz afallamıştım: Doktor Serap Kapısız. Gözlerim istemsizce koridorun sonundaki kahve makinesinin orada duran kadına kaydı. Saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı ama o sarı gölgeler yine de kendini belli ediyordu. Yaş olarak be

