Önce binanın içinde saklanabileceğim bir yer aradım, bulamayınca kapıdan uzak bir köşede bulunan küçük bir taşın üstüne çöküp oturdum. İç tarafın zemininin suyla kaplı olması yüzünden oraya şimdilik girmiyordum. Gece yarısına daha çok vardı ve orada ayakta bekleyemezdim. İçeri girip çıkarsam da ayaklarımın ıslanmasından dolayı toprakta ayak izlerim kalırdı. O yüzden dikkatli davranıp, hiçbir şeyi tehlikeye atmamam gerekiyordu.
Ceketimin cebinden telefonumu çıkarıp, açtım. Şarjı bitmesin diye önceden kapatmıştım. Açılan ekranda saatin 19.57'yi göstermesi ve havanın hala aydınlık olması burada yaz mevsiminin yaşandığını gösteriyordu, gerçi yaz aylarında olduğumuz havanın sıcaklığından da belli oluyordu ama, neyse.
Benim zamanımda ise Kasım ayındaydık. Ve ben bir sonbahar insanı olarak bayılıyordum o aylara.
Sırtımı duvara yaslayıp beklemeye başladım. Daha 4 saatim vardı. Saya saya saniyeleri bitirmeye çalışıyordum.
****
Elimdeki telefonda saat 23.30'u gösterdiğinde ayaklanıp yavaşça içeriye girdim. Suda ses çıkmaması için oldukça yavaş adımlarla yürüyerek, Medusa heykelinin yanına geldim. Eğer analizlerim doğruysa - ki umarım doğrudur - yaklaşık yarım saat sonra burada bir geçit açılacaktı. Hesaplarıma göre de birileri birazdan buraya, kontrole geleceklerdi.
Heykelin bulunduğu sütunun arka tarafına geçip girişi kollamaya başladım. Bir elimde telefonum varken diğer elime de cebimdeki küçük tabancamı almıştım. Elbisenin etekleri ıslanmış ve beni olduğumdan daha rahatsız hissettirmeye başlamıştı.
Sırtımı heykelin sütununa yaslamış dışarıdan gelecek en küçük bir sesi bekliyordum. Bir elimde de telefonum saati kontrol ediyordum. Henüz 23.46'dı.
Dışarıdan gelen demir kapının gıcırtısı sonucu olduğum yerde dikleşmiş elimdeki silahın emniyetini kapatmıştım. Zaten çoktan iki kişiyi öldürmüştüm; ha bir eksik, ha da bir fazla... Bu saatten sonra benim için fark etmezdi. Çünkü bu zaman diliminde bir gün daha geçirmeyecektim, her ne pahasına olursa olsun.
Elimdeki telefondan yeniden saate bakıp, ışığını sonuna kadar kıstım. Saat 23.53'tü. Benim anlamadığım bu adamlar süreyi nasıl bu kadar ne tutturuyorlardı. Bunu yapabilmeleri için ellerinde saat olması gerekirdi. Bildiğim kadarıyla analog saatler 1525'de icat edildi, şuan ise 1526 yılındayım, üstelik ilk analog saatler Osmanlı Devleti'ne 1583 yılında geliyordu. Yani bu adamların elinde bu kadar dakik bir saatin olma ihtimali çok zor diye düşünürken aklıma buraya ilk geldiğimde beni götürdükleri adam geldi. Muhtemelen ara sıra bu seyahatleri yapıyordu ve bizim zamanımızdan bazı eşyaları bu zamana taşıyordu; tıpkı öldürülen adam Kemal Güler ve ortağının bu zamandan bizim zamanımıza eser taşıması gibi. Bu düşüncemle her şey daha anlamlı hale gelirken içeriye doğru gelen adım sesleri duymaya başladım.
Telefonu tekrar cebime koyup, fermuarını ses çıkarmayacak yavaşlıkta çektim ve sağ elimdeki tabancanın alt kısmını sol elimle destekleyerek adımların bana yaklaşmasını bekledim. Ya yalnızca iki kişilerdi, ya da yanlarında çok sessiz yürüyen birileri daha vardı, çünkü ayırt edebildiğim tek ses iki kişinin ayak sesiydi.
Başımı sütunun arkasından hafif bir şekilde çıkarıp baktığımda, su dolu alana girmeden hemen önce yükselen üç basamaklı merdivenin başında durmuş iki yeniçeri vardı. Öndeki elinde meşaleyle bulunduğum alanın içine bakarken, hemen bir adım gerisindeki de eli kılıcında öylece bekliyordu.
"Ben anlamıyorum, ne diye her akşam kontrol ediyoruz." arkadaki asker konuştuğunda on bir şeyden haberi olmadığını anlamıştım.
"Gelen, giden var mı diye." açıklamayı yapan bir şey biliyor muydu emin değildim.
"Yahu buraya kim niye gelsin, ancak evsiz barksız kimseler gelir." diyen gerçekten de bir şey bilmiyordu. Oysa beni ilk alan askerler her şeyden haberdar gibiydiler, hatta içlerinden biri benim yanlışlıkla buraya geldiğime inanarak Esat Ağa denilen adama 'bırakalım' demişti.
"Sen üstüne vazife olmayan işlere karışma da denileni yap." adamın sert sesi diğerini susturmuştu.
"Tamam bakındık işte kimse yok, bir daha oraya girip de ıslanmayalım." bu adamın yaptığı her ne kadar işime gelse de görevini savsaklayan insanları sevmezdim. Bir işi yapıyorsan onu elinden geldiğince en iyi şekilde yapman gerekirdi. Savsaklayacaksan kenara çekil de o işi yapabilecek olanlar yapsındı.
Önde elinde meşale olan adam kuşağındaki saati çıkarıp baktı ve hızla yerine koyup meşaleyi şöyle bir alanın içine doğru tutarak gezdirdi. Anında başımı içeriye geri soktum.
"Yürü hadi yürü, zaman gelmiş. Lafa tuttun beni de doğru düzgün arayamadım. Esat Ağa'ya da sen hesap verirsin artık." deyip adamı kolundan tuttuğu gibi çıkışa götürdü.
Gittiklerinden emin olunca yavaş adımlarla, ses çıkarmamaya dikkat ederek heykelin ön tarafına geçtim. Silahımı tek elime bırakırken sol elimle cebimdeki telefonu çıkardım ve saate baktım. Ekranda 23.59 sayısını gördüğümde kalbimin heyecanla çırpındığını hissettim. O gün yaptıklarımı hatırlayarak heykele doğru eğilip, elimle dokundum. Gözlerimi kapattığımda işe yaraması için dualar ediyordum.
Yüzümü yavaştan yalamaya başlayan ılık bir rüzgar ve göz kapaklarımdan içeriye sızan yeşil ışıkla beraber kocaman gülümsedim. Rüzgar şiddetini artırırken istesem de yine gözlerimi açamamıştım. Heykelin içine doğru çekildiğimi hissediyordum. Bir süre boşlukta süzüldüğümde bir anda kendimi güçlü bir kuvvet tarafından itilmiş gibi hissederek birkaç adım geriye gittim. Işığın ve rüzgarın şiddeti azaldığın gözlerimi açtım ve gördüğüm görüntüyle içimden binlerce şükür sıraladım.
Kuru, tamamı mermer kaplı bir zemin, loş ışıklarla aydınlatılan kocaman bir alan, etrafta restorasyona uğramış bir sürü heykel, sütun vs... Derin bir nefes alıp kocaman gülümsedim. Artık evdeydim.
Hızlıca çıkışa doğru ilerlerken karşıma çıkan güvenliğe gözlerimi kısarak baktım. Birileri buraya sürekli gidip gelecekti, ama güvenliğin haberi olmayacaktı öyle mi?! Adama soru sormak için ağzımı açmıştım ki, eliyle bana çıkışı gösterdi. Kaşlarım daha da çatıldı. Gittiğimi biliyordu, zaman yolculuğu olayından haberdardı. Madem öyle ben buraya geç saatte geldiğimde neden itiraz edip, sorun çıkarmadı. Bu işte bir bit yeniği vardı ama çözecektim. Neler olduğunu öyle ya da böyle çözecektim.
Güvenlikçiyi sorgulamayı sonraya bırakarak, başımı salladım ve gösterdiği yönden ilerlemeye başladım. Biraz dolanarak çıktığımda burasının ana giriş olmadığını fark ettim. Demek zaman yolcuları bu kapıyı kullanıyorlardı. Derin bir nefes verip dışarıya, ardından da yola çıktım. Arabamı tam karşımda gördüğümde bir an şaşırdım, çünkü ben arabamı ana girişin oraya park etmiştim.
Sanırım tüm olan biteni kavrayabilmem için biraz dinlemem gerekiyordu. Cebinde anahtarımı alıp arabayı açtım ve içine elbisenin ıslanmış eteklerini toplayarak bindim. Kapımı kapattığımda gözüm yan koltuktaki sırt çantama kaydı. İçinde mutlaka atıştırmalık bulundurduğum çantayı açıp, bir çikolata aldım ve geri yerine koydum. Bir yandan da birkaç kez titreyen telefonuma bakıyordum. Gelen bildirimleri açmadan önce arama motoruna girip bugünün tarihine baktım. Her ne kadar telefonumda tarih bilgisi olsa da olası bir zaman atlaması geçirmişsem bu telefonumda belli olmazdı, onun işletimi sayaç yoluyla oluyordu. Saliseler, saniyeler, dakikalar ve saatler biriktiğinde günü değiştiriyordu. Yani telefonum ve benim için iki gün geçmişti, ama gerçekte ne kadar geçtiğini anlamam için internetten yardım almam gerekiyordu.
25 Kasım 2023 tarihini gördüğümde başımı rahatlıkla geriye attım. Çünkü sadece ben ve telefonum için değil, Dünya için de iki gün geçmişti.
Bildirimlerime göz attığımda kaybolduğumun ertesi gününde ailemden ve arkadaşlarımdan aramalar olsa da sonraki gün yani dün için ne bir arama ne de bir mesaj vardı. Bu durum kaşlarımı çatmama neden olurken annemi aramak istesem de saatin geç olması yüzünden bu isteğimden vazgeçip yarın sabah aramaya karar verdim. Her ne oluyorsa yarın öğrenirim düşüncesiyle telefonumu da yan koltuğa bıraktım ve arabayı çalıştırdım.