Bölüm 14

1046 Words
At arabası yavaşladığında derin bir nefes alıp bulunduğum kabindeki perdeyi hafifçe araladım. Karşımda yükselen tarihi yapıyı görünce gerilen bedenimi rahatlattım. An itibari ile Ayasofya'nın önündeydim. Hızlıca arabadan inip, yüzümü pelerinin şapkasıyla kapattım ve arabacıya başımla selam verip yanından uzaklaştım. Gözlerim tekrar tekrar tarihi binaya kayarken içeriye girmemek için kendimle ciddi bir savaş vermem gerekmişti. Her ne kadar bu tarihi mekanın dışı gibi içinin de ilk halini görmeyi deli gibi istesem de bu isteğime karşı çıkmak zorundaydım çünkü burada oluşturduğum kimlikten yani Mora'dan gelmiş bir Rum - Yunan - olmam ve fetih bu kadar tazeyken bir Rum olarak Ayasofya'ya girmem tepki çekebilirdi. Ayasofya'nın etrafında bir tur atıp, hem binayı dışarıdan incelemiş hem de takip edilip edilmediğime dikkat kesilmiştim. Dikkatimi çeken herhangi bir şeyin olmamasına dayanarak sarnıca doğru yürümeye başladım. Kafamdaki planı tekrar gözden geçirdiğimde yapabileceğim en iyi şeyin sarnıca şimdi girip, gece yarısına kadar orada saklanmaktı. Sarnıcın kapısına nöbetçi falan dikmediklerini düşünüyor, dahası bunu umut ediyordum. Boş bir binayı koruyan yeniçeriler insanların dikkatini çekip ilgilerini oraya yönlendirmelerini sağlayabilirdi. Bu yüzden kapıda falan nöbetçi olduğunu sanmıyordum. Ama böylesi bir geçitten haberdar devlet görevlilerinin varlığı da, bu geçidi başıboş bırakmayacakları da su götürmez bir gerçekti. Bu nedenle her ne kadar kapıya dikkat çekici nöbetçiler dikmeseler de etrafta kılık değiştirerek dolaşan gizli nöbetçilerin varlığından neredeyse emindim. 21.yüzyılda her köşe başında simit satan insanları sivil polis sanan o kesim gibi önümdeki herkesten şüphelenmem ve gereken önlemi almam lazımdı. Hızlı adımlarım içimde baş gösteren izlenilme hissiyle ritmini korurken, refleks olarak arkama bakma isteğimi zorla bastırarak önüme çıkan ilk aradan saptım. Sıra sıra dizilmiş ahşap, iki katlı evleri gördüğümde adımlarımı hızlandırıp, arkamda sözde beni takip ettiğini sanan şahısla aramda fark açarak evlerin arasındaki üçüncü boşluğa girip, evlerden birinin içe doğru olan çıkıntısına saklandım ve avımı beklemeye başladım. Başımı önümdeki çıkıntıdan belli olmayacak şekilde çıkarıp, az önce yürüdüğüm yolu izlemeye başladım. Yaklaşan telaşlı adım seslerini rahatlıkla duyuyordum. Adamın gerginliğini çok net hissedebiliyordum; hızlı soluk alış verişleri, sesini saklama gereği duymadığı adımları kendini çok çabuk ele veriyordu. Acemiydi, bu işi alelacele, plansız yaptığı da belliydi. Ya yoldan geçen biri yalnız yürüyen bir kadın olduğum için peşime takılmıştı ya da biri önüne çıkan ilk kişiyi peşime takmıştı. Eğer ikinci seçenek doğruysa -ki yüksek ihtimalle öyleydi-, muhtemelen saraydan peşime takmışlardı adamı. O yüzden herhangi bir müdahalede bulunmayıp geçip gitmesini bekledim. Görüş açıma girdiğinde, tam da tahmin ettiğim gibi acemi olduğunu bağıran hareketler sergiliyordu. Tedirgince etrafına bakınıyor, gözleri iki saniyeden fazla bir nokta da kalmıyordu. Halbuki bir noktaya gözlerini dikip, dikkatle baksa belki bir ipucu yakalayabilirdi; tabi karşısındaki acemiyse... Başımı usulca geriye çekip, adamın uzaklaşmasını bekledim. Kulaklarımı kabarttım ve uzaklaşan adım sesleri duymayı bekledim. Nihayet beklediğime kavuşunca, bulduğum kuytudan yararlanarak elimdeki heybeyi yere bırakıp içini açtım. Hızlıca bacağıma sardığım keseyi çıkarıp heybenin içine bıraktım ve aldığım kıyafetlere sardığım kendi kıyafetlerimden pantolonu alıp, hızlıca bacaklarımdan geçirdim. Çıkardığım sandaletler yerine botlarımı da ayağıma geçirdim. Keseye sarılı halde duran kemerimi alıp pantolonuma taktım ve kesenin içindeki 7.65'lik tabancamı belime takıp, rozetimi ve kimliğimi pantolonumun cebine sıkıştırdım. Elbisenin eteğini pantolonun üzerine bırakıp ceketimi alıp pelerinin içinden giyindim. Küçük tabancamı sağ cebime koyarken, sol cebime de araba anahtarımı ve telefonumu koymuş ve her iki cebin de fermuarını çekmiştim. İlk başta elbiseyi çıkarıp bırakmayı düşünsem de Gülcan'ın hediyesi olması beni durdurmuştu. Geride bıraktığım tüm eşyaları heybenin içine koyup ağzını bir güzel bağlamış ve az önce çıktığım köşeye bırakmıştım. Dikkatli adımlarla evlerin arasındaki aralıktan başımı çıkarıp her iki tarafı da kontrol ettim ve herhangi bir tehlikenin olmadığından emin olunca geldiğim yolu geri dönüp asıl yolumdan ilk saptığım ara sokaktan çıkıp, gidiş güzergahımı sürekli değiştirerek dolambaçlı yollardan sarnıca yürüdüm. Sarnıcın olduğu binayı nihayet gördüğümde içimde alevlenen heyecanı bastırmaya çalıştım. Şuan uçlarda yaşayacağım her duygu bana hata yaptırırdı, o yüzden dikkatli olmalıydım. Gözlerimle etrafı tarayıp, gizli görevdekileri anlamaya çalıştım. Bir tarafta çocuklara akide şeker satan bir adam ve önünde de tezgahı vardı. Dikkatle izlediğim yaklaşık bir dakikanın sonunda gözlerinin birkaç kez sarnıcın kapısını kontrol ettiğini fark ettim. Birini bulmuştum, ama bununla sınırlı kalacaklarını asla düşünmüyordum. Gözlerimle ortalığı taramaya devam ettiğim sırada, en fazla 25 - 30 yaşlarındaki birinin, arkasında kalan evlerden birinin bahçe duvarına oturmuş, elinde çubukla toprağı eşelediğini, birkaç kez de sarnıcın kapını kontrol ettiğini görmüştüm. İkinciyi de bulduğumda gözlerimi etrafta biraz daha gezdirdim ama diğer insanların herhangi şüpheli bir hareketine rastlamadım. Şimdi yapmam gereken şey buradakilerin dikkatini dağıtıp, hava kararmadan sarnıca girmekti. Hava karardıktan sonra güvenliği daha da artıracaklarından emindim. Neler yapabileceğimi kafamda tartıp, evlerin arasından görünen ormana baktım. Sanırım bulmuştum ne yapacağımı. Kimseye görünmemeye dikkat ederek ormana ağaçların beni saklayacağı kadar girip, uygun bir çubuk aradım. Nihayet bulduğumda yan yana duran ağaçlar arasında en fazla mesafe bulunan alana geçtim ve elimdeki çubukla kazmaya başladım. Yaklaşık yarım saatlik bir kazı sonucu istediğim genişlik ve derinlikte bir çukur açmayı başarmıştım. Elimdeki çubuğu çukura atıp, etraftan kurumuş dal ve yaprakları topladım. Onları da çukura attım ve biraz daha geniş duran kurumuş dallardan birini önüme aldım ve cebimden küçük tabancamı çıkardım. Hızlıca şarjörünü çıkarıp, içindeki mermilerden birini aldım ve kenara koydum. Önce şarjörü tabancaya geri takıp onu da cebime koyduktan sonra yere koyduğum mermiyi aldım ve arkasını güç bela açıp içindeki barutu, odunun geniş yüzeyine yaydım. Gözlerimle etrafta işime yarayacak iki taş aradım ve bulduğumda çok rüzgar estirmemeye dikkat ederek -eğer rüzgar sonucu barut etrafa saçılırsa tam bir facia olurdu çünkü- taşları gidip aldım ve tekrar barutu döktüğüm odunun başına çöktüm. Sabırla taşları birbirine sürttüm ve kıvılcım çıkmasını bekledim. Nihayet beklediğim kıvılcım çıkıp da barutun üstüne düştüğünde, yanmaya başlayan odunun sapından dikkatle tutup, içini kuru dal ve yapraklarla doldurduğum çukura attım. Çukur sayesinde yangın büyümeyecek ama dumanı göğe yükseldiğinde herkes ormanın yandığını sanacaktı. Çukurun etrafında yanabilecek ve yangını büyütebilecek her şeyi temizledikten sonra koşarak oramdan çıktım ve evlerin arasından sıyrılarak sarnıcın olduğu sokağa girdim. Ortalığı bir kez daha kontrol ederken, çok fazla bir şeyin değişmediğini görmek rahatlatmıştı. Bunun rahatlığıyla arkamı dönüp ormanı kontrol ettiğimde göğe bir sütun gibi yükselen siyah duman şimdilik her şeyin yolunda olduğunu haber veriyordu bana. "Yangın var!" diye bağıran adamla, sokaktaki herkesin etekleri tutuşmuş hızlıca o tarafa doğru koşmuşlardı. Buna şekerci ve boş boş bekleyen adam da dahildi. İçimden sırıta sırıta göze batmayacak şekilde ahalinin ters istikametine doğru yürüdüm ve sarnıca yaklaştığımda kapısından girmeyip bahçe duvarından tırmanıp içeri atladım. Kapıdan girmeme nedenim, kapıya giren çıkan olup olmadığını anlamak için işaret koyma ihtimalleriydi. Hızlıca binanın içine girdiğimde sanırım yapmam gereken tek şey gece yarısını beklemekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD