"O eline hakim ol, yoksa hakim olacak bir elin kalmayacak!" sert uyarım sinirini daha da artırırken, alev fışkıran gözleriyle yüzüme bakıyordu.
"Sen kimsin de şehzademizin iltifatına mazhar oluyor bir de bunu reddediyorsun." yüzümde alaydan oluşan kocaman bir gülümseme varken kıza bir adım daha yaklaşıp tabiri caizse burun buruna geldim.
"Ben," parmağımla önce kendimi sonra da kızı işaret ettim. "senin aksine hür bir kadınım." elimi indirip gözlerimi kızdan çekmeden başımla şehzadenin gittiği tarafı işaret ettim. "Yani şehzadenizin teklifini kabul etseydim sadece odasına değil, nikahına da girmem gerekirdi." sözüm bittiğinde başımı geriye çekip kızın yüzüne milim milim yerleşen dehşeti keyifle izledim. "Şimdi müsaadenle ben özgürlüğüme kanat çırpacağım. Sana da köle hayatında mutluluklar." deyip onu arkamda bırakarak taşlığa doğru yürüdüm.
Bütün kızların bakışları ikimizin üzerinde gidip geliyordu. Umursamayarak, yattığım yere geldim. Gülcan ve Reyhan da hemen arkamdan gelip benim gibi minderlerin üstüne oturdular. Biraz soluklanıp, kıyafetlerimi de aldığım gibi çıkacaktım bu saraydan.
"Az önce ne oldu öyle?" diye soran Gülcan'a omuz silktim. Az önce benim için az öncede kalmıştı. Geçmiş ve de gitmişti. Umursayacak değildim böyle küçük sürtüşmeleri.
"Ne olmuş?" sesim bu konuyu kapattığımı bağırsa da onlar bunu anlamamıştı.
"Bahar'ı hem elinle hem dilinle yerden yere savurdun. Daha ne olacak?" Gülcan'ın sesindeki hayranlığı fark edince başımı inanamıyormuş gibi salladım.
"Sizce asıl mesele bu mu?" Reyhan'ın kınayıcı sesini sesini duyduğumuzda ikimiz de on döndük.
"Neymiş asıl mesele?" diye en umursamaz halimle sordum. Sorumu duyan Gülcan benimle aynı fikirde olduğunu belirtmek için başını salladığında, Reyhan ikimize birden gözlerini devirdi.
"Şehzade diyorum, seni diyorum, odasına çağırdı diyorum... Tanıdık geldi mi asıl meselemiz?" dediğinde benim bakışlarım tedirgince Gülcan'a dönerken, onun bana heyecanla baktığını fark ettim.
Sabah adamı hayran hayran anlatışı geldi gözümün önüne, ne yani hiç mi kıskanmamıştı?
"Ortada konuşulacak bir mesele yok, tıpkı öncesinde de olmadığı gibi." dedim bakışlarımı taşlığın tavanına kaldırarak. Taş duvarlar düz bir şekilde yükseliyordu, belli bir yüksekliğe ulaşınca da dört bir yandan kubbe şeklinde yükselerek ortada birleşiyordu. Ne yazık ki, bir tane bile pencere yoktu. Muhtemelen sarayın orta kısımlarında kalıyor olmasından dolayı inanılmaz basık ve kasvetli görünüyordu. Ben burada biraz daha kalsam gün ışığına hasretten ölüp giderdim herhalde.
"Nasıl konuşulacak bir şey yok? Resmen şehzademiz seninle ilgile-" diye heyecanla konuşan Gülcan'ı elimi kaldırarak durdurdum.
"Bakın kızlar şehzadeniz de ilgisi de umurumda değil çünkü birazdan buradan ayrılacağım." deyip ayaklandım ve boynumdaki anahtarı çıkarıp elbiselerimi kilitlediğim dolaba yöneldim. "Hatta ayrılıyorum." dolabı açıp içindeki heybeyi koluma taktım ve taşlığın ortasına yöneldim.
"Nereye?" Reyhan'ın şaşkın sesiyle durup onlara doğru döndüm; ayaklanmış bana bakıyorlardı.
"Üstümü değiştirip gideceğim." dedim gayet olağan bir şeyden bahseder gibi.
"Üstünü niye değiştiriyorsun?" bu kez de Gülcan sormuştu.
"Niye olacak, bunlar senin kıyafetlerin?" iki gündür çekildiğim sorguların haddi hesabı yoktu ve artık gerçekten bıkmıştım. Acaba benim emniyette sorguladığım suçlular da böyle mi hissediyorlardı? Gerçekten üzülmüştüm onlar için.
Sana da aferin Gonca, koca dünyada empati yapacak kimseyi bulamadın da gittin suçlularla yaptın.
"Saçmalama lütfen, üzerindeki sana benden daha çok yakıştı. Kesinlikle senin olmalı." Gülcan'ın sesiyle başımı reddetmek maksadıyla iki yana salladım.
"Hayır, teşekkür ederim ama bunu kabul edemem Gülcan. Üstelik eminim ki sana benden daha çok yakışır." çünkü sen en azından severek giyiyorsun diye içimden tamamladım sözümü.
"Eğer çıkarırsan vallahi küserim Helen." diye yakınınca mecburen kabul ettim. Çünkü şu kısacık zamanda bana hissettirdiği dostluk çok güzeldi. Keşke benim de ona verebileceğim bir şey olsaydı yanımda. Ama maalesef ne benim verebileceğim, ne de onun kullanabileceği bir şeye sahip değildim. Zira silahlarım, kimliğim, rozetim, araba anahtarım ve telefonumdan başka bir şeyim yoktu.
Omuzlarımı düşürerek tekrar yanlarına döndüm. Bu kez beni ortalarına alarak oturmuşlardı. Onların yanında kendimi çok rahat hissetmeye başlamıştım ve bu beni korkutuyordu.
Kendi zamanımda insanlarla iletişimimin temeli polis olmama dayandığı için işimin ciddiyeti hep üzerimdeydi. Sosyal çevremde bile aşırı rahat tavırlar sergileyip de mesleğimin şerefine zarar vereceğim diye ödüm kopardı. O yüzden hep dikkatli, hep ciddiydim. Ama burada, bu zamanda işin rengi değişiyordu. Komiser Gonca değil de, sadece Gonca olmuştum burada ve ne yazık ki bu rahatlık da beni korkutuyordu.
"Siz yüz verdiniz madem, ben de astarını istiyorum sizden." diye saçma bir giriş yaptım konuya. İkisinin de yüzündeki şaşkınlığı yüzlerine bakmasam bile seçebiliyordum. Çünkü söylediğim sözü yabancı birinin ağzından duymak hem de anlamını doğru bir şekilde kullanırken duymak onlar için ne kadar hayret verici bir şey olduğunu tahmin edebiliyordum.
"Bu kıyafetle dışarıda dolaşamam, bana bir pelerin falan verebilir misiniz?" çok fazla düşünüp kurcalamalarına fırsat vermeden dikkatlerini başka yöne çekebilmiştim neyse ki. Gerçi neden böyle bir gaf yaptığımı da bilmiyordum ama o an içimden gelmişti söylemek ve yapmıştım işte. Buradan gitmek için harika bir neden daha; ben asla mantıksız kararlar vermezdim.
Reyhan dizlerinin üstünde biraz ilerleyip kendi dolabını açtığında içinden siyah, katlanmış bir kumaşı alıp tekrar yanımıza döndü ve elindekini bana uzattı. Ben dikkatlerini dağıttığımı düşünsem de Reyhan'ın zeka parıltılarıyla dolu bakışları ne yapmaya çalıştığımı anlamış gibiydi. Yapmam gereken en doğru şey bir an evvel buradan ayrılmak olacaktı sanırım. Düşüncelerimle paralel olarak hızla ayağa kalktım ve pelerini üzerime geçirdim. Kızlar da benimle birlikte ayaklandıklarında yüzümü onlara çevirdim.
"Her şey için çok teşekkür ederim kızlar, yardımlarınızı hiç unutmayacağım." diye veda cümlelerini sıralamaya başlamışken Gülcan'ın dolu dolu olan gözleri tuhaf bir şekilde içimi burkmuştu. Ne oluyordu yahu, daha tanışalı bir gün bile olmamıştı. Neydi bu burukluğun sebebi?
Derin bir nefes alıp bakışlarımı ondan kaçırdım ve kendime birkaç saniye zaman tanıdım. Daha sonra uzanıp Gülcan'ı kendime çektim ve sarıldım. Sarılışıma anında karşılık vermesi yüzümde buruk bir gülümseme oluşturdu.
Ondan ayrıldığımda kollarımı Reyhan'a doğru uzattım. Anlamamış gibi yüzüme baktığında gülüşüm büyümüştü.
"Gel buraya hırçın!" diyerek onu da kollarımın arasına aldığımda içimdeki hislere kafa göz dalmak istiyordum. İçimdeki bu burukluk elbisenin verdiği o rahatsız edici hissi bile alıp götürmüştü benden.
Gülcan tanıdığımdan beri - yani yaklaşık 18 saattir falan - hep aynıydı, hissettikleri kolayca yüzünden okunabilirdi. Ama Reyhan öyle değildi; onu ilk gördüğümde çekingen bir kız sanmıştım fakat fark ettiğim kadarıyla çekingenliği onun hırçın tarafını gizleyen maskesiydi. Bunu görebilmek için birazcık samimi olmak yetiyordu aslında. Ondan da ayrılıp tekrar yüzlerine baktım.
"Eğer birinin size bakmasından ziyade sizi görmesini istiyorsanız, gerçekte olduğunuz kişiyi gösterin. Karşınızdaki ki ister padişah olsun, ister şehzade," burada Gülcan'a imalı bir bakış attım. "eğer gerçekten sizi hak edecek biriyse, elinizdeki en güçlü silahınızla, samimiyetinizle, vurabilirsiniz onları. Yeter ki sahte kişiliklere bürünmeyin." deyip ellerini tuttum. "Ha bir de... Birini gerçekten istiyorsanız, onun için savaşın. Ama dediğim gibi gerçekten istiyorsanız yapın bunu. Sırf başkaları da onu istiyor diye istemeyin." Şair burada popüler kültürden uzak durun demeye çalışıyordu aslında.
"Kendine iyi bak Helen, umarım gittiğin yerde mutlu olursun." diyen Reyhan' a gözlerim kısılana kadar gülümsedim.
"Siz de kendinize ve birbirinize iyi bakın kızlar. Gerçek dostlar zor bulunur, birbirinizin kıymetini bilin." deyip son kez ikisine birden sarılıp ayrıldım ve yerdeki heybeyi koluma geçirip taşlığın çıkışına doğru yürümeye başladım. Arkamı dönüp kızlara baktığımda kol kola girmiş bir şekilde arkamdan baktıklarını gördüm. Baktığımı gördüklerinde ikisi de el salladılar, karşılık olarak sadece gülümsedim ve arkamı dönüp ciddi kişiliğime büründüm.
Taşlığın çıkışına geldiğimde Mihriban kalfayı gördüm. Her ne kadar öğlen yemeği için kalmamı istese de nazikçe reddedip çıkışı göstermesini ve varsa bir prosedür halletmesini rica ettim.
Benimle çıkışa kadar geldiğinde hazırlanmış at arabasını gösterdiğinde anlamayarak yüzüne bakmıştım.
"Şehzademizin emri, sizi gideceğiniz yere kadar bırakmamızı emrettiler." yüzündeki manidar gülüşü görmezden gelerek teklifi kabul etmiştim. Yine de tedbiri elden bırakmayarak gideceğim yer olarak sarnıcı değil de Ayasofya'yı söylemiştim. Oradan sarnıca yürüme mesafesiyle akşama kadar rahatça gidebilirdim.
Arabaya binmeden önce dönüp son kez saraya bakmıştım. Neyse ki, benim hapsim uzun sürmemiş ve neredeyse bir gün sonra altın kafesin kapıları benim özgürlüğüme uçabilmem için aralanmıştı.