Bölüm 12

1001 Words
"Diyene de bakın hele." yüzünü utançla yere eğdiğinde, beni de yüzümde az öncekine oranla daha samimi bir gülümseme belirmişti. Tatlı kızdı vesselam. "Ne kaynatıyorsunuz burada?" biz konuşmaya dalmışken Gülcan çoktan hazırlanıp yanımıza gelmişti bile. Onu da şöyle boydan oya süzdüğümde yeşil renkli kadife bir elbiseyi giydiğini görmüştüm. Elbise ona da çok yakışmıştı. Bu kızlar mı çok güzeldi, yoka elbiselerin mi sihirli güçleri vardı da giyeni güzel gösteriyordu anlayabilmiş değildim. "Hiç, öyle konuşuyorduk. Çıkalım mı artık?" bizim dış kapıya doğru yönelmemizle içeride bizimle birlikte bulunan kızlar da hamam sefalarını sona erdirmeyi uygun bulmuş olacaklar ki, bizim çıktığımız odalara girdiler. İçlerinden biri sabah Mihriban kalfaya şehzadeyi soran kızdı. Onlara arkamı dönüp kızlarla beraber çıkışa ilerledik. Oyalana oyalana taşlığa doğru yürürken diğer kızlar da bize yetişmişlerdi. Onlar birbirleriyle sohbet ederken ben genelde sessiz olan taraftım. Sordukları birkaç soruya uydurduğum hikayeyle çelişmeyecek cevaplar verip geçiştirmiştim. Taşlığın geniş kapısının önündeki holdeyken birden bir bağırış sesi duydum. "Destur! Veliaht şehzade hazretleri!" ben ne olduğunu anlamaya çalışırken kızların tek sıra halinde dizilip başlarını eğdiğini görünce bozuntuya vermeyip onların yanına geçip başımı eğdim ama alttan alttan ne olduğunu da anlamaya çalışıyordum. Aptal değildim şehzadenin gelişini duyurduklarını anlamıştım, anlamadığım şey; neden taşlığa girmeyip de burada ip gibi dizildiğimizdi. İçeriye yaklaşan kalabalık ayak sesleriyle duruşumu düzeltip, başım yerdeyken hafifçe sağa, ayak seslerinin geliş noktasına doğru bakındım. Bakışlarımın peşi sıra içeriye giren beş kişinin en önünde yürüyen kişiye - muhtemelen şehzadeye - takılmıştı. Tarih bilgimden hareketle bu şehzadenin müstakbel padişah olduğunu da biliyordum çünkü sabah kızların şehzade Tuğrul diye bahsettiklerini duymuştum. Yeri döven adımları bir askerinkini andırıyordu. Üzerinde kaşmirden kaftan yerine yeşil askeri kamuflaj görsem garipsemeyeceğim bir heybeti vardı. Bakışlarım yüzüne çıktığında kısa sakalları, biçimli burnu ve şekilli kaşlarının altındaki kuzguni gözlerindeki bakışlar da en az adımları kadar kendinden emindi. Sabah kızlara biraz haksızlık ettiğimi fark ettim çünkü benim zamanımda da böyle görünen bir adamın onlarca hayranı olabilirdi. üstelik eminim üzerine takım elbise bu kaftandan daha çok yakışırdı. Sıranın başından bana doğru ilerlerken sıraya dizilmiş olan insanlar yavaşça dizlerini kırıp selam verdiler. Ben de onlara ayak uydurmuştum. Ama şehzademizin(!) bir sürü insanı görmezden gelip ileriye doğru yürümesi kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Tamam anladık şehzadesin falan da insan bir selam verir, bir bir şey yapardı. Bana doğru yaklaştığında kendimi tutamadan "Bak bak, havalara bak." diye mırıldanıvermiştim. Aslında bunu içimden söylediğimi sanıyordum ama yanımdaki Gülcan'ın dürtmesi sonucu dışarıdan konuştuğumu anlamıştım. Ve ne yazık ki, bu çıkışımı duyan yalnızca Gülcan da değildi. Tam yanıma gelmiş olan şehzade geçip gidecekti ki, sesimi duyunca olduğu yerde kalmıştı. Arkasından onu takip edenler de bu ani fren yüzünden bocalayıp birbirlerine çarpmışlardı. Gülmemek için kendimi sıksam da yüzümde haylaz bir gülümseme vardı. "Ne dedin?" karakteristik ses tonunu düşünmeyi sonraya bırakıp başımı kaldırıp yüzüne baktım. gözleri dudaklarımda asılı kalan gülümsemeye kayınca aniden yüzümü ciddileştirip, açtık kaşlarımla yüzüne baktım. "'Hoş geldiniz' dedim şehzadem." dedim gözlerine en az onun kadar kendimden emin bir şekilde bakarken. Kaşları alayla yukarı kalktı. "Allah Allah, bana hiç öyle demişsin gibi gelmedi." bakışlarındaki alay sesine de yansımıştı. Aklınca benimle oyun oynuyordu paşamız, aman şehzademiz. "Gerçeklerden başka bir talebiniz varsa söyleyin onu dile getireyim şehzadem." onunla oynuyordum ve o bunun farkındaydı. Dahası oyunumda bana ayak uyduruyordu. "Adın nedir hatun?" sesindeki muziplik yerini yumuşak bir ciddiyete bırakmıştı. "Adım Helen şehzadem." akıllı bir adama benziyordu. İnşallah çok fazla soru sorup da açığımı falan yakalamazdı. Dilimi eşek arıları soksaydı da kapatabilseydim çenemi, gider ayak başımı belaya sokmasaydım bari. Zaten şunun şurasında saraydan ayrılmama ne kaldı ki. "Nereden geldin Helen?" kuşkucu bakışları üzerimdeydi, muhtemelen konuşmamdaki farklılığı o da diğer herkes gibi far etmişti. "Mora'dan geldim." her cümlemin sonuna şehzadem şehzadem deyip duramayacaktım daha fazla. Bana neydi yani, kimse kimdi. "Dilimizi nasıl bu kadar iyi konuşuyorsun peki?" gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. İki gündür aynı şeyi yaşayıp duruyordum. "Mora'da bir Türk komşumuz vardı, ondan öğrendim. Ama çok da sizinkine benzemiyor konuşmam." sustuğumda anlamış olduğunu belirtme mahiyetinde başını aşağı yukarı salladı. "Ne zamandır haremdesin?" kuşkucu bakışları rahatsız etmişti. Tam olarak neyden şüphelendiğini maalesef ki bilmiyordum. "Dün getirdiler, bir karışıklık olmuş. Birazdan ayrılacağım." daha fazla sorma diye içimden haykırasım vardı. "Nasıl bir karışıklık?" bu kez kendimi tutamadım ve sinirle gözlerimi devirdim. Bu hareketimi yakaladığında tek kaşı tehdit mahiyetinde havaya kalktı. Ben de tek kaşımı kaldırarak aynı bakışla karşılık verdim. Güldü bu bakışıma. Hah, haspam! Sen kimsin de beni tehdit ediyorsun? "Onu da adamlarınıza sorun." deyip konuyu kapattım kendimce. "Peki, gitmekte kararlı mısın?" sorusuna tereddüt etmeden cevap verdim. "Evet." sesimde bakışlarım kadar kararlıydı. "Tüh! Yazık oldu desene." yere bakarak mırıldanınca kaşlarım daha çok çatıldı. "Neye yazık oldu?" gözlerini önce vücudumda gezdirdi, gerdanımda biraz oyalandıktan sonra tekrar gözlerime çıkardı ve derin, buğulu bir bakış attı. "Bu gece seni dairemde misafir etmek istemiştim, ona yazık oldu." ben anlamaz bakışlarımı atarken, etraftakilerin yüzüne yerleşen hayret ve kulaklarımı dolduran kısık sesli uğultulardan aslında kastettiği misafirliğin ne olduğunu anlayabilmiştim. Bu adam mı başını devlet işlerinden kaldırmayıp, kadınlarla falan ilgilenmiyordu? Külliyen yalandı, adam ayak üstü beni halvete çağırmıştı resmen! Dikkatli gözleri yüzümde dolaşıyordu ve herhangi bir ifade - belki utanç, belki tedirginlik, belki de mutluluk - arıyordu. Arayışının çok sürmesine izin vermeyip ukala bir gülümsemeyle yüzüne baktım. "Bu kadar üzülmeyin şehzadem, iyi bile oldu. Zira zorunlu misafirliklerden pek hazzetmem." deyip daha fazla benimle muhatap olmasın diye başımı eğip dizlerimi kırdım ve hafifçe selam verdim. Mesajımı almış olacak ki, gülerek başını iki yana salladı ve nefesini seslice dışarıya verdi. "Yine görüşeceğiz Helen." dedi ve son bir bakış atıp ilerlemeye başladı. İçimden ona 'yav he he' demek gelse de dilimi bu kez tuttum. Büyük konuşmaların başa ne denli büyük işler açtığını biliyordum en nihayetinde. Şehzade ve mahiyeti gözden kaybolduğunda bulunduğum pozisyonu bozup taşlığa doğru yürümeye meylettim fakat kolumdan tutulmamla refleks olarak kolumu tutanın kolumdaki elini yakaladığım gibi önüme çekip ters çevirdim ve yere diz çökmesini sağladım. Tüm bunlar saniyeler içinde olurken etrafta ani bir bağırış yükseldi. Önümde diz çöken kızın kolunu serbest bıraktığımda karşıma geçip çatık kaşlarıyla yüzüme bakmıştı. Sabah şehzadeyi soran kızdı. Kızın yüzünü gördüğümde özür dilemek için aralanan dudaklarım kapandı çünkü gözlerindeki hırstan kolumu tutmaktaki amacını gayet net anlamıştım. Aklınca kafasında kurduğu dişil rekabete beni alet etmek istiyordu ama sert kayaya toslamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD