Çay bardağımı da doldurup oturduğumda, kahvaltıya başlamadan önce annemi arayıp, ağzını yoklamak için telefonumu aldım ve aradım. Açılmasını beklerken bir yandan da kahvaltılıklardan ağzıma tıkıştırıyordum.
"Alo, Gonca?" annemin sesini duyduğumda içim özlemle kavruldu. Bu özlem öncekiler gibi değildi. Bu kez ben bambaşka bir dünyaya gitmiştim ve orada ailem yoktu. Tam anlamıyla yapayalnız ve de kimsesizdim. Bunu yalandan hissetmek bile o kadar dokunuyordu ki... Başın sıkıştığında çalacak bir kapının olmaması, seni koruyup kollayacağına koşulsuz inanacağın birilerinin olmaması çok korkutucuydu.
Eğer oranın dönüş yolunu bulamasaydım ve hep kalsaydım; muhtemelen bir süre sonra kafayı yerdim. Ve bunları şu an, annemin sesini duyduğum an fark etmemse hayatın bana bi cilvesiydi sanırım.
"Benim anne, nasılsınız?" özlemden burnumun direği sızlasa da sesim net ve tek düzeydi. Sevgimi gösterirken her zaman cimri olmuşumdur, asla onlara sevgimi falan dile getiremezdim. Bu yüzden bazı arkadaşlıklarımın bile bittiği olmuştu. Liseden bazı arkadaşlarımla mesleğimizi elimize aldıktan sonra görüştüğümüzde canımlı cicimli konuşurlardı, ben ise hep isimleriyle hitap ederdim. Benim soğukluğum zamanla onlarla arama mesafe girmesine neden oldu. Önceden böyle değildim ama, polis olup da her türlü insanla - daha doğrusu onların gerçek yüzleriyle - karşılaşınca istemsizce kendimi geriye çekmiştim insan ilişkilerinde. Tuhaf bir biçimde bunu Gülcan ve Reyhan'ın yanında yapamamıştım. Onlarla samimi ve sıcak bir iletişim kurmuştum ki, bunun da muhtemel nedeni; orada kendimi çok yalnız hissetmemden kaynaklıydı.
"Biz iyiyiz kızım, asıl sen nasılsın? Seni aradım, ulaşamayınca emniyeti aradım ama görevdeymişsin. Ne diye haber vermeden gittin ki?" telaşlı sesine sitemi de karışınca içim sıcacık oldu. Çayımdan bir yudum alıp, telefona odaklandım.
"Ben de iyiyim anneciğim, merak etmeyin. Göreve aniden gitmem gerekince haber veremedim. Evham yapıp da ortalığı birbirine karıştırma, kötü bir şey olsa illa ki duyarsınız." dediğimde annemin telefonun ucundan 'hih' diyen sesini duydum. Sonrasında da muhtemelen kulağını çekip en yakınında bulunan tahtaya üç kez vurmuştu.
"Sus kız! Çağırma kötüyü!" dediğinde ufak bir kahkaha attım.
"Hatun senin kocan asker değil mi ya? Alışık olman lazım senin." sesimdeki eğlenen tonu yakalarsa ne polis olmamı ne de aradaki o kadar mesafeyi umursamadan bana terlik fırlatabilirdi.
"Anneyim ben anne! Sen de anne, görürüm seni. Tabi sen önüne çıkan adamlara öcü gibi davrandığından pek görebileceğimi de sanmıyorum ama... Neyse." konuşması bittiğinde gözlerimi devirip soğumaya başlayan çayımdan bir yudum daha aldım. Anlaşılan yine başlamıştı annemin damat da damat, torun da torun mesaisi.
"Neyse anneciğim, babama da selam söyle, işe geç kalacağım o yüzden kapatmam lazım." ben sustuğumda annemin de konuyu erken kapatmamdan dolayı hoşnutsuz çıkan sesiyle ettiği vedadan sonra telefonu kapatıp, kalkıp bir çay daha koydum. Kaç gündür doğru dürüst bir şey yememiştim. Bir tek sarayda yaptığım kahvaltı bir de dün akşam arabada yediğim çikolata vardı.
Hızlıca kahvaltımı yapıp, üstümü değiştirdim ve eşyalarımı alıp çıktım evden. Otoparka inip arabama bindim ve siteden çıkmak için sürdüm. Sitenin çıkışında güvenliğe denk geldiğimde, ona her ne kadar dün geceki adamı sormak istesem de bundan vazgeçmiştim.
Adam derin devletim diyordu ben ise güvenlikçiden medet umuyordum. Kendi kendime göz devirip arabayı gazladım ve emniyete doğru sürdüm.
******
Emniyetten içeriye girdiğimde tanıdık yüzlere selam vererek önce amirimin odasına girip döndüğüme dair bilgilendirdim ve çıkıp masama doğru yürüdüm. Gözlerimle Cemre'yi arasam da ne masasında ne de başka bir yerde göremeyince umursamamaya karar verip yerime oturdum ve masamda biriken dosya işleri üzerine yoğunlaşmaya başladım.
"Gonca komiserim!" diyen sesi duyduğumda derin bir nefes alıp başımı kaldırdım ve gözlerindeki parıltılarla bana bakan Arda'ya diktim gözlerimi.
"Buyurun Arda komiserim?" ses tonum olabildiğince mesafeliydi.
"Dönmüşsünüz." kendi kendine yaptığı durum tespitine içten içe gülsem de dışardan tek kaşımı kaldırarak yanıt verdim.
"Yani?" dışarıdan bakan birsi ona karşı çok gaddar davrandığımı düşünebilirdi ama işin aslı öyle değildi. O, şu an hislerine yenilmiş durumda ve ben sokaktan geçen herhangi birine bile gösterdiğim nezaketi ona göstersem, umutlanıp nezaketimden cesaret bulacaktı, bu yüzden ona karşı kaba olmak zorundaydım. Çünkü şu sıralar bir hayli büyük dertlerle boğuşuyordum; bir de platonik çilesi çekemezdim.
"Nasıl geçti görev?" birazdan Atilla İlhan'ın Aysel Git Başımdan şiirinin ilk mısrasını Arda için uyarlayacaktım.
"Olması gerektiği gibi." dedim ve başımı eğip önümdeki kağıtları karıştırmaya başladım. Artık anlayıp, gitmesi gerekiyordu.
"Peki, sana kolay gelsin o zaman." bozulan sesiyle konuşup gittiğinde sadece başımı sallamakla yetinmiş yüzüne dahi bakmamıştım. Her ne kadar vicdanım sızlasa da; benden en ufak bir ışık gördüğü an, bana açılacağını biliyordum. Ve ne yazık ki, dilimin ayarsız olduğunu da biliyordum. Bana açılması durumunda kalbini çok daha kötü kırabilirdim, kendimde bu potansiyeli görüyordum, ama böyle yaparak ona karşı hislerimin olmadığını kendi kendine anlamasını ve benden soğumasını bekliyordum.
Aslında sorunum beni sevmesi değildi; sorunum bunu bana veya bulunduğum ortadakilere belli ederken beni ne duruma düşürdüğünü düşünmeden hareket etmesiydi. Yoksa sevgisine dair herhangi bir karşılığım olmasa da tabi ki, saygım sonsuzdu. Ama onun da bana saygı duyması gerekiyordu. Etrafımdaki insanların imaları gerçekten canımı sıkıyordu.
Umursamamaya çalışıp tekrar önümdeki işlere döndüğümde bu kez de Cemre'nin sesini işittim. Allah aşkına hepiniz birden gelseniz olmuyor muydu? Bir dosya bile bitiremedim. Ki ben, işimin aksamasından da bölünmesinden de hiç hoşlanmazdım. Sırf bu yüzden gelir gelmez Cemre'nin masasına bakmıştım ki, soracağı soruları peşin peşin sorsun da işime tam konsantre başlayabileyim.
"Gonca, dönmüşsün?" sesindeki sorar tınıyı umursamayıp gülerek başımı iki yana salladım.
"Kızım alt tarafı iki gün gittim, amma tantana kopmuş." dediğimde oturduğum sandalyenin arkasına geçti ve arkandan kollarını boynuma doladı. Elimle koluna iki kez hafifçe vurduğumda kendimce sarılışına karşılık veriyordum.
Bir şu anki halime bakıyordum bir de saraydaki halime de gülmemek için kendimi kasıyordum. Burada millete soğuk nevaleyken, sarayda Reyhan ve Gülcan'ı kucaklamıştım. Üstelik bunu kendi isteğimle yapmıştım. Sanki iki benliğim vardı ve bu iki benlik iki farklı zamanda kendini belli ediyordu.
"Nasıl geçti görev?" Cemre'nin sesiyle daldığım düşüncelerden arınıp, benden uzaklaşarak masama kalçasını dayamış kıza baktım.
"Olması gerektiği gibi." deyip sırıttığımda gözlerini devirdi.
"Çok sıkıcısın, insan azıcık detay verir." dediğinde omuz silkmekle yetinmiştim.
"Tamam anlatıyorum hazır mısın?" deyip yüzüne bakıp, parmağımla gel gel işareti yaptım. Etrafına göz atıp bana yaklaştığında sesime gizemli bir buğu ekleyerek konuşmaya başladım. "Ben zamanda yolculuk yaptım, görevim de saraya sızmaktı." deyip bana sinirle kısılan gözlerini gördüğümde kendimi tutamayıp kahkaha attım. Asıl kahkaham insanların bu kadar hayal ürünü olduğunu düşündüğü, gerçek olmasına ihtimal dahi vermediği bir şeyi bizzat tecrübe eden kendimeydi aslında.
"Çok kötüsün." deyip omzuma bir tane geçiren Cemre'ye dışımdan söyleyebileceğim bir şey yoktu. İçimden söyleyebildiğim tek şey ise, 'ama ben doğruyu söylüyorum' oluyordu maalesef ki.