Bölüm 10

1036 Words
"Helen hatun?" Gülcan'ın seslenişiyle ona döndüm. "Efendim Gülcan?" gözlerindeki meraklı parıltılar buradan bile ışıldıyorlardı. "Hamamda da soracaktım, soramadım." deyip kirpiklerinin altından utangaç bakışlar atmaya başladı. "Seni dinliyorum." dedim devam etmesi için. Kaçamak bakışları tekrar bacağıma değdiğinde kaşlarımı çatıp bacağıma bakmaya başladım. Benim göremediğim bir şey mi vardı acaba, ya da bu kız niyeti mi bozmuştu?! Ne oluyor ya! "Senin vücudunda niye hiç tüy yok?" sorusu ağzından çıktığında kendimi tutamayarak gülmeye başladım. Bir yandan da sesim çıkmasın diye elimle ağzımı kapatmaya çalışıyordum. Biraz gülmemi durdurabildiğimde derin bir nefes aldım ve Gülcan'ın utançtan kızaran yanaklarını sıkmamak için kendimle bir iç savaşa girdim. Sanırım hangi yüzyılda yaşadığının hiçbir ehemmiyeti yoktu, kadın olmak her zaman zordu. "Kusura bakma Gülcan, böyle bir soru beklemiyordum. Boş bulundum." diyerek gülüşümü açıkladıktan sonra sorusuna vereceğim cevabı kısa süreliğine düşündüm. En nihayetinde ona lazer epilasyondan bahsedecek değildim. "Mora da ablamın bir arkadaşı vardı, böyle otlarla falan bir karışım yapardı. Onu sürmüştük, ondan sonra hiç çıkmadı." diye uydurabildiğim en iyi yalanı uydurmuştum. "Peki hangi otları kardığını biliyor musun?" umutla sorduğu soruya vereceğim cevap için üzgündüm. "Maalesef, bilmiyorum." deyip yeni sorulardan kaçınmak için yalandan esnedim. "Neyse sen de hastaydın zaten yatalım da dinlen biraz." diye mırıldanırken çoktan yatağına uzanmıştı bile. Ben de hızlıca yorganın altında girip gözlerimi kapattım. "Allah rahatlık versin." Gülcan'ın sesini duyduğumda gözlerimi aralayıp ona baktım ve gülümseyerek karşılık verdim. Tekrar gözlerimi kapattığımda bu cehennemden çıkış yolları için bir şeyler düşünmeye çalıştım. Umarım geç olmadan buradan kurtulmanın bir yolunu bulabilirdim. Burası başkalarının cenneti, benim ise altın kafesimdi. ****** Taşlığın kapısından gelen tıkırtılar sayesinde anında gözlerim açılmıştı. Yıllardır aldığım askeri eğitim ve polisliğim neticesinde asla derin uyku uyuyamıyordum. En ufak bir ses anında bütün algılarımı açık hale getiriyordu. Başımı yattığım yerden kaldırıp kapıdan içeriye giren, dün şifahanede benimle konuşan kadın girmişti. Elinde altın renginde küçük bir çıngırak tutuyordu. Arkasında bir tane daha kız vardı. Kadın bir anda çıngırağı sallamaya başlayınca çıkan sesten dolayı kulaklarımı kapatmak istedim. Neyse ki çok sürmeden çıngırağı sallamayı bırakmıştı. Uyuyan kızlardan yükselen huysuz mırıltılar eşliğinde yattığım yerden doğruldum. Yanıma baktığımda Gülcan ve Reyhan'ın da uyananlar kervanına katıldığını gördüm. "Hayırlı sabahlar kızlar." Reyhan'ın uykulu çıkan sesine daha dinç bir şekilde karşılık verdim. "Hayırlı sabahlar." Gülcan da sabah selamımıza eşlik ettikten sonra doğrulsak da yorganın altından çıkmaya kimsenin niyeti yokmuş gibi olduğumuz yerde duruyorduk. "Hadi kızlar, bugün çok işimiz var. Biliyorsunuz ki, Hünkarımız 2 gün sonra sefere çıkacak, onun yokluğunda tahta vekaleten bakmak için şehzade Tuğrul bugün sancaktan dönecekler." dediğinde kızlardan heyecanlı kıpırtılar yükselmeye başlamıştı. Ah, hayır! İşte bu sahne tam da dizilerdeki gibiydi. Muhtemelen görünüşünün, karakterinin hiçbir ehemmiyeti yoktu, şehzade sıfatı taşıyor olması buradaki birçok kızın kalbinin heyecanla kıpraşmasına sebep oluyordu. Çünkü bu kızların asıl istediği bir erkekten, aşktan ziyade; onlara sosyal statü veya güç kazandıracak bir aşk veya erkekti. Onaylamaz bir şekilde başımı sallarken gözlerim kızaran yanaklarıyla, gözlerindeki parıltılara işlemiş heyecanıyla, etrafına utangaç bakışlar atan Gonca'ya kaydı. Sende mi Brütüs?! "Ne zaman gelir şehzademiz Mihriban kalfa?" karşı sırada yatağında oturan kız yüzünde imalı gülüşüyle, bakışlarından açıkça okunan 'geliyor gönlümün efendisi' halleriyle niyetini fazlaca belli ede ede sormuştu. Onun bu cüretkar tavrı karşısında bakışlarım istemsizce Gülcan'ı bulduğunda, kızın tavrı onu hiç rahatsız etmiş gibi durmuyordu. Bu genişliğe ilk başta anlam veremesem de buranın harem olduğunu bağıran tarafım ile her şey bir kez daha oturmuştu kafamda. Ama şöyle bir gerçek vardı ki, bu sistemi anlayabileceğimi pek sanmıyordum. Benim olan benimdir; bırakın başka bir kadın ile paylaşmayı, gözü dişi sineğe değse benim için o adam bitmiştir. Yani harem kesinlikle bana göre bir yer değildi, Hünkara yahut hanedandan birilerine racon kestiğimi düşünüyordum da hayali bile komikti. Gerçi Hünkar da bana gelip, 'ben racon kesmem kafa keserim' deseydi alırdım bence cevabımı. Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden arındım. Daha önemli bir mevzuu vardı; ben ne zaman buradan çıkacaktım? "Öğlene doğru gelmiş olurlar. O vakte kadar bütün işleri bitirmeliyiz çünkü akşama şehzademizin gelişi şerefine eğlence tertip edilecek." kadın geniş salonda sesini duyurabilmek için yüksek perdeden bağırdığında kızlar heyecanlarına yenilerek ayaklanmaya başladılar. Mihriban denilen kadının taşlıktan çıkmak üzere bize arkasını döndüğünü gördüğümde, diğerlerine aldırmayıp hızla ayağa kalktım ve yatağın kenarına dün gece sıkarmış olduğum hasırdan sandaletleri ayağıma geçirdim ve kadının peşinden koşturdum. "Mihriban kalfa!" diye seslendiğimde arkasını dönüp bana bakmış ve ona yetişmemi beklemişti. "Hayırdır hatun ne oldu?" "Ben saraydan ayrılmak istiyordum; hatırlarsanız dün de söylemiştim. Siz de bana bugün haber vereceğinizi söylemiştiniz." bir solukta anlatmıştım derdimi. Kadının yüzünden küçük bir düşünce ifadesi geçti sonra yüzü aydınlandı. "Saraydan iki gün önce bir cariye kaçmıştı. Her yerde arattık ama bir yerde bulamadık. Seni bulan ağa da arayanlardan biriydi, kızı tanımıyordu. Senin de dilimiz hem çok iyi hem de bir yabancı gibi konuştuğunu, bir de kimsesiz olduğunu duyunca seni o sanmış. O yüzden saraya getirmiş zorla. Aldığımız karara göre gidebilirsin. Ama gidecek bir yerim yok diyorsan burada da kalabilirsin." kadın sözlerini bitirdiğinde yüzüme yayılan geniş tebessüme engel olamamıştım. "Karar vermeden önce iyi düşün, maşallah pek güzelsin, sultanlarımızdan yahut da şehzadelerimizden birinin ilgisini çeksen, başına talih kuşu konardı. Yerinde olsam kalırdım." son söylediklerine gözlerimi devirmek istiyordum. "Hayır, teşekkür ederim ama gitmek istiyorum." dediğimde başını salladı. "Eğer acelen yoksa hazırlıklara yardım et de öyle git, ne kadar kalabalık o kadar hızlı en nihayetinde." bu kez de ben başımı sallayarak onayladım onu. "Tamam, yardımcı olurum elimden geldiğince." dediğimde kadın tek eliyle omzumu sıvazlayıp önce yanımdan daha sonra da taşlıktan ayrıldı. Bende hızlıca yattığım yere, kızların yanına döndüm. Onların yavaştan yataklarını topladığını görünce ben de yatağımı toplamaya başladım. "Ne konuştun Mihriban kalfa ile?" sorusuyla Gülcan'a baktım. "Gidebilir miyim diye sordum, o da gidebileceğimi söyledi." dedim yorganı katlarken. "Nasıl yani, gidecek misin?" yüzünün düşmesini anlamamıştım. Bu kadar çabuk bağlanmış olamazdı değil mi? Ah Gülcan'ım üzümlü kekim, seni çok üzerler bu dünyada. "Evet, size yardım edip gideceğim." dedim omuz silkerek. "Şehzademizi görmeden mi gideceksin?" bu kez soran Reyhan'dı. Umursamazca omuzlarımı silkeledim. "Merak ettiğim söylenemez." sesimde hislerim kadar umursamazdı. "Ah, ah! Bir görsen böyle söylemezsin. Şu hareme bak kasvetinden geçilmezdi ama şehzademizin adı bile yetti baharı getirmeye." Gülcan'ın hülyalı sesine dayanamayıp kahkaha attım. "Bakıyorum da pek seviyorsunuz şehzademizi." dedim gülüşümü saklamayarak. "Onu görüp de sevmemek kimin haddine?" dediğinde kaşlarım çatılmıştı. "Gönül ne zamandan beri had hudut dinliyormuş?" sinirim sesime yansıyordu. "Valla hiç kızma Helen, Bir kızın isteyebileceği her şeye sahip biri şehzademiz." gözlerimi devirdim. "Şan, şöhret, güç, zenginlik... Kızlar sadece bunu mu isterler sanıyorsun?" sesimdeki alay kolayca fark edilebiliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD