Bölüm 6

1009 Words
Gözlerimi atmak üzere olan şafaktan çekip, etrafta gezdirdim. Karanlığın esaretinde bir tek ben kalmıştım kalmasına ama her ihtimale karşı tedbiri elden bırakamazdım. Peşimdeki adamlar yaklaşık yarım saat önce ormanın derinliklerine girmiş ve bütün sesler kesilmişti. Gözlerim etrafta herhangi bir hareket yakalayamadığında onları kapatıp, işitmeye odaklandım. Rüzgarın savurduğu yaprakların hışırtısı ve hayvan seslerinden başka ses yoktu ortalıkta. Bütün gece uyumamış olmamın bedenime veya zihnime hiçbir olumsuz etkisi yoktu. Üç gün boyunca uykusuz kalabiliyordum. Bunda en büyük pay şüphesiz babamın ve verdiği askeri eğitimindi. Güneş tan yerini ağartmaya başladığında yavaşça bulunduğum daldan inmeye başladım. Şuan yapabileceğim en doğru şey kalabalığın arasına karışmak ve bir yolunu bulup dikkat çekmeden sarnıca gitmekti. Cesedin tam gece yarısında sarnıçta belirdiğini izlediğim kamera kayıtlarından dolayı hatırlıyordum. Dahası ben de buraya hemen hemen aynı saatlerde gelmiştim. Buradan hareketle sarnıçta bulunan geçidin büyük ihtimalle gece yarısı aktif hale geldiğini düşünüyordum. Üstelik oraya kontrol amaçlı gelen askerler de sanki sürenin geçmesini beklemek ve yanlışlıkla ışınlanmamak için bir kaç dakika geç gelmişlerdi. Ve yine büyük ihtimalle gece yarısını geçtikten sonra, gelen var mı diye kontrol ettikleri gibi gece yarısından önce de giden var mı diye kontrol ediyorlardı. Ayrıca bu gece beni orada bekleyeceklerdi çünkü geleceğimi biliyorlardı, bilmedikleri şey ise hepsine yetecek kadar mermim ve onu ateşleyecek silahlarımın olduğuydu. Ne yapıp edip, bu gece sarnıca gitmeliydim! Üzerinde bulunduğum daldan dikkatli bir şekilde inip nihayet ayaklarımı toprakla buluşturabilmiştim. Etrafı bir de aşağıdan kontrol edip herhangi bir hareketliliğin olmadığını teyit edince kıyafetleri aldığım evin olduğu yöne doğru yürümeye başladım. Bir yandan da boynumdaki atkıyı gözlerim dışında her yerimi kapatacak şekilde başıma sardım. Evlerin olduğu alana geldiğimde, eşyaları aldığım evden olabildiğince uzak bir şekilde yürümeye çalışarak bir yola çıktım. Etrafın ışımasıyla birlikte sesler de yükselmeye başlamıştı. Kalabalığın arasına girmek için seslerin çok çıktığı, tahminimce çarşı olan yere doğru adımladım. Gözlerim ortalıkta dolaşırken istemsizce bir kıyas yaptım. İğne atsan yere düşmeyecek olan o kalabalık yerine şimdi geniş meydanlarda rahatça dolaşan insanlar vardı. Birbirine yabancı onlarca tenin istemsizce bir başkasında saliselik misafirlikleri yerine burada, bile isteye kucaklaşan, tokalaşan bir güruh vardı. Tam da Atilla İlhan'ın "Bu şehir o eski İstanbul mudur?" dediği noktadaydım. Değildi. Bu eski İstanbul, eskisi gibi değildi. Dönemin şartlarını göz önüne alırsam, erkeklerle rahatça diyalog kurmam sorun çıkarabilirdi. Bu yüzden sarnıcın yerini sormak için bir kadın aradı gözlerim. Bulunduğum yerde herhangi bir kadının olmadığını fark edince biraz daha ilerledim. Zaten esnaf dükkanlarını yeni yeni açıyordu. Bir süre iki tarafı dükkanlarla kaplı olan çarşıda dolaştım fakat herhangi bir kadına rastlamadım. Bu durum istemsizce tedirgin etse de esnaf ve yoldan geçen diğer insanların bana olan bakışlarında herhangi bir tuhaflık yakalamadığım için çok sorgulamadan ve yolumu değiştirmeden ilerlemeye devam ettim. Bir yandan da tanıdık olabilecek bir yerler arıyordum. Ama kahretsin ki, hiçbir yer tanıdık değildi. Neredeyse çarşıda iki saatimi harcamıştım ve artık güzergah değiştirmem gerektiği kanısına varmıştım. Küçük bir yokuş çıktığımda yükselen bağırış sesleri ile acaba kavga mı var diye düşünsem de, yaklaştıkça kurulan pazardan yükselen sesler olduğunu idrak etmiştim. Bir umut belki orada kadın bulabilirim niyetiyle pazara doğru ilerledim. Ve tam da umduğum gibi bazıları renkli çarşaflar, bazıları ise benim gibi bol entari üzerine uzun yelekler giyerek pazarda alışverişlerini tamamlıyorlardı. Yalnız dolaşan bir kadın gördüğümde tam ona doğru yaklaşıyordum ki bir şey, daha doğrusu bir adam dikkatimi çekti. Dönemin şartlarına göre giyinmiş ve kıyafetlerinden çok da varlıklı olmadığı belli olan adam, daha fiyakalı bir adamın arkasından yaklaşmış ve kuşağında asılı duran keseyi almış bana doğru koşuyordu. Her ne kadar dikkat çekmemek adına müdahale etmemem gerektiğini bilsem de polislik içgüdülerim yakama çoktan yapışmıştı bile. Adam bana iyice yaklaştığında, sonrasının başıma bela olacağını bildiğim halde adamın ayağına çelme taktım. Adam iki seksen yere uzanırken, elindeki kese fırlamış ve altınlar yere saçılmıştı. Olay olduğunu anlayan kalabalık kenara çekilmiş ve adamın bulunduğu yerde küçük bir açıklık oluşmuştu. Yüz üstü yere düşen adam başını çevirip, onu bu hale getiren kişiye yani bana baktı çatık kaşlarının arasından. Bakışlarına aynı şekilde karşılık verdiğimde başını çevirip bir yere baktı ve başıyla beni işaret etti. Baktığı yere baktığımda, kıyafetleri yerdekiyle hemen hemen aynı olan üç adam bana doğru geliyorlardı. Harika(!) ben basit bir hırsızlığı önlediğimi sanırken meğer iş organize işlere girmişti. Gerçekten harika(!) Adamlar üzerime doğru gelirken hızla kalabalığa doğru ilerledim. Parası çalınan adam sakince hırsıza doğru ilerlemeye başlayınca hırsız olan peşimdeki adamlara katılamadan yerdeki altınlardan bir kaçını alıp tabana kuvvet ters istikamette koşmaya başladı. Onlara bakmayı bırakıp koşar adımlarla pazarın içinde ilerlemeye devam ettim. Arada bir arkamı kolaçan ediyordum. Adamlar hala peşimdeydi. Anlaşılan kolay kolay da ayrılmayacaklardı peşimden. O zaman ben de üzerime düşeni yapardım. Tezgahlar arasında bir açıklık bulduğumda oradan geçip ara sokaklardan birine girdim. Ama ne yazık ki girdiğim sokak, çıkmaz sokaktı. Ben böyle şansı seveyim mi, yoksa ona söveyim mi bilemiyordum artık. Etrafta bulunan tek tük evler, bir yandan sakinleştirirken bir yandan da tedirgin ediyordu beni. Olduğum yerde duraklayıp derin bir nefes aldım ve arkamı dönüp sırtımı sokağın çıkmaz duvarına yaslayıp adamları bekledim. Kendi zamanımda Rusya devlet başkanı olan Vladimir Putin'in de dediği gibi 'Eğer kavga kaçınılmaz ise, ilk yumruğu sen at!' Nihayet bana doğru geldiklerinde yüzümü ve saçlarımı sardığım atkıyı başımdan çıkardım ve görüş açımı netleştirdim. Başımı açtığımda yaşadıkları şaşkınlığı buradan bile çok net sezmiştim. Fakat asıl konuyu çabuk hatırlamış olacaklardı ki, şaşkınlıkları kısa sürmüş üzerime doğru gelmeye devam etmişlerdi. Sırtımı yasladığım duvardan uzaklaştım ve ben de onlara doğru ilerledim. Karşılarına geldiğimde alayla gülümseyerek yüzlerine baktım. "Buyurun beyler, birine mi bakmıştınız?" dedim aynı alayla. Alayımı anladıklarından olsa gerek kaşlarını çattılar. "Ecnebi misin sen?" dediğinde yüzümü buruşturdum. Konumuz bu muydu şimdi?! "Ben ecnebi değilim ama, anladığım kadarıyla sen tam bir şerefsizsin." kaşlarını çatarak üzerime iyice yürüdü. Sorun değildi, yaklaşması işime gelirdi. "Sen ne dersin bre aşüfte!" sözlerini sarf ederken sağ elini kaldırmış yüzüme tokat atacağı esnada, gözlerim kaldırdığı kolunun arasından bize doğru yaklaşan üç kişiyi yakaladı. İnsanları en kolay kıyafetlerine bakarak değerlendirebildiğim için bu gelenleri de kıyafetlerine göre analiz ettiğimde varlıklı kişiler olduğunu ve etrafa attıkları biz her şeye hakimiz bakışlarından da muhtemelen devlet görevlileri olduğunu anladığımda yüzüme doğru gelen tokattan adamın elini kırarak değil, sadece eğilerek kurtulmayı tercih etmiştim. Birde devlet görevlileriyle başımı derde sokamazdım. Zaten içlerinden biri yeniçerileriyle etrafta yana yakıla beni arıyordu. Yeni belalara hiç gerek yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD