"Nerede buluruz bu Mithat'ı? Soyadı, adresi falan her hangi bir şey var mı elinizde?" İkisi de başını olumsuzca salladığında, ayağa kalkıp elimi uzattım.
"İş birliğiniz için teşekkür ederiz. Tekrar başınız sağ olsun. Dilerseniz ekip arkadaşlarımız size evinize kadar eşlik etsinler." dediğimde elimi sıkıp teşekkür ettiler. Oradan uzaklaşırken Arif'e başımla işaret verdim onlarla ilgilenmesi için.
Toplantı salonundan çıkıp ofisime doğru ilerlemeye başladım. Karşı taraftaki camlardan gördüğüm kadarıyla hava iyice kararmıştı. Kış aylarında olduğumuz için buna çok takılmadım. Saatime baktığımda, saatin 19.50 olduğunu gördüm. Birçok kişi mesaisini bitirmiş çoktan evinin yolunu tutmuştu. Çay ocağından bir çay alıp masama geçtiğimde Arif de işini bitirmiş yanıma doğru geliyordu.
Arif bu sene göreve başlamış çiçeği burnunda bir memurdu. Tabiri caizse ekibimizin çömeziydi. Diğerlerinin çömezliği dolayısıyla biraz üzerine gideceklerini bildiğim için onu kendi gözetimim altına almıştım. Benimleyken de biraz hırpalanıyordu ama en azından işini yapıyordu.
"Emrettiğiniz gibi aileyi evlerine gönderdim komiserim." karşımda dikildiğinde yüzünü inceledim. Yorulduğu her halinden belliydi.
"Şu tarihi eser kaçakçılığıyla ilgili Kaçakçılık ve Organize Şubeye bilgi ver. Bir de Şu Mithat denilen adamı araştır, hakkında ne bulabiliyoruz bak. Yarın bana detaylı bilgi verirsin, şimdilik çıkabilirsin." deyip elimdeki çayı yudumladım.
"Emredersiniz komiserim." deyip çıktı. Ben de tekrar aldığım notları incelemeye başladım. Bildiğim bir şey varsa; o da bu işin başımı çok ağrıtacağıydı.
*******
Saat 23.12'yi gösterdiğinde koltuğumun arkasına astığım ceketimi üzerime geçirip önce ofisten daha sonra da emniyetten çıktım. Arabama bindiğimde hâlâ güzergahım ne yazık ki evim değildi. Davadaki her ayrıntı için bir hikaye uydurabilsem de, cesedin oraya nasıl geldiğini asla aklım almıyordu. Gidip tekrar kontrol etmek istiyordum bu yüzden.
Müzenin önüne geldiğimde kapıdaki güvenliğe kimliğimi gösterip içeriye girdim. Cesedin bulunduğu alana girmek için güvenlik şeritlerini kaldırıp, Medusa heykelinin tam önüne geldim. Gözüm bir heykelin olduğu yerde başlayan kan izlerine bir de cesedi temsil eden yere çizilmiş resme kayıyordu. Ceset sanki heykelin içinden fırlamış gibi duruyordu. Ama bunun akla mantığa sığar bir yanı yoktu. Yine de elimle heykelin üzerini yoklamaya başladım. Bir anda yüzüme doğru parlayan yeşil bir ışıkla uzaklaşmaya fırsat bulamadan heykelin içine doğru çekildim. Sanki ben demir tozuydum, o da kocaman bir mıknatıstı. Öylesine güçlü bir kuvvet tarafından çekildim ki her ne kadar gözlerimi kapatmamak için dirensem de yoğun rüzgara direnemeyip gözlerimi kapatmak durumunda kalmıştım.
Nihayet rüzgarın dindiğini hissettiğimde gözlerimi açabildim. Ben gözlerimi açmıştım açmasına fakat etraf karanlığa bürünmüştü. İleriye doğru bir adım attığımda ayağımın altından gelen su sesleri etraftaki nem ve rutubet kokusunu açıklasa da açıklamadığı bir şey vardı; o da buranın az önce böyle olmadığıydı.
Önümü görebilmek için telefonun ışığını açtığım sırada saatin 00.03 olduğunu da görmüştüm. Her ne kadar jeneratörün devreye girmesini veya güvenlikten birilerinin buraya gelmesini beklesem de ikisi de olmayınca temkinli adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladım. Gelirken altından geçtiğim güvenlik şeridi şimdi yerinde yoktu. Taban tamamen su kaplıydı ve ben bot giydiğim için kendimi tebrik etmiştim.
"Kimse yok mu?" diye bir kez bağırdım fakat aldığım tek yanıt kendi sesimin yankısından öteye gidememişti. Neden olduğunu tam olarak bilmesem de şuan yaşadığım tuhaflıkların cesedin orada bulunmasıyla bir alakası olduğunu hissediyordum.
Çıkışa yaklaştığımda asker adımlarına benzer bir şekilde adım sesleri duydum. Sesin yüksekliği dolayısıyla en az 4 kişinin ayak sesleri vardı. hemen beni saklayabilecek kolonlardan birinin arkasına geçip, telefonun ışığını kapattım.
İçeriye 4 kişi girdi, ikisinin elinde meşaleler vardı. Ama daha tuhaf olan üzerlerinde yeniçeri kıyafeti olmasıydı. Oysa müzenin güvenlik ekibi normal üniforma giyiniyordu.
İçimde anlamlandıramadığım bir his onlardan saklanmam gerektiğini bağırıyordu resmen.
Az öncenin aksine adımlarını attıklarında su sesi yükseliyordu. Bu da demekti ki, sadece şu an bulunduğum alanda su vardı ve daha da önemlisi adım atmaya yeltendiğim an yerimi bulabilirlerdi.
Diğerleri de ellerindeki meşaleleri yakınca dört bir yana ayrılıp bir şey aramaya başladılar. Yapmam gereken tek şey onlardan olabildiğince saklanmaktı. Eğer telefonun ışığını görmeyeceklerinde emin olsaydım hemen merkezi arayacaktım ama ne yazık ki bu kadar karanlık bir alanda yanacak en ufak bir beyaz ışığı hemen fark edebileceklerini de biliyordum.
Yine de her türlü yakalanma ihtimaline karşı zaten sessizde kullandığım telefonu botumun birine saklarken belimdeki küçük tabancayı da diğer botumun içine sakladım. Bir tek belimdeki tabancam kalmıştı, onunla da işim kendimi savunmaktı.
Başımı tekrar adamları izlemek için kolonun kenarından uzattığımda, adamlardan biriyle göz göze gelmiş ve dudaklarımdaki küfre müsaade etmiştim. Kimden saklandığımı bile bilmeyen ben, bir gece ansızın bulunduğum bu tuhaflıkların içinde kaçtıklarıma yakalanıvermiştim.
"Hass*ktir!"
Her ne kadar gözlerimi hemen çekip, kolonun arkasında saklanmaya devam etsem de gittikçe yaklaşan su seslerinden adamın bana yaklaştığını anlıyordum. Elim kontrollü bir şekilde belimdeki silaha doğru gitmişti.
"Orada!" diye kopan bir bağırtı sonrası bana doğru yaklaşan sesler gittikçe atmıştı. Dört bir yanımdan yükselen su sesleriyle elimi belimden çekmiştim. Silahımı kullanmayacaktım. Amacım zavallı ve kaybolmuş bir kız portresi çizmekti. Daha fazla kolonun arkasında kalmayıp ellerimi yukarıya kaldırarak ortaya çıktım. Anında boynuma doğru uzatılan kılıçla istemsizce bir adım geriye attım, fakat aynı anda sırtıma değen sertlikle korkak bir görüntü çizmek adına gözlerimi büyütüp yerimde sıçradım. Gözlerimin dolması için ufak bir çaba harcamış, en nihayetinde de yanağıma doğru inen bir damlayla içimden gülümsemiştim. Tek amacım korkak biri olduğuma kanaat getirmeleri ve üzerimi aramaya gerek görmemelerini sağlamaktı.
Adamlar her ne kadar çatık kaşlı da dursalar, üzerlerindeki kıyafet bütün ciddiyeti alıp götürüyordu. Onlara bakmaya devam edersem kahkaha atacağımı bildiğimden bakışlarımı yere dikmiş, arada bir yüzlerine çekinerek bakıyordum. Zaten boyları da dev gibiydi, istesem de kolayca göz göze gelemezdim.
"Kim-kimsiniz s-siz?" sesim kısık çıkmıştı, göz yaşlarım ise akmaya devam ediyordu.
"Esas sen kimsin hatun? Ne ararsın burada?" kıyafetler bitti, şimdi sıra konuşmaya geldi. Gülsem mi, ağlasam mı bilemez haldeydim.
"B- ben b-bilmiyorum. Ke- kendimi burada buldum." diye mırıldandım.
"Esat Ağa belli hatunun bir şeyden haberi yoktur. Salsak mı?" önden kılıcı uzatan adam konuştuğunda içimde küçük bir umut oluşmuştu.
"Emir de aşikar, hükmü verecek olan da... Bunun muhasebesini yapmak bize düşmez. Alın hatunu." dedi kenarda durup öylece bekleyen adam. Umursamaz bakışları üzerimdeydi.
Kollarımdan tutup beni sürüklemeye başladıklarında fazla direnmemeye özen göstererek yüzlerine yalvaran bakışlarla baktım. Her ne kadar onlara zararsızmışım gibi hissettirmeye çalışsam da gerçekten yalvarmaya gururum el vermiyordu. İnanmazlarsa inanmasınlardı, hepsine yetecek kadar mermim vardı en nihayetinde.
Bakışlarıma da, küçük çaplı direnişlerime de aldırış etmeden yürümeye devam ettiler. Islak zeminin sonuna geldiğimizde önümüzde üç basamaklı taş merdiven vardı. Gelirken böyle bir şey olmadığına emindim halbuki. Dahası meşalelerin aydınlattığı alana baktığımda girdiğim müzeyle uzaktan yakından alakası yoktu şu an bulunduğum yerin.