Şiddet küçük yaşta damardan verilen bir morfin gibidir. Alışkanlık yapar. Çocukken şiddet gören birisi, büyüyünce ya mazoşist olup kendisine zarar verenlerle birlikte olur, ya da sadist olur ve en yakınlarına bile acımadan, canlarını yakmaya meyillenir. Sadistler veya Mazoşistler; sadece zevk uğruna onlara yapılanlara katlanmazlar, ya da birisine zarar vermezler. Bu tamamen ruhsal bir hastalıktır. Onlar bunu neden yaptıklarını bile bilmezler ama yapmadan da duramazlar. Küçük yaşta eziyet: dayak, küfür, aşağılayıcı davranışlar ve bu gibi fiziki, psikolojik şiddete maruz kalan kişiler, ileride eşlerine, hatta çocuklarına bile eziyet etmeye başlarlar. Bu, artık onlar için normal bir olgudur. Ve kendileri de farkına varmadan, büyük bir kısır döngünün ortasına düşerler. Tarih tekrarlanır ve ebeveynlerinin onlara yaşattıklarını, onlar da çocuklarına, sevdiklerine yaşatmaya başlarlar...
☁️
44.B
16 Kasım.
Yavaşça odaya girip, arkamı dönerek kapıyı kapattım. Omzumun üzerinden korkarak geriye baktım ve yavaşça onun yanına doğru adımlamaya başladım. Yanına ulaştığımda, önünde diz çöktüm ve iki parmağımla çenesini yukarıya doğru kaldırdım. İtiraz etmeden başını yukarı kaldırdı ve dolu gözleriyle gözlerime odaklandı. Duvarın dibine sinmiş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı. O, tıpkı babasından korkan bir çocuk gibi davranıyordu.
"İyi misin?"diye sordum, titreyen sesimle. Onu böyle görmek, asla tahmin etmeyeceğim bir şeydi.
"Ben bir şey yapmadım!"dedi, başını hızla iki yana sallayarak. "Ben yapmadım! Sedat yaptı, Selin yaptı, ama ben yapmadım!"dedi, defalarca.
"Neyi yapmadın?"dedim kaşlarımı çatarak. Ellerimin içindeki ellerini hızla çekti ve bu an yüzünde ürkütücü bir ifade yarandı.
"Sana ne?"dedi, sakin fakat dişlerinin arasından çıkardığı bir sesle.
İkinci bir şaşkınlıkla yüzüne bakarken, "Ne demek sana ne?"diye sordum.
Aniden parmaklarını boynuma dolandığında, refleks olarak parmaklarımı bileğine doladım. Daha kıpırdamaya mecal bulmadan, üzerime bir kurt gibi saldırdı ve beni yere yatırarak, üzerime çıktı.
"O kadar şeyi nereden biliyorsun? Ben hariç kimsenin bilmediği şeyleri nereden biliyorsun?!"diye tısladı.
Boğazımı belki de farkında olmadan öylesine sert şekilde sıkıyordu ki, bu nefes alış verişlerimi bile yavaşlatırken, bir de konuşmamı bekliyordu. Pes etme işareti olarak elimi yere üç kez vurdum. Bakışlarını elime ve tekrar gözlerime çevirip boynumdaki elini gevşetti, ancak tamamen serbest bırakmış değildi.
Öksürerek aynı anda nefes almaya çalışırken, kuşku dolu bakışları yüzümde dolanıyordu. Bu hoşuma gidiyordu. Onun nihayet iç yüzünü ortaya çıkarmaya başlamıştım.
"Çok mu şaşırdınız Saru bey?"dedim sinirle gülerek. "Zaten bana hiç güvenmiyordun ki, zaten gözünde bir ajandım. Neden bunu daha yeni sorguluyorsun? Hani bana inanma kararı almıştın? Ne oldu?"
"O, kardeşlerime zarar verdiğin geceden öncesine aitti. O gece sen gerçek yüzünü çıkardın. Bana karşı hissettiğin nefreti kustun! Üstelik aileme, kanımdan olanlara zarar verdin! Seni yaşatır mıyım sanıyorsun?" Dedi, gülerken.
"Ben suç-" cümlemi tamamlayamadan boynumdaki eli tekrar sıkılaştı ve bununla artık damarıma basmakta son raddeye gelmiş bulunmaktaydı.
"Yeter be!"diye bağırarak yumruğumu yüzüne geçirdiğimde, yüzü yan döndü ve tekrar yüzünü bana döndü.
Elimi yakasına atıp onu kendime çektiğimde, itiraz etmeden üzerime eğildi. Tırnaklarımı sapladığım tişörtünün yakası kâğıt gibi üzerinde yırtıldı ve bu an sanki hoşuna gidiyormuş gibi manyak şekilde güldü.
"Bıktım anlıyor musun? Artık umrumda değil! İnandıramamak ölümden daha zor!"diye bağırarak, tırnaklarımı boynuna sapladım ve bu an tırnaklarımın tenini delip geçtiğini, onunla birlikte hissettim. O ise, bir ölüden farksız gibi, sanki hiçbir şey hissetmiyordu.
Ya da duygularını saklamakta gerçekten profesyoneldi.
Son çare elimi ensesine sararak onu kendime çektim ve dudaklarımı dudaklarına kapadım. Kısa bir afallamadan sonra günlerdir susuz kalmış gibi karşılık vermeye başlarken, boynumdaki eli gevşedi ve ellerini bileklerime sararak, kollarımı yere adeta kelepçeledi.
Üst dudağımı dudaklarının arasına alıp yavaşça emerken, dişlerimi alt dudağına geçirdim ve bu an kapanan gözlerimiz açıldı. Acımadan dudaklarını koparmak ister gibi ısırmama rağmen gözlerime sanki koparacağım dudaklar onun değilmiş gibi bakıyordu.
Yerle bir bütün olan bedenim iri gövdesinin altında ezilirken, dişlerimi gevşeterek dudağından ayırdım ve bu an geri çekildiğinde, dudağından akan kan dudaklarımın üzerine damladı. Şimdi dudakları, kan kırmızısıydı.
Dilini alt dudağının üzerine gezdirerek dudaklarıma baktı ve kendi kanını yaladı.
"Nereden öğrendin dedim sana?"
Direklerimin üzerine yükseldim ve yüzlerimiz arasındaki mesafeyi tekrar kapattım.
"Kim bilebilirdi ki, bir psikolog kadar sakin ve sabırlı görünen Renat, kendisi de bir psikiyatristten yardım alıyor?"dedim, muzip bir ifadeyle.
Ani bir hareketle üzerimden çekilip ayağa kalktı ve arkasını dönerek, ellerini saçlarının arasından geçirdi. Ayağa kalkıp arkasında durdum ve o görmediği için, onu acıyan bakışlarımla süzdüm.
"Psikiyatristinin bilgisayarındaki bilgileri hacklemiş olabilirim..."diye mırıldandım.
Ellerini iki yanından aşağıya indirip, ellerini yumruk yaptı ve omzumun üzerinden geriye dönüp gözlerime baktı. O arkasını döner dönmez, yüzümdeki acıyan ifadeyi sildim ve yerine acımasız bir ifade yerleştirdim.
"Sonra da ben suçsuzum de, senin yapabildiklerini daha önce hiç kimse yapamadı. Sence ben sana güvenmemekte haksız mıyım?" diyerek yönünü tamamen bana çevirdi.
Omuzlarımı silktim ve umursamazca dudaklarımı büzdüm.
"29 günüm kalmış şurada, çok da umrumda sanki güvenip, güvenmemen..."
Kaşlarını derinden çattı ve tekrar bana doğru adımladı. Bakışlarım yırttığım tişörtünün altından görünen göğüs oluğuna, kanayan boynuna ve dudaklarına kaydı. O, tam da bunu istiyordu. Bu ona büyük bir haz veriyordu ki, sesini bile çıkarmıyordu.
Bakışlarım zümrüt rengi harelerine ulaştığında, gözlerini kaplayan şehvet dumanları, gözlerime aks etti. Elini belime sarıp beni kendine çektiğinde, yüzüme doğru eğildi ve alnını alnıma yasladı. Burnundan bir boğa gibi alıp, verdiği soluklar yüzüme çarptı. Dudakları dudaklarıma dokundu ve öpmeden bekledi. Şimdi de sonu sevişmeye doğru giden öpüşmeyi benim başlatmamı istiyordu.
Dolgun dudaklarının karşısında baştan çıkmamak her ne kadar zor olsa da, öpmedim ve onunla inatlaşmaya başladım.
Dakikalar asırlar gibi yavaşça geçerken, dudaklarını dudaklarıma sürtmeye ve beni baştan çıkarmaya çalışıyordu.
"Çok inatçısın, ama o inadını kırmasını bilirim."dedi, dudakları dudaklarıma çarparken.
Ellerimi göğsüne koydum ve onu tüm gücümle kendimden ittiğimde, bunu beklemiyor olacak ki, boş buldundu ve sarsılarak iki adım geriledi.
"Bana bak!"diyerek işaret parmağımı kaldırdım ve tam bu an gözlerim dolduğunda, sustum. O da fark etmiş gibi, sustu ve öylece gözlerime bakmaya başladı. Bakışlarımızdaki yıkılış buluştu ve orta derecede kavruldu.
İşaret parmağım havada kaldı ve ben dakikalar sonra, güçlükle yutkunup sesimi temizleyerek konuşmaya devam ettim.
"Bana bir bak!"diye bağırarak ellerimi iki yana açtım. "Beni ne hâle getirdiğine bir bak!"
"Ne yaptım ki?"diye sordu, delirtici bir sakinlikle.
Ama ona kızamadım. Çünkü, hareleri tıpkı benimkiler gibi titrerken, hâlâ beni gıcık etmek için gülümseyerek konuşmaya çalışıyordu.
Ellerimle kendimi gösterdim ve histerikçe gülümsedim.
"Oradan bakınca, sence nasıl görünüyorum?"
"Çok güzel görünüyorsun."dedi.
Ve beni yeniden o günlere götürdü. İtiraf etmeliyim ki, bana o günler hiç kötü davranmıyordu. Ancak bana sunduğu eziyet, zaten onun içinde yatan karanlığın işaretiydi. İşte bunu bildiğim için, ben onun bana iyi davranmasına hiç katlanamadım. Sözleri, dokunuşları ne kadar naif ise, onun yüzünden yaşadıklarım bir o kadar sert ve de korkutucuydu.
Sinirle gülümseyip gözlerimi devirdim ve göz yaşlarımı tutmak adına, alt dudağımı ısırdım.
"Senin, seni üzen bir ailen oldu. Mutsuz bir ailenin içinde büyüdün büyük ihtimalle." Diyerek tekrar gözlerine baktım. Bana şu an annesinin masal anlatışını dinleyen küçük bir çocuk gibi bakıyordu.
"Ama bir de şöyle düşün. Ben o kadarına bile sahip olamadım. Benim hiç ailem olmadı. Ve sayende, kendi ailem hiçbir zaman olmayacak. Ben kendi ailemi kuramadan, bu hayattan çekip gideceğim..."dedim ve ne zaman aktığını bilemediğim gözyaşımı, elimin tersiyle silip burnumu çektim.
Yanıma doğru yaklaşmak istediğinde elimle dur işareti yaparak,
"Sakın!"dedim, kaşlarımı uyarır şekilde kaldırarak. "Sakın bana acıma! Benim sen dahil kimsenin bana acımasına ihtiyacım yok! İstesem seni uykunda gebertirim ama ben sen değilim!"
Beni dinlemeyerek yanıma yaklaşıp, beni kollarının arasına aldığında, dakikalarca çırpınmaya ve ona vurmaya devam ettim. Bu süre zarfında ben ağlayarak ona vurmaktan, o ise sabırla saçlarımı okşamaktan vazgeçmemişti.
Nihayet yorulup yüzümü göğsüne gömdüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. O, hiçbir şey yapmadığını düşünüyordu. Ancak beni yanında tutarken bile hayatıma müdahale ettiğinin sanki farkına varamıyordu.
Tam ona tutuldum derken öğrendiğim yeni bilgiler, beni ona karşı nefretle doldurmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu yüzden bir türlü kendime ters düşerek, onu sevemiyordum.
Dakikaların ardından kendime geldiğimde, geri çekilip gözlerine baktım. Bir eli sırtımda şefkatle dolanırken, diğer eliyle yanağımı kavradı ve alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Dudakları alnımın her karesini yavaşça dolaştıktan sonra şakağıma ve oradan da yanağımdaki yara izine ulaştı. Dudaklarını hiç iğrenmeden yanık izlerinin üzerine bastırıyor oluşu bile şaşırmama yetiyordu.
Dudakları iki yanağımda, hatta göz yaşlarımın yüzümde dokunduğu her santimde usulca dolandı. O, istediğinde öyle güzel seviyordu ki, çok iyi bir kız babası olur diye düşünüyordum. Bazen bana hiç tanımadığım baba şefkatini aşılıyormuş gibi hissediyordum.
Eğilip dizlerimin arkasından kavradı ve beni nazikçe kucağına alarak yatağa doğru ilerledi. Yavaşça yatağa yatırdıktan sonra, olduğum yeri kavramaya çalıştım. Şaşkındım. Çünkü, beni yatağın sol tarafına değil, komodin ve gece lambası bulunan; sağ tarafına yatırmıştı.
Yatağın etrafından dolanarak yatağın kenarına oturdu ve bu an bakışlarım sırtına kaydı. Üzerindeki yırtık tişörtün ensesinden kavradı ve üzerinden çıkararak yere bıraktı. Sırtındaki dövme birkaç saniyelik huzuruma serildi. Sırtını yatağa attı ve tavana bakmaya başladı. O tavana, ben ona bakmaya başladım.
Sessizlik ve kıpırtısız halimiz uzun bir süre odada hüküm sürdü. Ben o bana yanaşmadıkça, ona hiç yanaşmadığımı fark ettim ve belki de o şu an ona sarılmamı bekliyordu.
Ona duyduğum tek şeyin şehvet olduğunu düşünüyordu. Şehvet ve nefret. Ama öyle değildi. Sadece ben onu affedersem, yenilecekmişim gibi hissediyordum.
Yatakta yan döndüm ve bakışlarımı ondan hiç ayırmadan, elimi yanağımın altına koydum. Onun profilini mükemmel değil, eşsiz bir portreymişçesine izlemeye başladım.
O, şu an kendi içinde hesaplaşıyordu. Hesaplıyor ve susuyordu. O, tüm acılarını içine atıyordu. Bu yüzden o patlama yaşadığında, karşısında durulmayacak bir adam hâline geliyordu.
Bir adam hem bu kadar naif, hem bu kadar acımasız olabilir miydi? Bir adam, yedi yaşında bir çocukken bile cani olabilir miydi? Olmuştu işte.
Ne gözlerini kırpıyor, ne de uyumak adına gözlerini kapıyordu. Beni odaya çağırmıştı. Sevişecektik belki de. O istiyordu, ben de öyle. Ama başka şeyler oldu. Yukarıda gerçekleri onun yüzüne çarptığımda, yine her zamanki gibi içine attı ama bu odaya inince patladı.
Acaba neden bu oda?
Acaba neyi yapmadığını kastediyordu?
"Üşüyor musun?"diye sorduğunda, vücudumdan derin bir ürperti geçti. O söyleyene kadar, üşüdüğümü fark etmemiştim bile.
"Evet," dediğimde, yüzünü yavaşça bana döndü. Hareleri loş ışıkla buluştu ve zümrütleri parladı. "Çok üşüyorum."diye mırıldandım.
"Bana ne?"dedi ve bakışlarını tekrar tavana çevirdiğinde, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
"Soğuğa alışmalıyım," diye mırıldanarak göz kapaklarımı indirdim. "Toprak da soğuk derler..."
Bunu söyledikten birkaç saniye sonra elini belimde hissettim ve ben daha gözlerimi açamadan, o beni kendine çekmişti bile. Gözlerimi aralayıp başımı kaldırdığımda, gözlerim gözleriyle buluştu. Beni bağrına basıyordu.
"Ne olur bir kere de sen sarılsan?" Dedi.
Haklıydı. Ona korkmadığım müddetçe sarılmıyordum.
"Ölür müsün?" diye sordu.
"Bilmem," diye mırıldandım gülümseyerek. Parmakları saçlarımın üzerinde yavaşça dolanmaya başladığında, gözlerim mayışarak kapandı. "Belki de sarılınca öleceğim."dedim ve başımı göğsünün üzerine koydum.
Cevap vermedi, konuşmadı bile. Sadece şefkatini en güzel hâliyle tenime, saçlarıma ve ruhuma nakış gibi işledi. O, konuşunca öldürdüğünün farkına varıyordu.
Gözlerim mayışarak kapanırken, ona sarılmak adına uzanan elimi sessizce geri çektim. Bunu üç defa tekrarladım ve nihayet cesaretimi toplayarak, kolumu beline sardım. Bu başkaları için küçük, o ve benim için büyük bir adımdı.
Dudaklarını saçlarımın arasında hissettiğim anda yüzümde buruk bir gülümseme oluştu ve gözlerimi tekrar kapadım. En azından bu gece birbirimizi daha fazla kırmamak adına, bir an önce uykuya dalmaya birbirimizden habersizce karar verdik ve aynı anda uyguladık.
☁️
17 Kasım
07:00
Yüzümde hissettiğim dudaklar uyanarak huysuzca kıpırdanmama neden olsa da, yatakta yan döndüm ve uyumaya çalıştım. Ancak dudakların sahibi çok ısrarcı, kokusu da çok tanıdıktı. Ama o, beni böyle öperek uyandıracak bir adam değildi ki.
Gözlerimi yavaşça araladım ve aynı odada olduğumu gördüm. Tam bu an dün olan her şey, bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Hiçbiri rüya değildi.
Omzumun üzerinden arkaya, yatağın diğer tarafına baktığımda, artık ayaklarını yere sarkıtmış, oturarak saatini koluna bağlıyordu. Odada saat, tablo, biblo, fotoğraf gibi eşyaların olmayışı nedensizce kendimi başka bir evdeymiş gibi hissetmeme yol açıyordu.
"Günaydın." dedi, sanki beni görüyormuş gibi.
"Sana da." Diye mırıldanarak doğrulup oturdum ve esneyerek sırtımı yatak başlığına yasladım.
Ayağa kalktığında, "Gidiyor musun?"dedim, atılarak. Bunu neden sorduğunu bir de ben bilebilsem.
"Haylaz'ın mamasını verip geliyorum."dedi, gülümsediğini ses tonundan anlayabiliyordum.
Odadan çıkıp kapıyı kapattığında, dakikalarca arkasından sırıtarak bakmam normal miydi?
Muhtemelen daha çok erkendi ama o, sanki kafasının içinde kurulu bir saat varmış gibi, her sabah erkenden uyanıyordu. Uyanma saati 07:00'di ve mühim bir şey olmadığı müddetçe, bu bir dakika bile değişmiyordu.
Onu beklemek yerine ayağa kalkıp odadan çıktım ve hızlı adımlarla merdivenlerden indim. Salona geçtiğimde duvardaki saate bakıp, tahminimde yanılmadığımı fark ettim. Bahçe kapısının açık olduğunu gördüğümde oraya doğru ilerledim. Elimi kapının pervazına koyarak uçuşan tül perdeleri kenara ittim ve yaklaşık, on beş metre ötemde Haylaz'ı seven Renat'a takılıp kaldım.
Onunla oynarken adeta kendinden geçiyor, öyle güzel gülüyordu ki, sanki gerçekten tek mutlu olduğu an, köpeğiyle oynadığı anmış gibi geliyordu.
Dışarıya adımladığım anda çıplak ayaklarım üşüdü ama ilerlemeye devam ederek, bahçedeki üçlü koltuğa oturdum. Kollarımı göğsümün altında bağlayarak onu izlemeye devam ettim. Sabahın buz gibi ayazını ciğerlerime çektiğimde, Renat'ın sabah ayazı gibi koktuğunu fark ettim. Her sabah okula giderken, gözlerimi kapatıp ciğerlerime çektiğimde huzur dolduğum o koku, meğerse bu adamın kokusuymuş. Ne kadar da garip.
Haylaz'ın getirdiği frizbiyi ormana doğru fırlattıktan sonra yüzündeki şahane gülümsemeyle yönünü bana çevirdi. Beni gördüğü anda yüzündeki gülümsemeyi sildi ve başka, sert bir ifadeye büründü.
Renat daha yanıma ulaşmadan Haylaz frizbiyi bulup getirdi ve Renat onu kıramayarak, bir kez daha ormanın içine doğru fırlattı. Hayvanlara aşırı bağlı olan insanların, insanlara karşı prikopat olabileceğini duymuştum ama bir gün bu tezi realize eden biriyle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim doğrusu.
Yanımdan geçerken, "Üşüyeceksin." diye konuştu, soğuk bir sesle.
Şu an ısındım bile.
Haylaz'ın mama kabını alıp içeriye gitti ve biraz sonra geri dönerek, mamayla doldurduğu kabı yere bıraktı. Daha sonra ıslık çalarak Haylaz'ı yanına çağırdı ve onun başını okşayarak, mamasını yemesini seyretti.
Ayağa kalkıp benimle göz göze geldiğinde yine yüzündeki gülümsemeyi sildi ve ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Bağladığım kollarımı açarak ona tedirgin şekilde bakarken, eğildi ve bir elini dizlerimin altından, diğer elini ise sırtıma sararak beni kucağına aldı. Hızla kollarımı boynuna dolayıp, şaşkın şekilde yüzüne baktım.
"Ne zaman laf dinleyeceksin?" dedi çocuk azarlar gibi.
İçeriye girip merdivenleri çıkmaya başladığında, "İşe gitmeyecek misin?"diye sordum. Çünkü, normalde 7'de kalkmamı, hazırlanmamı ve yedi buçukta onunla birlikte kahvaltı sofrasında olmamı istiyordu.
"Hayır."dedi net bir sesle.
Merdivenleri tırmanıp tekrar aynı odaya girdi ve beni yatağın yanında yere bıraktı. Geri dönüp kapıyı kapattı ve kilitledi. Arkasını dönüp gözlerime baktığında, yüzünde garip bir tebessüm oluştu. Çok güzel gülüyordu, acaba bunu biliyor muydu?
Yanıma yaklaşırken öyle içten şekilde gülümsüyordu ki, tüm korkularımı ve endişemi bir kenara iterek gülümsedim. Yüzümdeki gülümseme bir yayılıp, bir kaybolurken, çoktan yanıma ulaşmış, kollarını belime dolamıştı.
"Dün gece bana sarılan kız sen miydin? Yoksa ben bir tür halüsinasyon mu gördüm?"diye sordu, ürkütücü bir sesle.
Bunu öylesine sordu ki, sanki ona evet desem de, hayır desem de bir cezası mutlaka olacakmış gibi geliyordu.
"Üzerine alınma, sadece üşüdüğümden." Diye mırıldanıp, gülümsedim.
Aniden gür bir kahkaha attığında, onu şaşkın ve hayranlık dolu bakışlarımla seyrettim. İnci gibi dişlerini çok az görmem de, benim şanssızlığımdı.
"Çok kötü bir yalancısın, Deniz Kızı..." Dediğinde, yanımdaki adamın Renat olduğuna emin oldum ve rahatlayacak gözlerimi kapattım.
"Birazdan sana yapacaklarımı, ömrün boyunca unutamayacaksın..." dediğinde gözlerimi açtım ve dehşet içinde gözlerine baktım...