Bölüm 1: İstanbul - Ceyda

1405 Words
Sabahın ilk ışıkları Boğaz'ın lacivert sularını okşayarak yatak odamın camına vurduğunda, her zamanki aynı boğucu düşünceyle uyandım. Dışarıda şehir, sanki nefesimi dinliyor, bir sonraki hamlemi bekliyordu. Babam, "Güç, elle tutulmaz ama gözle görülür, Ceyda. Gücünü göstermelisin!" derdi hep. Peki ya ruh? O, ruhumu görebilirler miydi? Bugün önemli bir gün. Aile şirketimiz "Karadeniz Yatırım Holding"in Yönetim Kurulu toplantısı var. Ve ben, sırf babamın kızı olduğum için değil, MIT'de finans alanında yüksek lisans yapmış, beş dil bilen biri olduğum için, o devasa cilalı ahşap masada bir koltuğa sahibim. Üç kadından biri. En genç üye... "Ceyda Hanım, kahveniz." Sessiz adımlarla odaya giren Lena, gümüş bir tepsi üzerinde ince belli bardağı önüme bıraktı. Bembeyaz keten gömleğim ve krem renkli Valentino pantolonumla, Nişantaşı'ndaki dubleks penthouse'umun ofis köşesinde, toplantı notlarıma göz atıyordum. İzmir'deki "Ege İnşaat"ın başındaki Demir'ler, Ankara'daki "Anadolu Teknoloji Grubu"nu yöneten Yılmaz'lar ve Antalya'daki turizm ile lüks perakende devi "Akdeniz Holding"in sahibi Arslan'lar… Hepsi orada olacak. Mert Demir'in o ukala gülümsemesini, Alperen Yılmaz'ın her şeyi analiz eden soğuk bakışlarını ve Aylin Arslan'ın kusursuz, neredeyse ürkütücü zarafetini düşündüm. Hepimiz aynı kaderin, süslü bir kafesin içine hapsolmuş kuşlarıyız. Ama bazı kuşlar, diğerlerinin kanatlarını kırmakta pek mahirdirler... Toplantı Bebek'teki yalımızda yapılacak. Siyah, zırhlı Range Rover'ım şehir trafiğini yara yara ilerlerken, dikkatim yanımdaki annemin sessizliğine kayıyor. Annem, ailemizin görkemli dünyasının belki de tek gerçek kurbanı. Güzelliği bir zamanlar ailemizin en önemli sermayesiydi, şimdiyse resmi davetlerde teşhir edilen antika bir porselen görünümünün altında ailemizin gizli stratejisti. "Kızım, bugün çok gergin görünüyorsun," dedi; sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkarak. "Mert Bey'le konuşurken dikkatli ol. Babana İzmir limanındaki yeni rıhtım projesi için ortaklık teklif edecek." Mert. Adını duymak bile midemi bulandırıyor. Geçen yıl Bodrum'daki yat partisinde, rakıyı güya biraz fazla kaçırınca, elini dizime kadar kaydırmaya çalışmıştı. Ona öyle bir bakış atmıştım ki, yüzü renkten renge girmişti. Ama Demir ailesi, İzmir ve Ege'de inanılmaz bir ağırlığa sahipti. Duygular, işin önüne geçemezdi. Geçmemeliydi... Bu, beş yaşımdan beri bana öğretilen altın kuraldı. Yalıya vardığımızda, diğerleri gelmişti. Devasa, tavanı el işi nakışlarla süslü salona adımımı attığımda, tüm gözler üzerime döndü. Babam, dedemin devasa yağlıboya tablosunun altında, masanın başında oturuyor, etrafındaki birkaç danışmanla fısıldaşıyor. Mert, pencereden Boğaz manzarasını seyrediyor gibi yapıyor, ama aslında camdaki yansımadan beni izliyor. Yakası açık gömleği ve güneşten iyice bronzlaşmış teniyle, İzmir'in rahat, ama bir o kadar da tehlikeli havasını snaki yanında getirmiş. Alperen, köşede, tabletinden asla başını kaldırmadan, Ankara'nın soğuk, teknokratik ruhu gibi, gri takım elbisesi ve dik duruşuyla, fiziken burada bulunmasına rağmen aslında başka bir alemde. Aylin ise annemle, sanki yıllardır en yakın arkadaşlarmış gibi zarif bir sohbeti sürdürüyor. Ama onların konuşmaları asla sıradan değil; her cümle bir silah, her gülümseme bir şeyleri gizleyen bir perde... "Ceyda, geç kaldın," dedi babam, sesinde alışılagelmiş soğukluk. Masadaki yerime geçtim, tam karşımda Mert... Babamın mı işi? Toplantı, her zamanki gibi devasa rakamlar, projeler, anlaşmalar ve gözdağı veren sözlerle geçti. Mert, İzmir liman projesini sundu. Cazip görünüyordu. Alperen, Ankara'da kuracakları yapay zeka araştırma merkezi için fon istedi. Aylin, Antalya'daki yeni "ultra lüks" tatil köyü projesinin finansmanına ortak arıyordu. Ve babam, hepsini dinliyor, bazen sert bir soruyla, bazen de anlamsız bir sessizlikle onları dengeliyor, gücünü hatırlatıyordu. Mola sırasında, geniş verandaya çıktım. Mayıs ayının serin rüzgarı yüzümü okşarken, derin bir nefes aldım. "Kaçmaya mı çalışıyorsun?" Arkamda Mert'in sesi... Dönmedim. "Sadece nefes alıyorum, Mert Bey. İzmir'de böyle bir ayrıcalığınız yok mu, yoksa orada hep iş havasını mı soluyorsunuz?" Yanıma geldi, dirseklerini korkuluğa dayadı. "Biraz sertsin bugün. Bodrum'daki o küçük şakama mı takılı kaldın?" Sonunda ona döndüm. Gözlerinde, beni kışkırtmaya çalışan, kendinden emin bir şehvet parlıyordu. "Yaptığına 'şaka' demek, şakaya hakarettir, Mert. Ben sadece bir ortağın, ve aynı zamanda bir rakibin kızıyım. Fazlası değil, ve asla da olmayacağım." Gülümsedi, içtiği sodadan bir yudum aldı. "Pekala. O zaman iş ortaklığından konuşalım. Projemiz mükemmel. Ama babanın onayı için… senin de desteğine ihtiyacım var." "Benim desteğim şirketin çıkarları doğrultusundadır." dedim duygusuzca. "Her şey çıkarlar üzerine mi kurulu bu dünyada, Ceyda? Hiç mi içinden geçeni yapmıyorsun? Örneğin şu an, benim içimden... senin o dikenli tacını çıkarıp, saçlarının dağılmasına izin vermek, o dudaklarındaki gergin ifadeyi bir gülümsemeyle, hatta belki bir öpüşmeyle değiştirmek… geçiyor." Sözleri, beklenmedik bir şekilde, üzerimde bir sıcaklık dalgası yarattı. Öfkeden değil, yasaklık duygusundan. Bu adam itici, kendini beğenmiş ve tehlikeliydi. Ama aynı zamanda, bu altın kafesin kurallarını hiçe sayan bir enerjisi vardı. Bir anlığına, sözlerimin boğazımda düğümlendiğini hissettim. Tam cevap verecektim ki, Aylin'in berrak sesi araya girdi. "Gizli bir toplantı mı yoksa, gençler?" Gülümseyerek yanımıza geldi. Mert'in yüzündeki anlık hoşnutsuzluğu, hatta siniri görmemek mümkün değildi. Aylin, bir bıçak gibi aramıza girmişti. Toplantı yeniden başladığında, Mert'in projesine şartlı destek verildi. Kararda benim, analizlerim etkili oldu. Babam, göz ucuyla bakıp beni onayladı. Zafer küçüktü, ama yine de benimdi. O gece, hepimiz yalıda verilen akşam yemeğindeydik. Şamdanlar, gümüş takımlar, pahalı şaraplar… Hiç biri içimdeki tarifsiz boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Alperen'le bir ara sohbet etmeye çalıştım. Teknoloji hakkında konuştuk, daha doğrusu ben sordum, o, minimum kelimeyle, son derece teknik cevaplar verdi. Ama özellikle babamın, hemen yanımızda Ankara'daki devlet ihaleleriyle ilgili söylediklerini dinlerken, gözlerinde bir şimşek çaktı. Demek ki duyguları vardı; sadece çok iyi saklıyordu. Yemekten sonra, içki ve dans eşliğinde bir kokteyl... Mert, ortadaki halının üzerinde, bir mankenle dans ediyor, sanki özellikle benim dikkatini çekmeye çalışıyor. İçimde bir sinir dalgası. Ya da kıskançlık mı? Sessizce, yalının arka bahçesine, gül kokulu, ışıklandırılmış yürüyüş yoluna çıktım. Ayakkabılarımı çıkarıp, çimene basmak istedim. Yasaktı elbette. Mükemmel çimler, üzerinde gezinmek için değil, sergilenmek içindi. Her gün özenle kesilirdi. "Kurallara göre yaşadığını söylüyorsun ama içinde... İtiraf et, çiğnemeyi arzuluyorsun." Bu sefer ses, karanlıktan, sarmaşıkların arasından gelmişti. Alperen'di. Bir duvar dibinde, tek başına, elinde sigarasıyla duruyordu. "Sadece gerçeği arıyorum," dedim, yanına yaklaşarak. "Burası çok yapay geliyor bazen." "Çünkü öyle." Sert bir nefes aldı. "Bugün masada konuşulan hiçbir şeyin gerçek olmadığını biliyorsun, değil mi? Mert'in projesinde arsa sorunu var. Aylin'in tatil köyü, koruma alanına tecavüz ediyor. Ve senin baban…" Sigarasını söndürdü. "Neyse. Boşver." "Konuş, Alperen. Konuşmak için buradasın zaten." Bana baktı. Gözlüklerinin ardındaki gözler, zekâ ve derin bir yorgunlukla parlıyordu. "Baban, benim yapay zeka şirketimin hisselerinin yüzde on beşini geçen ay gizlice satın aldı." Yarım yüzle alaycı bir gülümseme belirdi yüzünde. "Geçen ay ona, rakip olmadığımızı söyleyip ortak olmayı teklif ettiğimde burun kıvırmıştı ama tecrübesizliğim sebebiyle fark etmeyeceğimi düşünüp sessizce avlanmayı tercih ediyor." İçimde bir şey koptu. Bunu biliyor muydum? Hayır. Babam bana söylememişti. Neden? Bana güvenmiyor muydu? Yoksa ben de onun oyununda bir piyon muydum? "Niye bana söylüyorsun bunu?" diye fısıldadım. "Çünkü sen onlardan farklısın, Ceyda. Masada notlar alırken, gözlerindeki açlığı gördüm. Güce değil bilgiye açlığı. Ve belki de…" Bir an tereddüt etti. "Belki de bu çürümüş düzende, dürüst bir müttefik bulabileceğimi düşündüm." O anda, verandadan kahkahalar yükseldi. Mert'in kahkahasıydı. Gerçeklik, üzerimize çöktü. Alperen, tabletini çıkarıp, bana ekrandan bir dosya gösterdi. Babamın şirketinin, offshore bir firma üzerinden hisse alımını gösteren belgeler. "Bunu nereden aldın?" diye sordum. Nefesim kesilmişti. "Ben işimi yaparım," dedi kısaca. "Sen de yapmalısın. Eğer bu oyunda gerçekten bir yer edinmek istiyorsan..." İçeri dönmemiz gerekiyordu. Ama o an, Alperen'le aramızda, yeni ve tehlikeli bir bağ kurulmuştu. Bir ittifak mı, yoksa daha karmaşık bir şey mi, bilmiyordum. Gece yarısını geçiyorken yatak odama çekildim. Stresten bitkin bir haldeyim ama uykum yok. Duş alıp, ipek bornozumu giydim. Balkona çıktım, İstanbul'un ışıklarını seyrettim. Bu şehir, hepimizin kaderini elinde tutuyor. Ve ben, artık seyirci olmak istemiyorum. Telefonum titredi. Bilmediğim bir numara. Açtım. "Umarım rahatsız etmiyorumdur." Ses, alçak ve cazibeli. Mert'in sesi. "Numaramı kimden aldın?" diye sordum öfkeyle. "Biraz araştırmayla neler bulabileceğine inanamazsın... Dinle, Ceyda. Verandadaki konuşmamız yarıda kaldı. Yarın İzmir'e dönüyorum. Gel benimle." "Delirdin mi sen?" "Hayır. Sadece canım seninle daha fazla vakit geçirmek istiyor. İş… başka. Ama sen ve ben… başka. Gel. Yatımda konuğum ol. Hem projeyi konuşuruz, hem de…" Sesini alçalttı. "Bodrum'da yarıda kalanı tamamlarız." Öfkeyle telefonu kapatacaktım ki, aklıma Alperen'in söyledikleri geldi. Mert'in projesindeki arsa sorunu… Belki de gitmeliyim. Belki de orada, onun zayıf noktalarını, ailesinin sırlarını öğrenebilirim. Bu benim için yeni bir level. Bir casusluk görevi... Tehlikeli, ahlaksız, ama gerekli bir görev. "Yarın kaçta uçuyorsun?" sesimi, hiçbir duygu yokmuş gibi çıkarabilmiştim. Şaşırmış ve hatta sevinmişti. Saati söyledi. "Yolcu listeni ismimle genişletiyorsun," dedim ciddi bir tonda. "sadece iş için." "Tabii ki," dedi, ama sesindeki zafer hissini gizleyemiyordu. "Sadece iş için." Telefon kapandı. Kalbim deli gibi atıyor. İhanetin ve tehlikeli bir çekiciliğin sınırında yürüdüğümün farkındayım. Ertesi gün İzmir'e, Mert'in dünyasına gideceğim. Alperen'in bana verdiği bilgiyi kullanarak babamı mı uyaracağıma yoksa kendi oyunumu mu kuracağıma karar vereceğim. Boğaz'ın karşısındaki karanlık sulara baktım. Bu, benim hikayemin ilk perdesi. Ve perde, beni hiç istemediğim bir role çekiyor. Ama artık geri dönüş yok. Hem kurban, hem de silah olmaya hazırım. Nasıl gerekiyorsa öyle...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD