Bölüm 2: İzmir - Mert

2014 Words
Havaalanında, ellerim ceketimin ceplerinde, o ukala gülümsemem yüzümdeydi. Bekliyordum. Her şey planladığım gibi gidiyordu. İstanbul’daki o kârlı toplantıdan, Bebek’teki verandada Ceyda’nın ensesinde dans eden ince tellere bakarken kurduğum plandan sadece bir gün sonra, buradayım. Ve o geliyor. Ceyda Karadeniz. Buz gibi, ulaşılmaz, keskin zekalı... Ve benim olacak. Yani... En azından, bir süreliğine. Özel terminalin camlarından, pistteki Gulfstream’ı izledim. Babamın jeti. Ama bugün, babamı değil benim misafirimi getirdi. Demir ailesinin prensi, tahtına bir prenses adayı getiriyor. Tabii bu sadece benim romantik maskem. Gerçek ise... birazcık daha kirli. Ceyda... Karadeniz Holding’in varisi, bizim tartışmalı liman projemizde gelişecek olası bir sorunu örtbas etmek ya da en azından geciktirmek için, oyuna doğrudan etki edecek bir piyon. Hem iş hem zevk bir arada olacak. Zavallıcık... Kapı açıldı. İndi. Sade, ama kesinlikle bir servet değerindeki bir bej pantolon takımı, güneş gözlükleri, toplanmış saçlar. Adımları sert ve kararlı. Bir kurbanı değil, bir fatihi andırıyordu. Bu, beni daha da cezbetti. “İzmir’e hoş geldin,” dedim, yanına yaklaşıp yanağına bir öpücük kondurmaya çalışarak. Başını ustaca çevirdi, öpücük havada kaldı. “İş için geldim, Mert. Unutma.” Soğuk, mesafeli. “Tabii ki. Arabayla gidelim, yatımıza. Orada rahat edersin.” Siyah, dönüştürülmüş bir Mercedes V-Class’a bindik. İçi lüks bir salon gibiydi. Şoför perdeleri kapattı, bize mahrem, havalandırmalı bir alan bırakarak. “İçki?” diye sordum, küçük bara uzanarak. “Maden suyu.” Şu ana kadar içki ısmarlayamadığım tek kadındı herhalde. İki bardak doldurup birini önüne koydum. “Rahatla biraz. İstanbul’un o kasvetinden kurtuldun işte. Bak,” diyerek perdeyi aralayıp camı gösterdim. “Deniz. Mavi. Sonsuz gibi. Sizin o kapalı, siyasi hesaplarınızın aksine, burada her şey açık.” “Açık olan her şey, aynı zamanda savunmasızdır,” diye mırıldandı, suyundan bir yudum alırken. Gözlerini bana dikti. “Proje dosyasını getirdim. Arsanızın tapu kayıtlarındaki tutarsızlıkları görmezden gelmemi bekliyorsan, yanılıyorsun.” Zavallıcık diye mi düşünmüştüm? Ah şu kibirli ben... Doğrudan sadede gelmişti. Saygı duymalıydım. Kıvrak zekamı kullanarak es vermeden, bu cümleyi bekliyormuş gibi bir cevap verdim. “Kimse bir şeyi görmezden gelmeni beklemiyor, Ceyda. Sadece… perspektifini değiştirmeni istiyoruz. O arsa, ailemizin neredeyse elli yıldır üzerinde olduğu bir arazi. Kayıtlardaki tutarsızlık, tapudaki küçük bir karışıklıktan, bürokratik bir hatadan ibaret.” “Küçük bir hata, TÜBİTAK’ın belirlediği nadir bir bitki türünün yaşam alanını yok etme riski taşıyorsa, o zaman buna ‘hata’ denmez. Buna ‘ihmal’ ya da ‘kasıt’ denir. Basına sızar, Mert. Hepimizin başı belaya girer.” Onu hafife almışım. Hem de çok... Sesindeki endişeyi duyabiliyordum. Ama içimde kabaran endişeye kıyasla onun endişesi hiçbir şeydi... Çünkü o sadece ailesinin itibarını düşünüyordu. Ben ise her şeyimi: Bu proje, babamın bana “adam olup olmadığımı” kanıtlamam için verdiği son şanstı. Ağabeyim Selim, Amerika’da yaşıyor, oradaki işlerimizi yönetiyordu. Ben ise “playboy", işe yaramaz çocuktum. Liman projesi, elimde olan tek şey. Her şeyi tersine çevirecek, beni ailede yükseltecek, tahtın varisi yapacak. “Basın,” dedim, omuz silkip. “Basın bizim elimizde. Ailen de öyle düşünmüyor mu zaten?” “Bizim elimizde değil,” diye düzeltti sertçe. “Sadece kontrol altında. Ama bazen kontrol, bir illüzyondan ibarettir.” Araba, Göztepe’deki marinaya yaklaşıyordu. “Bak,” dedim, perdeyi tamamen açarak. “İşte Ege’nin Sultanı.” Yatım, mavinin ortasında beyaz, köpükten bir heykel gibi duruyordu. 45 metrelik bir Sanlorenzo. Babamın doğum günümde verdiği bir rüşvetti aslında. “Gurur duyulacak bir şey değil mi?” Ceyda’nın yüzündeki ifadeyi yakalamak istedim. İlk defa, o demir maskesinde bir çatlak görebilecektim. Ama yok. Sadece profesyonel bir ilgiyle inceledi yatı. “Güzel. Şimdi, dosyalara dönelim.” İçimde bir öfke kabardı. Hiçbir şey bu kadını etkilemiyor muydu? Lüks, güç, görkem… Hepsi bir ekranın arkasındaymış gibi davranıyordu. Onu kırmak, gerçek yüzünü görmek istiyordum. İçindeki ateşi ortaya çıkarmak. Yata geçtik. Mürettebat selam durdu. Bir işaretimle görev yerlerine geçtiler. Yatım açıklara doğru ilerlerken Ceyda’ya ana kamarayı gösterdim - babam için tasarlanmış, fazla gösterişli, altın varaklı bir yerdi- ama o, “Daha mütevazı bir kamara yok mu? Ya da ofis olarak kullanabileceğim bir alan?” diye sordu. Onu güverte katında, daha küçük ama denize hakim bir misafir kamarasına yerleştirdik. Valizini bırakır bırakmaz, laptopunu çıkardı ve masaya kuruldu. “Şu nadir bitki raporuna ulaşabildin mi?” Bu kadın inanılmazdı. “Ceyda, biraz soluk al. Ege'nin ortasındayız. Kahve iç, güneşlen, yüzmek ister misin?” Başını kaldırdı. Gözlerinde, İstanbul’da bahçede yakaladığım o tehlikeli parıltıyı gördüm. “Seninle iş yapmaya geldim, Mert. Flört etmeye değil. Eğer bu ziyaretin tek amacı buysa, bir sonraki uçakla döneyim.” Tehdit ciddiydi. Ve onun bu ciddiyeti, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. “Pekala, patron,” dedim, ellerimi havaya kaldırarak. “Rapor burada.” Tabletimi çıkarıp, önceden hazırladığım -büyük ölçüde taraflı- çevresel etki raporunu gösterdim. Sonraki bir saat, acımasız bir sorgulamaydı. Her veriyi, her imzayı, her tarihi didik didik etti. Zekasına ve hazırlıklı oluşuna -bir kez daha- hayran kalmamak elde değildi. Ama aynı zamanda, benim ne kadar sığ, ne kadar “şovmen” olduğumu düşündüğünü de hissediyordum. Ve bu... Beni deli ediyordu. “Bu rapor bağımsız değil,” dedi sonunda, tabletimi masaya bırakarak. “Sizinle çalışan bir danışmanlık şirketi tarafından hazırlanmış. Geçersiz.” “Ceyda, lütfen…” “Hayır. Sen lütfen!” Aniden ayağa kalktı. “Bana gerçek dosyayı ver. Yoksa bu ortaklık şu an biter. Ve babama, senin sadece arazini değil, belki de başka şeyleri de saklamaya çalıştığını söylerim. Mesela… belki de arsanın asıl sahibi baban değil, senin eski bir ‘iş ortağın’dır? Mesela, İzmir’in bazı ‘sorunlu’ isimleri?” Donup kaldım. Nereden biliyordu? Bu bilgi, sadece babam, ağabeyim ve benim aramızdaydı. Ve tabii, o “sorunlu” isimler… Kılıç Balığı Cengiz. “Ne… ne dedin sen?” diye zorlukla çıkardım sesimi. “Doğru duydun,” dedi, sesi bir bıçak gibi keskin. “Ben sadece finans uzmanı değilim, Mert. Risk analisti de olmak zorundayım. Ve senin risk profilin, bu limandan daha derin sulara dalıyor.” Yaklaştım. Öfkeden değil, korkudan. “Bunu kimden duydun?” “Bu önemli değil. Önemli olan, artık biliyor olmam. Ve eğer bu projede benim dediğim olmazsa, sadece TÜBİTAK’ı aramakla kalmam, belki de Cengiz’e de bir telefon açarım.” Yüzüme bir tokat yemiş gibiydim. Bütün kibirli tavırlarım, bütün oyunlarım paramparça olmuştu. Bu kadın beni çoktan araştırmış, en kirli çamaşırlarımı bulmuştu. Ve şimdi, onunla pazarlık yapmak için, elimde hiçbir koz yoktu. “Ne istiyorsun?” diye sordum, sesim çatallanmış. “Gerçeği. Tüm gerçeği. Ve projenin yeniden düzenlenmesini. O bitki alanı korunacak, tasarım değişecek. Maliyet artacak, kâr marjın düşecek. Ama en azından temiz... ya da temize yakın olacak. Ve sen, babanın gözünde belki birazcık ‘adam’ olacaksın.” Tokat faslı bitmiş, yumruklar başlamıştı. Söylediği her kelime, yüzüme bir yumruk olarak iniyordu. Ama aynı zamanda… haklıydı. Bu projeyi kirli yollarla yürütmek, beni hep bir kukla yapacaktı. Temiz, ama daha küçük bir başarı, belki de daha kalıcı olurdu. Ve bu kadın… bana bunu öneriyordu. Ya da tehdit ediyordu! Aradaki çizgi incecikti. Uzun bir sessizlik oldu. Yatın salınımını, denizin sesini duyabiliyorduk. “Peki ya sen?” diye sordum sonunda. “Bu senin ne işine yarayacak? Neden benim ‘adam’ olmama yardım ediyorsun?” Ceyda, pencereye döndü. “Çünkü,” dedi yavaşça, -Alperen’in de dediği gibi- "Bu çürümüş düzende, dürüst müttefiklere ihtiyacım var. Ve sen… Kibirli davranışlarının altında, sende potansiyel görüyorum. Eğer o aptal, şovmen maskeni bir kenara atarsan.” O an, her şey değişti. Öfke, korku, hepsi bir karışıklık içinde eriyip, yerini yoğun, dayanılmaz bir çekime bıraktı. Bu kadar savunmasız, bu kadar alt edilmiş haldeyken, ondan böyle bir şey duymak… Hiç kimse, hiçbir zaman bana “potansiyel” dememişti. Hep “sorun” dediler. Adımlarımı ona doğru yönelttim. Arkasını dönmüştü, omuzları gergindi. Yavaşça, elimi omzuna koydum. Tüylerinin diken diken olduğunu hissedebiliyordum. “Ceyda,” dedim, sesim alçak, titrek. O artık bir tehdit değil, bir basamak hiç değil, bir sığınak gibiydi. “Sen… beni korkutuyorsun.” Döndü. Gözlerinde benim korkumun yansımasını gördüm, ama aynı zamanda bir merhamet, belki de bir anlayış vardı. “İyi,” dedi. “Korku, iyidir. Aptalı cesaret bitirir, korku ise aklı çağırır.” Aramızda sadece birkaç santim vardı. Nefesi yüzümü okşuyordu. Artık bir oyun, bir strateji değildi bu. Samimi, rahatsız edici, elektrik yüklü bir şeydi. Öptüm onu. Beklediğim gibi bir tokat yemedim. Direnmedi de. Sadece, hareketsiz durdu. Sonra, yavaşça, dudakları cevap vermeye başladı. Yumuşak, sert, karmaşık… Tıpkı kendisi gibi. Bu bir zafer öpücüğü değildi. Bir teslimiyetti. Ona teslim oluyordum. Bilgisine, gücüne, beni olduğum gibi görüp, hala “potansiyel” diyebilmesine. Elini yanağıma koydu. Parmak uçları sıcaktı. Sonra, dudaklarımı bıraktı, alnını alnıma dayadı. “Bu, iyi bir fikir değil,” diye fısıldadı. “Biliyorum.” “Her şeyi karmaşıklaştıracak.” “Zaten her şey berbat derecede karmaşık.” Gülümsedi. İlk defa, samimi, yorgun bir gülümsemeydi. “Doğru.” Sonra, ben onu, o beni çekti. Yatağa doğru sendeleyerek ilerledik. Giysiler, düşünceler, planlar, tehditler… Hepsi bir anda anlamsız parçalara ayrıldı. Onun teninin pürüzsüzlüğü, kaslarının gerginliği, nefes alışının hızlanışı… Hepsi gerçekti. Belki hayatımızdaki tek gerçek şeydi. Sevişmemiz, bahçedeki konuşmamız gibiydi: bir güç mücadelesi, bir keşif, bir itiraf. Sessizdi, yoğundu. Her dokunuş, bir soruydu. Her cevap, bir savunmayı yıkıyordu. Onun kontrolü bıraktığı anları, benim savunmamı düşürdüğüm anları hissedebiliyordum. Kırılganlığını gördüm. Kırılganlığımı ona gösterdim. Bu, hiç yaşamadığım bir yakınlıktı. Sonrasında, odanın loş ışığında, sırtüstü uzanıp tavana bakıyorduk. Kolum, onun başının altındaydı. Uzun bir süre hiç konuşmadık. “Cengiz meselesi,” dedim sonunda, boşluğu yaran sesim çatlak çıktı. “Babam, yıllar önce bir arsayı ondan aldı. Zorla. Borç karşılığı. Yok pahasına... Cengiz şimdi, liman projesindeki payını istiyor. Yoksa… bazı belgeleri basına sızdıracağını söylüyor.” Ceyda başını çevirdi, gözlerime baktı. “Belgeler?” “Evet. Babamın… bazı yasadışı işlerine dair. Sadece babamın değil, Ankara’daki bazı isimlerin de.” “Alperen’in mi?” “Bilmiyorum. Ama muhtemelen.” Derin bir nefes aldı. “Bu, limandan çok daha büyük.” “Biliyorum.” “Ve sen, hem bu projeyle, hem de Cengiz’i bir şekilde susturarak babana yaranmak istiyorsun. Bunun tek yolu da bu belgeleri temizlemek.” “Evet.” “Aptalca.” “Biliyorum.” "Kumarbazın son bahsi..." Tekrar sustuk. Elini, göğsümün üzerine koydu. Kalbimin atışını hissediyordu. “Yarın,” dedi yavaşça, “gerçek dosyaları, hem çevresel hem de Cengiz’e ait olanları bana getireceksin. Hepsini... Hiçbir şey saklamadan.” “Ve sen?” “Ben de sana, bu işin nasıl temiz bir şekilde yapılabileceğini göstereceğim. Belki… belki Cengiz’e de alternatif bir çözüm bulabiliriz. Para her şey değildir. Bazen, daha değerli şeyler sunabilirsin.” “Ne mesela?” “Mesela,” dedi, yüzüme bakarak, “Ankara’daki bir teknoloji şirketi, onun herkesten sakladığı ‘dijital sorunlarını’ çözebilir. Alperen’in adamları, her türlü dijital izi silebilir. Cengiz, geçmişini silmek için, belki gelecekten vazgeçebilir.” Zihnimde şimşekler çaktı. Bu kadın sadece benim problemimi çözmüyor, bütün tabloyu yeniden düzenliyordu. Üstelik Alperen’i de işin içine katıyordu. Bu bir ittifaktı. Gerçek, tehlikeli, güçlü bir ittifak. “Neden?” diye sordum tekrar, elini tutarak. “Neden bana yardım ediyorsun? Senin için riskli.” Ceyda, uzun uzun yüzüme baktı. “Çünkü,” dedi sonunda, “belki de senin maskenin altında gördüğüm potansiyel, sadece senin değil. Hepimizin potansiyelidir. Belki birbirimizi yok etmek için değil, bir şeyler inşa etmek için bir araya gelebiliriz. Ve buna… seninle başlamak istiyorum. Sonra Alperen ve Aylin.” Aylin? Aylin de mi planlarına dahildi? Ceyda'yı bir piyon olarak kullanacağımı düşünürken, ben, oyundaki bir piyon mu oldum? "Piyon olduğunu mu düşünüyorsun?" Eyvah! Düşünürken "Piyon" kelimesini sanırım sesli söyledim. "Beni, projeyi, Cengiz'i ve her şeyi o kadar iyi çözümlemişsin ki kendimi istediğin zaman feda edebileceğin bir piyon gibi hissediyorum." "Hayır." dedi. "Sen Şah'sın. Her şeyin sahibi, ama... korunması gerekensin. Bense Vezir'im. Seni ben koruyacağım. Sorunlarını ben çözeceğim. Tüm taşlarımızı özenle seçeceğiz. İyi bir maç olacak, ve biz kazanacağız." Bu gece, yıllardır ilk defa, kendimi yalnız hissetmiyorum. Yanımda, bir dost, bir müttefik, bir sevgili… Hepsinin karışımı biri var. Ve dışarıda, Ege’nin karanlık suları, geçmişimin bütün kirli sırlarını yutmak için sabırsızlanıyor gibi. Sabah, Ceyda’nın dediği gibi yapacağım. Tüm dosyaları getireceğim. Sır yok. Alavere, dalavere yok. Ve belki de yarın, Demir ailesinin sorun çocuğu olmaktan çıkıp, yeni bir şeyin ilk tuğlasını koyacağım. Önce Cengiz sorununu çözüp babamla yüzleşmem gerekecek. Ama artık... Yalnız değilim. Uykuya dalmadan hemen önce, Ceyda’nın fısıltısını duydum: “İstanbul’da, seni küçümseyerek bakmıştım. Özür dilerim.” Gülümsedim, gözlerim kapalı. “Ben de seni sadece bir ‘ganimet’ olarak görmüştüm. Özür dilerim.” “Şimdi neyiz?” “Bilmiyorum,” diye mırıldandım, onu kucaklayarak. “Ama keşfetmek için sabırsızlanıyorum.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD