Verilerin akışı, ekranımda yeşil ışık nehirleri gibi dans ediyor. Saat gece yarısını geçeli çok oldu, Ankara'nın sessizliği, ofisimin camlarından sızan soğuk mavi LED ışıklar ekranımdaki yeşile karışamıyor. Ben, hem sessizliğin hem de verilerin hakimiyim.
Anadolu Teknoloji Grubu'nun (ATG) yirmi dördüncü katındaki ofisim, bir kaleden farksız. Duvarlarda, babamın TÜBİTAK'taki gençlik fotoğrafları, benim MIT'den mezuniyet diplomam ve şirketin ilk çip tasarımının çerçevelenmiş bir baskısı asılı. Her şey kontrollü, düzenli ve anlamlı. Duygular ise, kodun içindeki bug'lar gibi; sistemin verimliliğini düşüren, tahmin edilemeyen hatalar.
Tabletim titredi. Özel, şifreli bir mesajlaşma uygulamasından geliyordu. Gönderen: Ceyda. Konu: "Acil. Dijital temizlik operasyonu: CENGİZ."
İki gün önce İstanbul'daki toplantıda, ona babamın hisse alımını söylediğimde, bu kadar çabuk bir hamle beklememiştim. Demek İzmir'e gitmiş. Ve demek ki Mert'in o çocuksu şovunun altında, gerçekten temizlenmesi gereken bir pislik vardı. Cengiz... İzmir'in derin sularında gezen, bir zamanların korkulan ismi. Babamın, onunla ilgili eski defterlerini biliyorum. Bu, planladığımdan daha büyük bir risk.
Mesajı açtım: "Mert'le görüşmemiz olumlu geçti. Cengiz'e payından vazgeçmesi karşılığında hayır diyemeyeceği bir teklif sunmamız gerekiyor. Geçmişini temizlemeyi teklif edeceğim. Yapabilir misin? Karşılığında, söz verdiğim gibi Karadeniz Holding'in ATG hisse alımı durdurulacak ve gelecekteki yapay zeka projelerinde öncelikli ortak olacaksınız. Cevabın nedir?"
Soğuk, net bir iş gibi. Ama alt metnini okuyabiliyordum: Ceyda, Mert'in güvenini kazanmıştı. Ya da en azından, onun korkularına erişim sağlamıştı. Bu işte bir duygusal bağ olup olmadığını merak ettim. Ve bu merak, beklenmedik bir şekilde, midemi burktu. Mantıksızdı. Duygusal bağlar, zayıflık işaretiydi.
Cevap yazdım: "Cengiz'in dijital altyapısı hakkında tüm bilgilere ihtiyacım var. Araştıracağız... Kullandığı sunucular, bulut servisleri, şifreleme yöntemleri. İşe yarar bilgi olmadan, hareket edemem. Ayrıca, teklifin yetersiz. Hisse alımının durdurulması ve öncelikli ortaklık yetmez; Senden İstanbul'daki yeni teknopark projesinin yazılım altyapısının tamamı ATG'ye verilmesini de istemiştim."
Gönderdim. Pazarlık başlamıştı. Bu, benim alanımdı. Duygular değil, değerler ve veriler.
Ancak, düşüncelerim dağıldı. Ofisimin dışında, asistanım Ece'nin hafif ayak seslerini duydum. Bu saatte hala buradaydı. Sadık, etkili ve -en önemlisi- sır tutmasını bilen biriydi. Kapıma hafifçe vurdu.
"Alperen Bey, sizi rahatsız edebilir miyim?"
"Girin, Ece Hanım."
İçeri girdi. Elinde bir tablet ve gözlerinde, nadiren gördüğüm bir endişe vardı. "Antalya'dan gelen veri trafiğiyle ilgili anomali raporu. Akdeniz Holding'in müşteri veritabanlarında, bizim tespit algoritmalarımızı atlatmaya yönelik sofistike bir saldırı izi var. Kaynak belli değil, ama yöntem... oldukça tanıdık."
"Tanıdık mı?"
Ece, tabletini uzattı. Ekranda, karmaşık kod parçacıkları vardı. "Bu kodu, yaklaşık altı ay önce, devlet için geliştirdiğimiz ve sadece sınırlı erişim izni olan 'Kale' projesinde kullanmıştık. Kod sızdırılmış olabilir. Ya da..."
"Ya da içeriden biri," diye tamamladım cümlesini, sesim buz gibi. İçimde bir şeyler kıpırdadı. Güvenlik, benim en hassas olduğum konuydu. Ve bu, doğrudan bir ihanet ihtimaliydi.
"Kimin erişimi vardı?" diye sordum.
"Siz, ben, Bora Bey... ve proje danışmanı olarak atadığınız Aylin Hanım."
Aylin Arslan. Antalya. Gözlerimi kapadım. "Tabii ki o. Her taşın altında." Güzelliği ve zarafeti... "Bir truva atı gibi; içinde neler gizlendiğini asla bilemezsin."
"Bora'ya derin -göstermelik- bir soruşturma başlat. Kendine ve hatta bana da. Akıllarda şüphe kalmamalı. Ben, Aylin Hanım'la görüşeceğim." Ece şaşırmıştı. Bora, babamın en eski, en güvendiği danışmanıydı. Ama güven, veriler karşısında anlamsızdı.
Ece çıktıktan sonra, telefonumu elime aldım. Aylin'i aradım. İkinci çalışında açtı.
"Alperen. Ne nadir bir onur," dedi sesi, bal gibi yumuşak ve alaycı.
"Aylin. Acil görüşmemiz lazım. Ankara'ya geliyorsun."
"Emir mi veriyorsun?" Gülümsediğini duyabiliyordum.
"Zaruri bir bilgi paylaşımı teklif ediyorum. 'Kale' projesiyle ilgili. Senin de ilgini çekeceğini düşünüyorum."
Sessizlik oldu. Kalbinin atışını sayacak kadar uzun. "Pekala," dedi nihayet. "Yarın akşama doğru oradayım. Yer?"
"Ofisim. 18:00."
Telefonu kapattım. Nefesimi tuttuğumu fark ettim. Aylin ile olan her etkileşim, satrançta vezirlerin çarpışması gibiydi. Lise yıllarında, yaz kampında tanışmıştık. O zamanlar, henüz bu kadar keskin değildik. Bir yaz gecesi, kamp ateşinin ışığında, konuşmuştuk. Bilgisayar kodlarından, yıldızlardan, kaçmak istediklerimizden... Sonra, ailelerimiz bizi gerçek dünyaya çağırmıştı. O günden beri, birbirimizin en tehlikeli rakipleriyiz. Diğer yandan belki de, birbirimizi anlayabilen tek kişileriz.
Ertesi gün, iş yoğundu. Babamı aradım, hisse alımı konusunu sorguladım. "Stratejik bir yatırımdı, oğlum. Sen teknolojiyi yönet, ben finansı," dedi her zamanki otoriter tonuyla. Ama sesinde bir titreme vardı. Sağlığı iyi değildi. Bunu biliyordum, ama bu konuda konuşmuyordu. Yılmaz ailesinde zayıflık gösterilmezdi.
Saat 17:55. Ofisimin kapısı çaldı. Aylin'di.
İçeri girdiğinde, odanın havası değişti. Uzun, siyah bir pantolon takımı, ipek bir bluz, saçları omuzlarına dökülüyordu. Hafif, nane kokusu getirdi yanında. Hiçbir şey söylemeden, karşımdaki koltuğa oturdu, bacak bacak üstüne attı.
"Hoş geldin," dedim.
"Hoş bulduk. 'Kale'yi konuşacaktık."
Doğrudan. "Evet. Kodlarımızdan biri, senin şirketinin müşteri veritabanlarına yönelik bir saldırıda kullanılmış."
Kaşlarını hiç kaldırmadı. "Biliyorum."
Şaşırdım. İtiraf etmesini beklemiyordum. "Ve?"
"Ve saldırıyı ben yaptırdım, Alperen. Kendi sistemlerimin güvenliğini test etmek için."
Bu kadar küstahça bir yalanı beklemiyordum. "Yalan söylüyorsun. O kod, son derece gizli. Test için kullanılmaz. Ve sen, o koda erişim hakkı olan bir 'danışman'sın."
Gözlerime baktı. O gözlerde, kamp ateşinin yansımalarını gördüm bir an için. "Belki de danışmanlığımın asıl amacı, sizin sistemlerinizin ne kadar 'güvenli' olduğunu görmekti. Babam, sizin devletle olan ilişkilerinizden rahatsız. Teknoloji, çok güçlü bir silah. İşinin ehli kişiler tarafından kontrol edilemeli. Devlet tarafından değil."
Kontrol. Hepsi buydu. "Peki, neden itiraf ediyorsun?"
"Çünkü seni uyarmak istiyorum," dedi, sesi alçalarak. "Senin sistemlerinde bir sızıntı var, Alperen. Benden bağımsız. Ben sadece... fırsatı değerlendirdim. Ama başka biri, daha kötü niyetli biri de aynı açığı bulabilir. Belki de buldu bile."
İçimde bir alarm çalmaya başladı. "Kim?"
"Bilmiyorum. Ama İstanbul'daki toplantıdan sonra, senin şirketinin hisselerinde olağan dışı alım-satım hareketleri oldu. Offshore hesaplar üzerinden. Ve senin babanın sağlık durumu... piyasada fısıltı konusu olmaya başladı."
Yumruk yemiş gibi oldum. Babamın sağlığı... Demek biliyorlardı. Demek zayıflığımızı koklamışlardı. "Neden bana bunları söylüyorsun, Aylin? Niyetin ne?"
Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. Ankara'nın ışıkları, yüzünde oynuyordu. "Belki de, lisedeki o kamp ateşinde söylediklerimizi hala hatırlıyorum. 'Bu düzenin bir parçası olmayacağız' demiştin. 'Kendi kurallarımızı yazacağız.' Ne oldu o hayallere, Alperen?"
Sesim çatallanarak cevap verdim: "Gerçekler onları yuttu. Sen de aynısını yaptın."
Döndü, bana baktı. Gözlerinde bir hüzün, belki de bir özlem vardı. "Belki de hala yapabiliriz. Dört aile... hepimiz birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Ama birleşirsek, sadece Türkiye'yi değil, belki dünyayı yönetebiliriz. Ama bunun için, önce birbirimize güvenmemiz lazım."
"Güven mi?" diye güldüm acıyla. "Sen benim sistemime sızdın."
"Ve sen," dedi yavaşça yanıma yaklaşarak, "Babanın, benim ailemin Antalya'daki arazi tapularına el koymak için yasal kılıflar hazırlattığını biliyorsun, değil mi? ATG'nin hukuk yazılımları, öyle 'kaza eseri' bizim arazilerimizi hedef almıyor."
Nefesim kesildi. Bunu da biliyordu. Evet, biliyordum. Babam, Arslan ailesinin sahildeki en değerli arazisini istiyordu. Ve ben, yazılımın veritabanını ona göre ayarlamıştım. Onun suç ortağıydım..
Aramızda sadece bir adım vardı. Yılların rekabeti, öfkesi, gizli hayranlığı ve şu anki savunmasızlık, havada elektrik gibi çakıyordu. Mantık, veri, planlar... Hepsi bir anda anlamsızlaştı.
Öptüm onu. Ya da o beni öptü, emin değilim. Bu, bir savaşın ateşkes anı gibiydi. Acımasız, yoğun, yılların birikmişliğiyle dolu. Dudakları sert, ama ellerinin dokunuşu şaşırtıcı derecede hassastı. Onu masanın kenarına ittim, üzerindeki dosyalar yere saçıldı. O, ceketimin düğmelerini çözüyor, ben de onun ipek bluzunun altındaki deriyi arıyordum.
Bu bir zafer ya da teslimiyet değildi. Bu, iki hasım generalin, haritanın üzerinde buluşup, tüm askerlerini unutması gibiydi. Sessizdik. Sadece nefeslerimiz, giysilerin hışırtısı ve Ankara'nın uzaktan gelen uğultusu vardı.
Masada, halının üzerinde, her yerde... Zaman durmuştu. Onun teninin sıcaklığı, benim soğuk dünyamda bir devrimdi. Kontrolü kaybettim. Ve ilk defa, kaybetmekten korkmadım.
Sonrasında, ofisimin deri koltuğunda, üzerimize bir battaniye almış, şarap kadehlerimizi yudumluyorduk. Saçları dağınık, makyajı silinmişti. Daha gerçek görünüyordu. Daha insan.
"Ne oldu şimdi?" diye sordum, sesim kısılmış.
"Artık sırlarımızı paylaşmış durumdayız. Hem iş, hem... kişisel sırlar."
"Ceyda ve Mert de bir ittifak kurmuş," dedim, ağzımdan kaçırdığımın farkına varmadan.
"O konuda..." dedi "Ceyda'ya yardım edeceksin. Cengiz meselesini temizleyeceksin."
"Sen nereden biliyorsun?"
"Çünkü Ceyda, benden yardım istedi. Ve ben, sana gelmesi için Ceyda'ya yol gösterdim." Gülümsedi. "Dört kişilik bir ittifak, ikiden daha güçlüdür. Hele ki bu dört kişi, dört ailenin varisleriyse."
Zihnim hızla çalıştı. Hepsi bir planın parçası mıydı? Birisi hepimizi bir araya getirmeye çalışıyordu? Acaba Aylin mi yoksa Ceyda mı? "Amacın ne? Gerçekten güç için mi?"
"Hayır," dedi yumuşak bir sesle. "Özgürlük için. Hepimiz, ailelerimizin altın kafeslerindeyiz. Ama birlikte, o kafesin kapılarını açabilir, hatta onu yok edebiliriz. Kendi kurallarımızla oynamak için... Babanın sağlığı kötüye gidiyor, Alperen. Yerine geçmeye hazır mısın? Ya da daha iyisi... onun kurduğu düzeni değiştirmeye?"
Bu, düşündüğüm her şeyden daha büyüktü. Bir darbe gibiydi. Ama hayır... Darbe değil. Değişim... İçimde, yıllardır bastırdığım bir ses, bu değişimi onaylıyordu.
"Cengiz işini halledeceğim," dedim sonunda. "Fakat o zaman anlaşma değişir, teknopark projesi Ceyda'ya düşen kısım. Sen de, Antalya'daki o arazinin tapu verilerini 'kaybeden' yazılımı düzelteceksin. Ve babamın sağlık durumuna dair tüm sızıntıları durduracaksın."
"Kabul... Ama benim de bir şartım var. Bu ittifak sadece iş için değil. Aramızdaki... bu. Duygular... Onları da korumak istiyorum."
"Zevkle..."
"Anlaştık." Öpüştük tekrar, bu sefer daha yavaş, daha anlamlı Bir sözleşmenin dudaklarla atılan imzası gibi.
O gece, ofisimde kaldık. Bilgisayarımın başına geçip, Cengiz'in resmi kayıtlardaki, devlet kurumlarındaki, özel kurumlardaki resmi, gayri resmi, özel ve çok özel dosyalarını ayrıştırdım. Olumlu dosyalara dokunmadım. Değiştirilebilecek düzeyde olanları değiştirdim. Diğerlerini ise sildim. Tüm kayıtlarda Cengiz, artık tertemiz, örnek bir insandı.
Diğer yandan elimi güçlendirmem gerekiyordu. Her ihtimale karşı... Cengiz'in İsviçre'deki bulut servisine sızmak için ilk adımları attım. Aylin yanımda, bana kahve getirdi, bazen omzuma dokundu. Yıllardır yalnız çalışmaya alışkındım. Ama onun varlığı... rahatsız edici derecede doğal geliyordu.
Sabaha karşı, ilk güvenlik duvarını aşmıştım. Aylin uyuyakalmıştı, koltuğa kıvrılmıştı. Üzerine ceketimi örttüm. Pencereye yürüdüm. Şafak söküyordu, Ankara gri ve pembenin tonlarına bürünüyordu.
Dört kişilik bir ittifak... Ceyda, Mert, Aylin ve ben. Düşman ailelerin varisleri. Bu, ya muhteşem bir başlangıç olacaktı, ya da hepimizin sonu.
Telefonumu elime aldım. Ceyda'ya mesaj attım: "Operasyon başladı. İstanbul'da buluşma tarihini belirle."
Ardından, babamın özel doktorunu aradım. Sağlık durumunun tüm detaylarını, bana doğrudan rapor etmesini istedim. Artık korkmuyorum. Zayıflıklarımı öğrenecek, onları güce dönüştüreceğim.
Aylin uyandı, esnedi. "İlerleme kaydettin mi?"
"Evet. Senin için de bir iş var."
"Ne?"
"Babanın, benim babamla ilgili topladığı tüm bilgileri bana getir. Karşılığında, o araziyle ilgili tüm planları sonsuza kadar rafa kaldıracağım."
Gözleri açıldı. "Bu, büyük bir risk."
"Hepimiz risk aldık zaten," dedim, ona uzanan elimi tuttu. "Ve bundan sonra daha büyük riskler alacağız."
Ankara'nın soğuk, hesapçı dünyasında, sıcak ve tehlikeli bir devrim filizlendi. Ve ben, Alperen Yılmaz, her şeyi kontrol etme ihtiyacımı bir kenara bırakıp, ilk defa, bir şeylere inanmayı seçiyorum. İnanması en zor şeye: İttifaka. Ve belki de, kalbime çoktan sızmış olan bu kadına.