Uçağın camından, Akdeniz'in turkuaz rengi, gözlerimi yakarcasına parıldıyordu. Ankara'nın gri, hesapçı havasından sonra, bu renk cümbüşü neredeyse saldırgan geliyordu. Parmak uçlarımda hâlâ Alperen'in ofisindeki deri koltuğun dokusunu, havadaki elektrik ve erkek kokusunu, o kontrolü bırakma anının ürpertici tatlılığını hissedebiliyordum. İçimde bir fırtına kopuyordu. Ne yapmıştım? Ve daha önemlisi, ne yapıyordum?
Babamın özel jeti, Antalya hava sahasına girerken pilot anons yaptı. “Aylin Hanım, on dakika sonra iniyoruz. Hava sıcaklığı yirmi sekiz derece.” Yirmi sekiz derece. Her şey ölçülebilirdi, değil mi? Sıcaklık, nem, kâr marjı, risk… Ama insan kalbinin sıcaklığı? Alperen'in, masanın üzerinde dosyaları iterken gözlerindeki o vahşi savrulmuşluk? Onu ölçecek bir metrik yoktu. Ve bu, beni korkutuyordu.
İniş, kalkıştan daha yumuşaktı. Kapı açıldığında, Akdeniz'in ılık, tuzlu kokusu içeri doldu. Gözlerimi kapadım, bir an için nefes aldım. Artık Aylin Arslan'dım. Akdeniz Holding'in tek varisi, herkesin “mükemmel” diye tanımladığı, asla ter atmadan, asla saçılmadan, asla hata yapmadan dans etmesi beklenen prenses. Bugüne kadar bu rolü oynamakta ustaydım. Ta ki, Alperen Yılmaz ilk kez ofisime girip, “Kale” projesinin kodlarını masama bırakana kadar. O ana kadar, onu çoktan aklımdan çıkardığımı düşünüyordum.
Fakat o an, maskemde ilk çatlak oluşmuştu. Şimdi ise, o çatlak bir yarığa dönüşmek üzereydi.
Özel terminalden çıktım, şoförüm Murat bekliyordu. “Hoş geldiniz, Aylin Hanım. Babanız, Kemer’deki yeni tatil köyünün açılış töreninde. Sizi oraya mı götüreyim, yoksa villaya mı?”
“Villaya,” dedim kısaca. Önce silahlarımı kuşanmalı, zırhımı giymeliyim.
Yol boyunca, telefonumu elime aldım. Mert dörtlü bir grup kurmuş adına da “Kaderin Dört Atlısı” adını vermişti,
Bu çocuk hiç ciddi olabilecek mi? Yine de grubun ismi ironik, biraz ürkütücüydü.
Grupta sesli görüşme başlatıldı.
Ceyda: İstanbul’a döndüm. Babam, hisse alımının durdurulduğunu öğrendi. Sorular soruyor. Toplantıyı hızlandırmalıyız. Bu hafta sonu uygun mu?
Alperen: Cengiz’in tüm kayıtlarını temizledim. Artık örnek bir insan. Ayrıca... bulutuna da sızdım. Bazı verilerini indirdim. İndirmeye de devam ediyorum. Ne olur ne olmaz. Toplantı için... Bu hafta sonu benim için de uygun.
Mert: Ben her an hazırım! İstanbul’da buluşalım, Boğaz’da yemek yeriz, sonra belki… İş konuşuruz.
Alperen: Ciddi ol, Mert.
Mert: Ciddiyim! Ama yemek de yiyelim.
Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi. Ne tuhaf bir ekibiz. Dört düşman, şimdi birbirimizin en kirli sırlarını paylaşan müttefikler. İttifakımızın temeli kibir, korku ve çıkar üzerine kuruluydu, evet. Ama şimdi… başka bir kaç şey daha eklenmişti. Alperen’in bastırdığı duygular. Benim Alperen'e olan tutkum. Ceyda’nın Mert’e duyduğu, itiraf etmekten korktuğu bir şey. ve... Mert'in umursamaz, yavşak tavırları.
Aylin: Ben de katılıyorum. Bu hafta sonu. Ben... Antalya’da toplanırız diye düşünmüştüm ama... İstanbul daha uygun. İstanbul kalabalığında fark edilmeyiz. Ama gözlerden uzak bir yerde toplanalım.
Ceyda: Babaannemin eski yalısı boş. Size de uygun mu?
Alperen: Güvenliğini ben sağlarım. Çevre mobeseleri kontrol ettireceğim.
Mert: Harika! Deniz manzaralı bir komplo!
Gülümsedim. Mert’in bu çocuksu coşkusu, tüm bu kasvetin içinde bir nefes gibiydi. Görüşmeyi sonlandırdık ve telefonumu kapattım. Villaya yaklaşıyorduk.
Arslan ailesinin Antalya’daki ana ikametgahı, Lara’da, denize nazır, özel bir korunak içindeki ultra modern bir villa. Cam, çelik ve doğal taştan yapılmış, her santimi tasarım harikası olan bu yer, aslında bir evden çok, bir gösteri merkeziydi. Annem Paris’te yaşıyordu; babamla on yıl önce, sessiz ve pahalı bir boşanmayla ayrılmışlardı. Onun yerini, babamın “danışmanları” ve ben almıştım.
Salona girdiğimde, babam henüz dönmemişti. Hizmetçiler sessizce işlerini yapıyorlardı. Doğrudan üst kata, kendi dairime çıktım. Burası, evin içinde bir sığınaktı. Kitaplıklar, sanat eseri koleksiyonum, ve duvarda, lisedeki o kamp ateşinde çekilmiş soluk bir fotoğraf… Alperen ve ben, yan yana, gülümsüyorduk. O zamanlar daha yumuşaktık, daha ümitli.
Ankara’nın tozunu ve Alperen’in izlerini üzerimden atmak için duşa girdim. Sıcak su, tenimi yakarken, gözlerimi kapattım. Ellerimin, onun sırtındaki kasların sert hatlarında gezinmesini, onun dudaklarının benimkileri ele geçirişindeki o acımasız hassasiyeti hatırladım. Yanına giderken böyle bir planım yoktu. Yaşadığımız ateşli dakikalar sadece bilinçaltımdan gelen bir strateji miydi? Yoksa, yıllardır beslediğim, reddettiğim bir arzunun patlaması mı? Suyun altında, vücudum titredi. Kendi ellerimle, onun dokunuşlarını taklit etmeye çalıştım, ama boşunaydı. O anın büyüsü, tekrarlanamazdı. Sadece özlem kalıyordu geriye.
Duştan çıkıp, hafif bir bornoz giydim. Saçlarımı tararken, aklıma babam ve onun topladığı belgeler geldi. Alperen’e söz vermiştim. Babamın çalışma odasına girmem, onun kişisel dosyalarına bakmam gerekiyordu. Bu, bir ihanetti. Ama artık hangi tarafa ihanet ediyordum, emin değildim.
Akşam yemeğinde babamla baş başa kaldık. Uzun, minimalist masanın iki ucundaydık. Mezeler, balıklar, şarap… Hepsi mükemmeldi.
“Ankara nasıldı?” diye sordu babam, sesi her zamanki gibi sakin ve ölçülü.
“Verimliydi. Alperen Yılmaz ile… bazı ortak projelerde anlaştık.” Yalan söylemek, dilimde acı bir tat bıraktı.
“Yılmaz’ın oğlu mu? Zeki çocuk. Ama duygusuz. Dikkatli ol. Babası gibi, her şeyi bir hesap olarak görür.”
Sen de öyle değil misin baba? diye düşündüm içimden. “Endişelenecek bir şey yok. Tamamen profesyonel.”
Gözlerini bana dikti. O gözler, bir zamanlar beni korkuturdu. Şimdiyse, sadece bir yorgunluk ve kuşku görüyordum. “Aylin, seninle konuşmam gereken bir şey var.”
İçim daraldı. “Buyur, baba.”
“Sağlığımla ilgili… bazı sorunlar var. Merak etme, ufak şeyler.” Duraksadı. Bu, onun için alışılmadık bir şeydi. “Ama doktorlar, detaylı bir kontrol gerektiğini söylüyor. İsviçre’ye gitmem gerekecek. Kısa bir süreliğine.”
Kalemim elimden düştü. “Ne… ne kadar uzun?”
“Belirsiz. Birkaç ay, belki daha fazla.” Şarabından bir yudum içti. “Bu süre zarfında, şirketin yönetimi sana kalacak. Resmi olarak Yönetim Kurulu Başkan Vekili olacaksın.”
Bu, beklediğim bir şeydi, ama bu kadar çabuk değil. “Baba, ben…”
“Hazırsın,” diye kesti sözümü. Sesinde, nadir duyduğum bir sıcaklık vardı. “Sen, herkesten daha hazırsın. Ama dinle beni. Bu dört aile arasında denge çok hassas. Onların zayıflıklarını bilmek zorundayız.”
“Zayıflıklarını mı?” diye sordum, sesim çatallanmış.
"Karadeniz, açgözlü.
Yılmaz, sinsi.
Demir… düzelebilir, ama şu an için tehlikeli."
Gözlerimin içine baktı. “Mesela, Demir ailesinin oğlunun, İzmir’deki bir arsa için Cengiz’le olan kirli ilişkisini biliyor musun?”
Yutkundum. “Duydum bir şeyler.”
“Duymak yetmez. Kanıtlamak gerek. O belgeleri bulursak, Demir ailesini avucumuzun içine alırız.” Sonra, daha alçak bir sesle ekledi: “Yılmaz ailesi… Devlet desteği ile arsalarımıza konmanın peşindeydi. Fakat Yılmaz'ın sağlık durumunu kötü. Oğlu... Alperen, alanında başarılı ama, şirketi yönetemez.”
Soğuk bir ter, sırtımdan aşağı aktı. Babam, tam da ittifakımızın temelini oluşturan sırlardan bahsediyordu. Ve onları, diğerlerini kontrol etmek için kullanmak istiyordu. Onun oyunu, çok daha karmaşıktı.
"Bizde de bazı belgeler var. Kendimizi korumamız lazım."
“Bu belgeler nerede, baba?” diye sordum, elim titremesin diye şarap kadehini sıkıca tutarak.
“Benim ofisimde. Güvenli kasada. Anahtarı ve kombinasyonu sadece bende. Yarın sana vereceğim.” Bir an duraksadı. “Ama onları sadece bizi korumak için kullan, Aylin. Asla elini gereğinden fazla gösterme. Çünkü onlar bizim de sırlarımız var, ve ne kadarını bildiklerini bilmiyorum.”
Yemeğin geri kalanı, bir kabus gibi geçti. Babam, şirketin gelecekteki projelerinden, benim ne kadar gurur kaynağı olduğumdan bahsetti. Ama her kelimesi, altın bir kafesin demirlerini örüyor gibiydi. O gidecek, ve ben, elimde başkalarının sırlarıyla, devasa bir imparatorluğu yönetmek zorunda kalacağım. Tek başıma.
O gece, uyuyamadım. Yaklaşık saat iki civarında, sessizce yataktan kalktım. Geceliğimin kemerini bağladım ve koridora çıktım. Babamın çalışma odasının kapısına geldim. Kilitliydi elbette. Ama ben, on iki yaşımdan beri, babamın ofisinin her köşesini biliyordum. Ve şanslıydım ki, o da uyuyamıyordu.
Işığı yanan kütüphaneye doğru ilerledim. Kapı aralıktı. İçeriden, hafif bir öksürük ve sayfaların hışırtısı geliyordu. Yavaşça içeri baktım.
Babam, koltuğunda, başı geriye yaslanmış, gözleri kapalı oturuyordu. Yanındaki küçük masada, bir dizi dosya ve… bir şişe ilaç vardı. Yüzü, lambanın soluk ışığında daha da solgun görünüyordu. O an, o güçlü, korkulan adam değil; hasta, yorgun bir baba gördüm. Ve kalbim sızladı.
Tam geri çekilecektim ki, gözlerini açtı. Beni gördü. Şaşırmadı.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu yumuşak bir sesle.
“Sen uyudun mu?”
Güldü... Koltuğunu işaret etti. “Otur. Konuşalım.”
Yanına oturdum. Odada eski kağıt, deri ve babama özel, paçuli karışımı bir koku vardı.
“Biliyor musun,” dedi, gözleri önündeki boşluğa dalıp gitmiş, “annen gittiğinde, seni kaybetmekten korkmuştum. Seni bu işin içine sokmak, seni sertleştirmek… belki de yanlıştı.”
“Baba…”
“Dinle. Sen güçlüsün, Aylin. Benden daha zekisin, daha stratejiksin. Ama bir eksiğin var: İnsanlara güvenmeyi unuttun. Benim yüzümden. Bizim yüzümüzden...” Bana döndü. “İş dünyası karışıktır kızım. Sana yardım eden herkes bir yandan da sırlarını biriktirir. Kendini korumak için, ya da. Seni bitirmek için... Dikkatli olmalısın."
"Fakat o, Yılmaz’ın oğlu… Dikkat et dedim, evet. Ama… yemekte bir şey dikkatimi çeti. Eğer ona karşı bir şey hissediyorsan, eğer sana iyi geliyorsa… Sakın kendini bu tahtın altında ezdirme. Anladın mı?”
Gözlerim doldu. Hiç beklemediğim bir andı bu. Babam, duygularımdan bahsediyordu. Kafesimin demirlerinde, kaçabilmem için ufak bir delik açıyordu. “Baba, bu çok karmaşık.”
“Her şey karmaşıktır. Ama en basit olan, kalbimizin sesidir. Ben, onu dinlemeyi bıraktım. Ve şimdi, buradayım. Yalnız, hasta ve... Elimdeki tek şey, bu devasa, soğuk şirket.” Elini uzattı, elimi tuttu. Elleri soğuktu. “Sen öyle olma. Kızım. Sırları kullan, evet. Ama birilerini sevebileceksen… Sev. Sadece, körü körüne bağlanma. Gözlerin açık olsun.”
O gece, babamla saatlerce konuştuk. Şirketten, annemden, hayal kırıklıklarından, küçük mutluluklardan… Sonunda, bana güvenli kasasının anahtarını ve kombinasyonu verdi. “Al. Sana emanet. Ne yapacağını biliyorsun.”
Odama döndüğümde, şafak söküyordu. Elimde anahtar, yüreğimde ise korkunç bir ikilem vardı: Babamın bana emanet ettiği, diğer ailelere ait belgeleri, Alperen’e vermeli miyim? Bu, babama ihanet olurdu. Ama vermezsem, ittifakımız çöker, ve belki de hepimiz, ailelerimizin bizi sürüklediği savaşta kaybederiz.
Kararımı verdim. Güneş doğarken, babamın ofisine girdim. Kasayı açtım. İçinde, dört aileye ait onlarca dosya vardı. Demir ailesine ait olanı, Cengiz belgelerini buldum. Fotoğraflar, tapu kayıtları, banka dekontları… Hepsi oradaydı. Yılmaz ailesine ait dosyayı da aldım; içinde Alperen’in babasının sağlık raporlarının yanı sıra, devlet ihalelerine dair şüpheli yazışmalar vardı.
Sonra, kendi ailemizin dosyasına baktım. Annemin boşanma anlaşması, babamın bazı örtülü ödemeleri… Ve en altta, benimle ilgili bir dosya. İçinde, lise notlarım, MIT’den kabul mektubum, ve… kamp ateşinde çekilmiş o fotoğrafın bir kopyası. Arkasına babamın el yazısıyla yazılmıştı: “Kızım, özgürken.”
Gözlerimden yaşlar boşandı. Babam, benim özgürlüğümü istiyordu. Ama ona ulaşmanın yolunun, beni bu kafese kapatmak olduğunu sanmıştı.
Cengiz ve Yılmaz dosyalarını çıkardım. Gerisini yerine koydum ve kasayı kapattım. Bu belgeleri tarayıp dijital kopyalarını alacak, orijinalleri ise saklayacaktım. Alperen’e dijital kopyaları verecektim. Bu bir denge olacaktı. Hem ittifakı koruyacak, hem de babamın güvenini tamamen zedelemeyecektim.
O gün, ofisime kapandım. Belgeleri tarattım, şifreledim. Öğleden sonra, Alperen’i aradım. Görüntülü.
“Alperen. Belgeler elimde.”
Yüzündeki ifade her şeye bedeldi. Şok, rahatlama ve bir parça korku. “Hızlı iş.”
“Babam İsviçre’ye gidiyor. Şirket bana kalıyor. Bu, işleri değiştiriyor.”
“Nasıl?”
“Artık sadece bir ittifak ortağı değilim. Şirketlerden birinin lideriyim. Bu, bize daha fazla güç verir. Ama aynı zamanda, daha fazla risk.”
Sustu. “Ne istiyorsun?”
“Güven. Tam, koşulsuz güven. Ceyda ve Mert’e de aynısını söyleyeceğim. Bu süreçte birbirimizin sırlarını öğreneceğiz. Ama sırlar, bir silahtır. Biz, onları birbirimize karşı değil, dışarıdakilere karşı kullanacağız. Anlaştık mı?”
“Anlaştık.” Sonra, yumuşak bir sesle ekledi: “Sen iyi misin?”
Bu basit soru, beni yıktı. “Hayır,” diye fısıldadım. “Değilim. Korkuyorum.”
“Ben de. Ama yalnız değiliz.”
O gece, yine uyuyamadım. Bu sefer, endişeden değil, bir tür heyecandan. Sabah, İstanbul’a uçacaktım. Dörtlü ittifakımızın ilk yüz yüze toplantısı yapılacaktı. Artık sadece strateji değil, bir şeyler inşa edecektik.
Uçağa binmeden önce, babamı aradım. İsviçre’deki kliniğine girmek üzereydi.
“Her şey yolunda, baba. Endişelenme.”
“Seninleyim, kızım. Her zaman. Güçlü ol.”
“Sen de.”
Uçak havalanırken, Antalya’nın turkuaz suları ve beyaz yatları küçülüp kaybolurken, içimde garip bir huzur vardı. Kafesin kapısı hâlâ kapalıydı. Ama babam, benim için ufak da olsa bir delik açmıştı. Ayrıca ben, artık anahtarı da elime almıştım. Ve belki de, o kapıyı sadece benim için değil, hepimiz için açabilecektim.
Telefonumu açtım, grubumuza mesaj yazdım: “Yoldayım. Savaşa değil, inşa etmeye...”
Ve bir an için, gerçekten öyle olacağına inandım.