Pars direksiyon başında hiç konuşmadan yolu tarıyordu. Elleri direksiyonda gevşemiyor, gözleri aynalardan bir an bile ayrılmıyordu. Ben ise yan koltukta elimde telefon, durmadan Elif’i ve Müslüm’ü arıyordum. Her seferinde aynı şey… uzun uzun çalan ses tonu ve ardından gelen o can sıkıcı sessizlik. Açmıyorlardı. Sonunda içimde biriken öfke patladı. Başımı Pars’a çevirdim. “Kim çıkardı bu şehre gitme işini, yüzbaşım?” Gözlerini yoldan ayırmadı. Çenesindeki kaslar gerildi. “Elif çıkarmış.” Sanki bir tokat yemişim gibi oldum. “Ne? Siz şehre gitmiyor muydunuz?” Pars hafifçe başını salladı, gözleri hâlâ yolda. “Biz çok nadir gideriz. Arkadaşın, Müslüm’ü şehre gitmek için ikna etmiş. Çok önemli bir işi varmış.” Bittiğin gündür Elif… Bir de bana gelip, “Onlar gidiyormuş, biz de gidelim mi

