Kapıyı açtığımda içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Ellerim titriyordu ama bu titreme korkudan mıydı, yoksa meraktan mı… ayırt edemiyordum. Sessizce içeri süzüldüm. Kapıyı kapatmadan önce son kez başımı çevirdim. Koridorda hâlâ Müslüm’ün gölgesi vardı. Dimdik durmuş, çaresizce bana bakıyordu. “Bittim ben…” diye mırıldanıyordu kendi kendine. Omuzlarını düşürmüş, ama kapının önünden de ayrılmamıştı. İtiraf etmeliyim, bu hâline bakınca istemsizce gülümsedim. “Merak etme Müslüm,” dedim kısık bir sesle, “senin derdin Pars değil, benim elimde ölmemek olsun.” Müslüm, boğazını temizleyip dikeldi. “Büge Hanım, gözünüzü seveyim çabuk olun da… yüzbaşı gelirse ikimizi de toprağa gömer.” Göz kırpar gibi kısa bir tebessüm ettim. “Sen dua et de ben çıkana kadar Elif kapıdan burnunu bile uzatmasın.”

