
Mardin’in üzerine çöken kurşunî akşam, kadim taş evlerin duvarlarına asılı kalan bin yıllık bir sır gibi ağır ve nefes kesiciydi. Elif, konağın yüksek tavanlı odasında aynadaki aksine bakarken, üzerindeki kırmızı ipek geceliğin tenine dokunuşunu değil, ruhuna batan görünmez dikenleri hissediyordu. Bu renk bir müjde değil, dökülecek olan masumiyetin ve başlayacak olan büyük günahın habercisiydi. Dışarıdaki avluda yankılanan zılgıt sesleri, onun özgürlüğüne yakılan birer ağıt gibiydi. Töre, hükmünü vermiş; kalemini kırmış ve onu bu taş duvarların arasına hapsetmişti.Kapı gıcırtıyla açıldığında oda, buz gibi bir sessizliğe ve ardından ağır bir tütün kokusuna büründü. Miran, eşikte dikilen bir gölge gibi değil, kaderin bizzat kendisi gibi odaya girdi. Bakışları Elif’in titreyen omuzlarında ve bileğindeki o meşhur altın zincirde oyalandı. O zincir, sadece iki bedeni değil, iki düşman aileyi ve birbirine karışması yasak olan iki teni birbirine mühürlemişti. Miran ağır adımlarla yaklaştı; her adımı taş zeminde bir balyoz etkisi yaratıyordu. Elif nefesini tuttuğunda, Miran’ın kemikli ve güçlü parmakları çenesini kavradı. Gözlerinde ne nefret vardı ne de merhamet; sadece bastırılmış, volkan gibi patlamaya hazır bir arzu…"Bu konaktan çıkış yok Elif," diye fısıldadı Miran, sesi teninde bir kor gibi yayılarak. "Tende saklı kalan her günah, bu duvarların arasında bizimle yaşayacak."

