Bir zamanlar klavye başında şirket için proje yapardım. Patronum benden o kadar memnundu ki, başka bir şirkete kaptırmamak için altı ayda bir maaşımı arttırırdı. İş yerindekiler bana patronun gözdesi olduğumu söylerlerdi. Şimdiyse başka bir patronun gözdesiydim. Ve bu patronun yedi yaşında bir oğlan olduğunu bilmek hiç de gururuma dokunmuyordu.
"Anne! Dünyanın en güzel kreplerini sen yapıyorsun. Çikolata da koysana beslenmeme."
Bir başkasından alacağım övgünün ne önemi vardı? Milhan'ın tatlı diliyle söylediği sözler, yüzümü güldürmeye yetiyordu.
"Öyleyse patron bebeğe bir de çikolata koyalım. Ama muzunu da bitireceksin, anlaşalım."
Sessizce kaçmıştı mutfaktan. Yüksek ihtimalle odasına saklanmıştı.
Birazdan onu okula bırakacaktım. Ancak izinli olan Ender’in içeride yaptığı telefon görüşmesi, bir anda dikkatimi çekmişti. Ona kulak kabartırken Milhan'ın beslenme çantasını kapatıp askılığa taktım. Mutfaktan koridora doğru adımlayarak yatak odasındaki Ender’in sesini dinlemeye devam ettim.
"Birkaç dakikaya... Evet. Ben de. Yok, bugün izinliyim." boğuk bir tonda gülerek sözünü sürdürdü. "Bilmiyorum. Birkaç dakikaya çıkarım dedim ya!" tam karşısındaki aynaya baktığında göz göze geldik. Surat ifadesi değişmedi. Gülüşü daha da artmıştı.
"Kim?" diye fısıldayarak içeriye girdim. "İş yerinden mi?"
"Kapat, seni sonra ararım," diyerek telefonu cebine koydu. Yüzünde güller açıyordu. İzinli diye olsa gerek, dedim kendi kendime. Yanıma gelip yüzümü iki eli arasına aldı. Dudaklarımın üzerine sıcak bir öpücük bıraktı. "İş yerinden, evet. İzin vermiyorlar ki güzel karımla vakit geçireyim. Sözde bugün çağırmayacaklardı. Ben de tüm günümü seninle geçirecektim. Bu odada..."
Keyifsizce başımı eğdim.
"Ne yani, işe mi gideceksin? Ama birlikte alışveriş yapacaktık. Milhan'a kışlık mont almaya-" sözümü yarıda keserek belimden kavradı ve beni kendine çekti. Üzerinden gelen yoğun parfüm kokusu burnumu doldururken, tutkuyla yeniden öptü. Bugün neyi vardı bu adamın? Dudaklarını, benimkilerin üzerine bastırdığında, ne kadar hevesli olduğunu görebiliyordum.
Başımı döndüren öpücüğü esnasında gözlerini yumarken, açık gözlerimle suratındaki bu hazzı okuyordum. Bir anda ayrılarak fısıldadı:
"Esra, çok gerginsin güzelim. Neden biraz sakinleşmiyorsun? Bugünü kendine ayır, olur mu?"
Son bir öpücüğün peşine beni serbest bıraktı. İki aydır, tıpkı evlendiğimiz ilk yılki gibi beni öpmelere doyamıyordu. Ondaki bu farkın sebebini anlamasam da memnuniyetimden dolayı sorgulamıyordum.
"Ne yapayım hayatım, Milhan’ın montu dar geliyor artık. Annen ne demişti hatırlıyor musun? Annesi uzun, babası uzun; elbette çocuk da uzun olacak, demişti. Şimdilerde aklıma o geliyor. Bir anda uzadı. Montu hem dar, hem de kısa geliyor. Hiç olmazsa akşam gidelim."
Telefonundan mesaj yazarak dolabının önüne geçti. Gülüşü yüzündeki yerini korurken, yatağa yüzüstü uzandım.
"Yok, akşam işim var." başımı yatağa gömdüm. Ender konuşmasını sürdürdü: "Hazırlanana kadar yanımda dur. Milhan'ı ben bırakırım okula. Güzel karım bugün evde dinlensin madem."
"Ah, bu iyiliği yapar mısın? Milhan'ı bırakman çok işime gelir. Öyleyse dizi izlerim ben de." yatağın üzerindeki laptobu açtım. Ender giyinirken, şifresini girdiğim laptoptan internetteki film tavsiyeleri veren siteye girmeyi düşünmüştüm. Açtığım anda karşıma çıkan otel sayfasıyla şaşkınca ekrana baktım.
Otel ne içindi? Genelde şirketin kendisi ayarlıyor diye biliyordum.
Dudaklarımı büzerek düşünceli bir şekilde aradığım siteye girdim. Karşıma çıkan reklamların tamamı mücevher markalarından oluşuyordu. O kadar sık bakmıyordum aslında. En çok neye bakarsan, onun reklamı çıkıyordu karşına.
Banyoya giren Ender'e seslendim.
"İş seyahatin mi var?"
"Yok, nereden çıktı?"
İş seyahati yoksa, bu otel ne içindi? Yatar pozisyondan doğrularak oturur hale geldim. Bağdaş kurup laptobu da kucağıma oturttum. Saçlarım gözümün önüne düştükçe kulağımın arkasına sıkıştırıyordum.
"Otelden rezervasyon yaptırmışsın."
"Ne oteli!" diye sorarak odaya girdi yeniden. Önümde laptobunu gördüğünde, hızla yanıma koştu. "Ne oteli, anlamadım."
Ekranı işaret ettim.
"Film bakacaktım. Karşıma otel sayfası çıktı."
"Ah! Ah... Güzelim... Bilgisayarımı kullanmadan önce bana söylemen gerekirdi. Eşyalarımın izinsiz alınmasından hoşlanmıyorum, biliyorsun." alnımdan öperek laptobu elimden aldı. Aslına bakılırsa, bu laptop çalıştığım yıllarda bana aitti. Şimdilerde çalışmadığım için Ender kullanıyordu. Beş odalı, lüks bir evde oturuyorduk ve eve giren maaşın dudak uçuklatan türden miktarına rağmen; bir laptop almamıştı.
"Ne bu peki?"
"Ne olacak, iş için. Hayırdır birtanem? Beni sorguya mı çekmeye başladın şimdi?"
Güldüm. O da gülüyordu. Başımı iki yana sallayarak yeniden uzandım yatağa.
"Eskiden şirket ayarlamıyor muydu otelleri? Şimdi siz mi rezervasyon yaptırıyorsunuz?"
"Evet." dedi soğukça. "Filme televizyondan bakarsın, olur mu?
“Zaten ne izlesem diye bakıyordum. Ne izlemeliyim? Eskisi gibi film seyredemiyoruz seninle. Hatırlasana, lisedeyken dersten kaçıp-"
Ender kravatını bağlarken eliyle komodini işaret etti. Bunu yaparken de sözümü kesmişti.
"Kol düğmelerimi versene. Sedef olanlar."
Sözümün devamını getirmeden komodini açtım. İçerisinden sedef düğmeleri çıkarıp uzattım Ender'e. Bir an gözlerini bana çevirdi. Bakışı, her zamankinden daha uzun sürmüştü bu kez. Düğmelerini takarken gözlerini yüzümden ayırmadı. Dudaklarında tuhaf... Çekici... Bir gülüş vardı. Sağa sola sallanan başıma engel olamamıştım.
"Ne oluyor Ender? Değişik davranıyorsun."
Düğmeleri taktıktan sonra eli saçlarımın arasına girdi; yavaş ve özenli bir dokunuşla okşadı. Saçım hiçbir zaman kısa olmamıştı. Daima uzun tutuyordum. Ender’in beyaz parmakları da kumral saç tutamlarımın arasından inip açıkta kalan gerdanıma kondu.
“Bugün gerçekten çok güzelsin,” dedi fısıltıyla “Biliyor musun?”
Gülümsedim. “Her günkü gibiyim Ender. Farklı bir şey yapmadım. Korkutma beni, genelde böyle sözler söylemezsin sen. Her zamanki halim işte."
“Hayır,” ısrarla itiraz etti. Başparmağı gerdanımı okşarken, dudaklarını yanağıma kondurdu bu defa. “Her gün fark etmediğim kadar güzelsin bugün belki de."
“Milhan duyacak,” dedim fısıltıyla.
“Duyarsa duysun,” diyerek benim gibi o da fısıldadı. “Annesinin ne kadar sevildiğini bilmeli."
Alnımı alnına dayarken, bir anlığına nefeslerimiz karıştı. Aceleci bir hamleyle beni öptüğünde, kapıdan Milhan’ın sesi geldi:
“Anne! Ayakkabımı bulamıyorum!”
Ender geri çekildi ve gülümseyerek serbest bıraktı beni. Elimin tersiyle dudaklarımı silerken, Ender’in garip tavırlarına bir ad koyamadığımı fark ettim. Heyecan mı arıyordu? İlişkimizin sekizinci yılındaydık, belki de... Belki de heyecan arıyordu, bunu normal karşılardım. Daha fazla baş başa vakit geçirmek istiyordu. İşi yüzünden mümkün değildi ki.
"Geliyorum oğlum!"
Milhan’ın ayakkabılarını bulup giydirdim. Apartmana çıkıp koşarak asansörü çağırdı. Boynuna astığım beslenme çantasına minik elleriyle vurarak kendi çapında bir müzik oluşturmuştu. Gülümseyerek ona bakarken, Ender geldi. Dışarıya adım atmadan önce dönüp bana bir kez daha baktı.
“Esra,” dedi yumuşakça, "Her şey yolunda, değil mi?”
Hiç düşünmeden başımı salladım. “Tabii ki,” anlam verememiştim aslında “Neden sordun ki?”
“Rengin biraz soluk görünüyor." diyerek elini yanağıma koydu. "Kendine çok mu yükleniyorsun acaba? Milhan yoruyor olmalı seni. Bugün biraz kendinle ilgilen."
Anlayamamıştım.
Anlam veremiyordum.
"Nasıl yani? Kötü müyüm? Az önce..."
Gözlerini irice açıp kollarımı sıkıca kavradı.
"Güzelim benim, yanlış anladın beni. Demek istediğim, sen kendine bakmayı seversin. Kendini ihmal etmeni istemiyorum sadece. Eh, tabii anne olmak kolay değil. Öyle değil mi? Senin kesinlikle dinlenmeye ihtiyacın var. Güzeller güzeli karım, yorgunken bile çekici..."
Yutkundum.
Ender bunca iltifattan sonra böyle bir söz söyleyince şaşırmıştım. Tam olarak bir eksiklik gibi de dememişti. Sanki gerçekten dinlenmem gerektiğini ima ediyordu.
Anlayamıyordum.
Bir şeyleri anlayamamak benlik değildi. Ama anlayamıyordum.
"Öpücük uçağı yok mu anne!"
"Ha... Ah, evet." parmaklarımın ucunu öperek Milhan'a doğru üfledim. Öpücüğü havada yakalayarak ağzına attı. Sıkça yaptığımız bu hareketle beraber asansöre binip gittiler.
Açık kapının önünde birkaç saniye öylece bekledim. Ardından hole dönerek aynaya baktım. Yaklaştıkça yaklaştım. Ben... Yorgun mu görünüyordum?
Yorgun olmak için sebebim çoktu. Fakat bunun yüzümden anlaşılacağını düşünememiştim. Ellerimi kalkık elmacık kemiklerime götürdüm. Anneme benziyordum. Gün geçtikçe daha da... Ben, henüz küçük bir çocukken, annem hayal dünyamın en güzel kadınıydı. Büyümüş, bir çocuk sahibi olmuştum. Görece uzun olan boyum 1.70'ti. Doğum sonrası kilolarımın bir kısmını versem de, oğlum yedi yaşına gelmesine rağmen o koşturma esnasında tamamını vermeye fırsatım olmamıştı. Şimdilerde altmış dört kiloydum. Yan dönerek karnıma ve kalçama baktım bu kez.
"Esra! Evde misin kızım?"
Kayınvalidemin seslenişiyle irkilerek kaçtım aynanın önünden.
"Evdeyim Nuray anne. Ender'le Milhan’ı uğurladım."
Ender'in annesinin kaldığı odaya doğru yöneldim. Sesi halsiz geliyordu yine.
"Hani gitmeyecekti bugün Ender? Ne oldu da gitti?"
İçeri girip pencereyi açtım. Rutin işlerim daha dinlenmeye başlamadan düdüğü çalmıştı.
"İş yerinden çağırmışlar. Giderken de Milhan’ı bırakayım, dedi. Sen nasıl oldun? Daha iyi misin? Nefesin daralıyor mu hâlâ?"
Felci yetmezmiş gibi, bir de astım krizleri tutuyordu yaşlı kadının. Sehpanın üzerindeki ilaçları çıkararak kayınvalideme uzattım. Onları tek tek içirir, ardından kahvaltısını hazırlardım. Dinlenmeye hiç fırsatım olmadığını bugün daha iyi anlıyordum.
"İyi miyim, değil miyim, anlayamadım ki kızım. Bir gün iyi oluyorum, diğer gün sırt ağrım oluyor. Nefesim daralmıyor artık çok şükür de... Sen böyle çırpındıkça, içim yanıyor Esra'm."
"Estağfurullah Nuray anne, böyle düşünme. Ana ata dörttür derler, bilirsin. Kendi anneme nasıl bakarsam, seninle de öyle ilgileniyorum."
Yaşlı kadın yine ağlamaya başlamıştı. Böyle zamanlarda uzun uzun gözyaşı döker, sonra da beni ta Balıkesir'den gelin getirdikleri için kendine kızardı. Oralardan getirip, burada hizmet etmeye zorlamış gibi hissediyormuş. Buruk bir tebessümle mutfağa geçtim. Kahvaltıyı hazırlayıp bir tepside Nuray anneme götürdüm. Ender'in ablası gelecekti bugün. Yaklaşık iki yıldır felçliydi annesi. O zamandan beri bizim evimizde kalıyordu. Ender, en küçük çocuğuydu. Ondan önce iki abisi bir de ablası vardı. Ara sıra ablası gelir, abilerinin eşleriyle küs oldukları için onlar eve giremezdi.
Ben küslüğü de bu ailede görmüştüm. Garip ki, birkaç dönüm tarla için birbirlerini vuracak raddeye gelmişlerdi.
"Dur kızım," dedi Nuray anne. "Bugün Hümeyra gelecek, o halletsin."
İki yıldır ben yapıyordum ama her fırsatta bundan utandığı için beni uzak tutmaya çalışıyordu. Mahcup olmasına izin vermiyordum.
"Benim için sorun değil Nuray anne."
"Yok, yok Esra. Teşekkür ederim. Hazır Hümeyra geliyorken, ona bırak. Sen de çık bugün biraz hava al. Yorgun görünüyorsun."
İşittiğim son sözle birlikte, yaşlı kadının teklifine uyarak odama çekildim. Kısa süre içinde hazırlanmıştım. Yağmur yağar diye trençkotumu giyinmiş, yanıma da küçük şemsiyeyi almıştım. Milhan'dan sonra alıştığım neredeyse valiz misali kol çantasına cüzdanımı ve gerekli birkaç eşyayı attıktan sonra, evden çıkmak üzere harekete geçtim.
Kapıyı açtığımda, karşılaştığım kişi Hümeyra abla oldu.
"Nereye böyle?"
"Hoş geldin abla, dışarı çıkıyordum. Biraz yürüyüş yapacağım."
İçeriye başını uzatır uzatmaz elini burnuna götürdü. Tıpkı Nuray anne gibi sarı saçları ve karakteristik bir burnu vardı. Trabzon'un asortik kesimindendi onlar. Yüzünü buruşturarak yaptığı bu harekete başımı salladım.
"Sorun ne?"
"Kötü bir koku var."
Doğrusu bunu biliyordum ama nasıl dile getireceğimi bilmiyordum. Kötü bir koku, diye geçiştirdiği bu şey... Annesindendi. Yaşlı kadın tuvalet ihtiyacını gideremediği için her gün iki sefer ben temizliyordum. Bundan gocunmuyordum ama Hümeyra ablanın tavrı, beni fazlasıyla rahatsız etmişti.
"Nuray annem seni özledi. Bence içeri girip... Yanına uğramalısın."
Hümeyra ablanın arası Ender'le de çok iyi değildi. Onun olmadığı zamanları denk getirmeye çalışırdı. Annesini görmek için gelse bile, kokuya tahammül edemeyip kolumdan tuttu.
"Esra, bu annemin odasından mı geliyor?" onaylamak için yalnızca başımı salladım. "Neden değiştirmedin? Böyle şeylere ben el süremem, biliyorsun."
Dudaklarımı birbirine bastırarak buruk bir tebessüm ettim.
"Annenin yanına uğra Hümeyra abla. Bugün senin yapmanı kendisi istedi. Temizlememe engel oldu."
Tiksintiyle çantasını açtı ve bir peçete çıkardı. Söylene söylene peçeteye kolonya sıkarak burnuna götürdü. Onu izlemek sinirlerimi bozunca, bir an evvel evden çıkmanın yolunu aradım. Kapıyı sertçe örtüm.
Zavallı kadının uğradığı muamele her zaman canımı sıkıyordu. Can sıkıntısından kurtulmanın en kolay yolu ise... Biraz alışveriş yapmaktı sanırım. Milhan'ın ihtiyacı olan montu almaya gidecektim. Oradan da bir yere oturur kahve içerdim herhalde. Belki yakın dostum Dilek'e haber verirdim. Onunla oturmayalı uzun zaman oluyordu.
Trabzon'un yokuşlarına attım kendimi. Çarşı oldukça kalabalıktı. İnsanların sesleri, dükkanlardan yükselen gürültülü müzikler ve etrafı saran kavruk simit kokusu… Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Mağazalara gire çıka Milhan’a tam da istediğim gibi, içi yumuşacık, kış boyu onu sıcak tutacak bir mont buldum. Satın alıp dükkandan ayrıldım.
Elimde poşetle kuyumcular sokağına saptım. Altın vitrinleri her zamanki gibi göz kamaştırıyordu. Evlendiğim zaman Ender'e teslim ettiğim bileziklerim koluma geri dönmemişti. İşin kötüsü, bir ara maddi sıkıntıya girdiğimizde, üzerimde alyansımdan başka bir mücevher kalmamıştı. Bir an, sadece bakmak için bir vitrinin önünde durdum ve burukça gülümsedim. Ondan talep de etmemiştim aslında. Zamanla yerine koyacağını söylemişti. Son zamanlarda sık sık aldığı çiçekler dışında, pek hediye bilmezdi Ender. En son anneler gününde Milhan'la birlikte meyve suyu sıkmaya yarayan şu büyük makinadan almışlardı. Mutfağın bir köşesinde duruyordu. Kullanma fırsatım bile olmamıştı.
Parmağımı vitrine sürdüm.
Küpelerimin aynısı... Baş köşede sergileniyordu. Maddi açıdan sıkıntıya düştüğümüz dönemde, küpelerimi de Ender'e vermiştim satması için.
Vitrine baktığım sırada… Tanıdık bir kahkaha yükseldi sağ taraftan.
Başımı çevirdiğimde, birkaç dükkan ötede Ender’i gördüm. Yanında biri vardı. Kalbim, yersiz bir refleksle hızlanırken, elimi istemsizce göğsüme götürdüm. Adeta kulaklarımda atıyordu yüreğim.
Yanındaki kadın... Dilek’ti.
Yan yana duruyorlardı. Kuyumcunun vitrinine doğru eğilmişlerdi. Ender bir şeyler söylüyor, Dilek ise ağzını örterek gülüyordu. Üzerinde mini bir elbise... Dantel detayları olan, mini bir elbise... Yokuş aşağı yürürken tasalanmayacağı kadar uzun topuklu ayakkabılarıyla attığı o kahkaha… Aslında sadece sesi itibarıyla tanıdıktı. Benim mutfağımda, benim yaptığım orta şekerli kahveyi içerken attığı kahkahalardan farklı gelmişti kulağıma.
Adımlarım yavaşladı. Tamamen durmadım ama hızım düştü.
“Tesadüf,” dedim içimden. “Koskoca çarşı burası, değil mi? Denk gelmiş olmalılar."
Boğazıma biriken yumruyla beraber aheste yürüyüşüme devam ederken, Ender başını çevirdi ve göz göze geldik.
Kısa bir an... Dükkanlarda yer alan, esnafa zamanın nasıl da hızlı aktığını bildiren bütün saatlerin tıkırtısı kulaklarımda yankılandı sanki. Ender'le ilk göz göze gelişimiz değildi elbette. Yüzündeki bir saniyelik şaşkınlığı atar atmaz, kollarını iki yana açarak bana doğru geldi. Kendime kızdım. Kendime öyle kızdım ki, hem Ender’in hem de Dilek'in namusuna bir iftira attığımı düşündüm içimden. Gözlerimi yumarak bana doğru yürüyen kocama tebessüm ettim. O ise, gelir gelmez sarıldı belime.
"Bütün sürprizi berbat ettin güzelim. Senin için yeni bir set bakıyordum. Dilek de sevdiğin modeli gösteriyordu bana. Evet! Aslında bugün bunun için çıkmıştım dışarıya."
NOT: Herkese merhaba! Lütfen yazar notu kısmını okuyun. :) Kitabımız henüz başlamadı. Geçen attığım bölüm, TANITIM bölümüydü. Namlunun Ucunda Sevda isimli kitabıma her gün yeni bölüm atıyorum. O biter bitmez, FALEZ'e her gün yeni bölüm gelecek. Beni tanıyan okurlarım, yorumlarda yeni gelenlere bunun teminatını verirse, çok sevinirim. Ben her kitabıma günlük bölüm atarım. :) Beklediğinize değecek bir kurgu. AMA EN ÇOK İSTEDİĞİM ŞEY: BOL YORUM ATMANIZ! Lütfen bu kaideyi unutmayalım. Güzel yorumlar, yazar için en büyük motivasyondur. 24 ARALIK'TA yüksek lisans sınavlarım ve sunumlarım var. O günden sonra Falez için hep beraber yardıralım! ahahahhahah! Ben kitaba bölüm atarak, sizler de herkesin bu kitabı keşfetmesini sağlayarak destek olun. Bol güzel yorum ve Dreame'nin post kısmında tavsiye ederek. :')