Manipülasyon

2429 Words
"Uzat kolunu güzelim. Uzat uzat!" Oturduğumuz kafenin ortasında, bileğimi kavrayan Ender, almış olduğu setin bileziğini koluma taktı. Şaşkın bir ifadeyle çevreye göz attım. Çünkü, yaşadığımız bu an görgüsüzce geliyordu. "Hayatım, herkesin içinde-" "Saçların iyice kabarmış." dedi sözümü kesip gülerek. "Küpeyi takamıyorum." Dilek ansızın ayağa kalktı ve yanıma yaklaştı. Ender’in elinden küpeyi alırken gülüyordu. "Ben yardım edeyim, bunun kancası biraz zor." "Kancası zor değil, Esra'nın saçları o kadar dağınık ki, deliği bulmam zaman aldı." İkisi de küpeyi takmak için başımda dikilerek bu duruma gülerken, boğazımda tuhaf bir yumru hissettim. Oldukça yabancı bir yumru... Beraberinde karın boşluğuna da sancı yayıyordu. Küpenin soğuk ucu kulağıma değdiği anda başımı sertçe geri çektim. Tepemde dikilmekte olan eşime ve ona bu saçma durumda eşlik eden sıkı dostuma baktım. Gözlerimde bir yangının meltemi estirmeye başladı. İsim veremediğim bu hissin beni boğmasına fırsat kalmadan, ifademdeki değişikliği anlayan Ender şakayı bıraktı. Yanımdaki yerini alarak ismimi fısıldadı: "Esra," elleri boynuma gitmişti. Bu defa kolyeyi takmaya çalışıyordu. Ancak önceki gibi alaycı bir tavırla değil. Ciddiyetimin farkına varmış halde. "Hayatım, seni kızdırmak istememiştim. Biraz yüzünü güldürmeyi düşündüm. Çok gergin duruyordun. Son zamanlarda hep böyle tetiktesin sanki. Bir sorun mu var?" Tetikte miydim? "Evet, evet..." dedi Dilek. Griye çalan mavi gözlerini birkaç defa kırpıştırdı. Hayret içerisindeydi. Fakat bu hayretin sebebini bilmiyordum. "Esra son zamanlarda fazla gergin. Ama sebebi belli değil mi?" "Gergin değilim, bunu nereden çıkardınız?" Ellerim önümdeki bardağı kavramıştı. Ender de kolyeyi taktıktan sonra arkasına yaslanıp elektronik sigarasından çekmeye başladı. Soruma cevap veren Dilek'ti "Kaç yıllık dostuz, ben en iyi arkadaşımın gergin olduğu anları bilmez miyim hiç? Sen gerginliğinin farkında değilsin kuşum. Ben anlıyorum, Milhan seni çok yoruyor. Erkek çocuğu sonuçta, çok erken doğurdun, çok!" Parmağında bordo ojeleri, üzerine giydiği mini elbisesinin güpürüyle uyumluydu. Saçlarını platin sarısına boyatmadan evvel kömür karasıydı. O renkten bu renge nasıl evrildiğini düşünmemize vakit dahi olmadan, bu defa da burnuna estetik yaptırmıştı. Ucu incelmiş, yularıya kalkmıştı. Bu operasyonla beraber, üst dudağı da kalkık duruyordu. Hiçbir zaman ince parmaklara sahip olamamıştım. Belki boyumdan, belki yapımdan dolayı... Dilek, üniversite yıllarımızdan beri aynı kilodaydı. İlişkileri olurdu ama evlenmemişti. Çocuk da yapmamıştı. Dilek'in parmakları hep ince ve uzundu. Yeni bir operasyonla tüm dişlerini törpületip yenilerini taktırmıştı. Dilek çocuk fikrine daima karşıydı. Onun için mühim olan görüntüsüydü. Ben... Aile kurmayı seçerken... Kendimi ihmal mi etmiştim? Gergince yutkundum. İşte şimdi bahsettikleri gerginliği taşıyordum. "Milhan'ı dünyaya getirdiğim için hiç pişman değilim Dilek. Onu doğurduğumda yirmi iki yaşındaydım. Şimdi yirmi dokuzum. Zor günler de geçirdik ama hiçbir şey ailemle vakit geçirdiğim anlar kadar kıymetli olamaz." "Canım benim... Bir şey demedim ki ben. Milhan senin oğlun, elbette onu seveceksin. Sadece... Biraz erken bir fikirdi sanki." Ender, suratında manidar bir gülüşle konuya dahil oldu. "Bizim aile planımız seni niye bu kadar ilgilendiriyor ki Dilek?" Buna alınmak yerine gülerek karşılık verdi Dilek. "Arkadaşımı düşünüyorum ben. Tabii sana bir şey olduğu yok. Bütün yükü benim biricik dostum çekiyor. Çocuğu doğuran o, evi çekip çeviren o, kendini bu hale getiren o..." "Ne hale?" O kadar keskin bir şekilde sormuştum ki soruyu, bir anda bütün ses kesilmişti. İçinde bulunduğumuz kafenin uğultusunun bile dindiğini hissettim. Kendimi ne hale getirmiştim? Masanın üstündeki metal kaşığa yansıyan görüntüme gitti gözlerim. Dilek cevap veremeden Ender müdahale etti. Beni tek kolunun altına alarak kendisine doğru çekti. SIkıca sararken aynı anda Dilek'e cevap veriyordu. "Güzel karım, hem başarılı bir anne, hem de mutfak perisi. Sen bu konuyu fazla dert etme. Evlendiğimiz günden beri Esra'nın aklını böyle saçma sapan fikirlerle dolduruyorsun zaten." "Aman bir şey demedim! Sizinle de oturulmuyor artık. Karı koca pek bir alıngan olmuşsunuz." sözüyle birlikte ayağa kalktı. "Randevum var akşama. Hazırlanacağım. Siz de böyle içi geçmiş yaşlılar gibi oturun. Bir daha da şaka falan yapmam." Masadan kalkan Dilek, vedalaşmak üzere bana sarıldı. Kolumu sırtına dolarken kulağına fısıldadım: "Hayatlarımız farklı diye beni yargılama. Senin cesaret edemediğin hayatı yaşıyorum." Ayrıldıktan sonra gülümseyerek gözlerine baktım. Suratına az önce yerleştirdiği o keyif tebessümünün yerini, çatık kaşları ve şaşkın ifadesi aldı. Omzunu sıvazlarken ondan uzun olmamın verdiği avantajla tepesini okşadım aynı anda. Saçları dağılmıştı. Bunu sevecen bir şekilde yapsam da söylediği sözlerin beni kırdığını hissettirmiştim. Böyle kafasına göre beni üzüp, Ender'le tartışıp gidemezdi, değil mi? Her sözünün... Her eyleminin bir karşılığı olmalıydı. Arkasından el salladım ve bu sefer Ender’in yanına değil, karşısına oturdum. "Onunla neden tartışıyorsun ki?" "Dilek bana itici geliyor. Bu kıza da dost diyorsun ya... Hiç anlamıyorum. Sürekli evliliğimiz hakkında konuşuyor. Ne bileyim suratı falan bir değişik." "Nasıl yani?" bardağımı az önce oturduğum kısımdan alıp avuçlarımın içine sabitledim. "Ne var ki yüzünde?" "Değişik işte, her yeri boyalı. Bir de estetiktir... Botokstur falan... Öyle şeyler yaptırıyor. Garip duruyor. Bekar kalmasına şaşmamalı." Başımı sağa sola salladım. Ender'in Dilek'le pek anlaşamadığı doğruydu. Evlendiğimiz vakitlerde nikah şahidim olarak seçtiğim Dilek'in böyle sivri dilli olması bazen tartışmalara sebep oluyordu. Aslında çok sık görüşmemeye karar vermiştim ama bu defa da ona haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Annem ve babamın boşandıktan yıllar sonra bile yaşattığı mal kavgalarında bana destek olmuştu. Kendisi bir avukattı. İş hayatımda karşılaştığım bazı sorunları da onunla beraber aşmıştım. Üniversiteyi erken bitirdiğim için bir şirketin teklifiyle hızlıca iş hayatına başlamıştım. Parayı hızlı elde ettiğim için de kendimi tok hissediyordum. Bu yüzden imza atmakta cesur davranıyordum. Başıma gelen birkaç bela, insaflı davrandığım için olmuştu. Bu süreçte dava işini Dilek'le halletmiştik. Vefasızlık bana yakışmazdı. "Bekarlık kendi tercihi." "Hemen de arkadaşını savun. Ben kimim ki?" "Saçmalama istersen Ender. Onu savunmuyorum. Bazı sözleri... Hareketleri, biliyorum sorunlu. Muhatap olmak zorunda değilsin onunla. Zaten ben hiç anlayamıyorum. Arkadaşımla yalnız görüşemiyoruz ki. Hep bir yerlerden çıkıyorsun." Omuz silkti Ender. "Boşversene." dedi ellerimi tutarken. Parmakları, ellerimin üzerinin okşadığında, yüzünde manidar bir gülüş vardı. "Nasıl, beğendin mi hediyeni?" "Şaşırdım." "Bu kadar mı?" "Ne bu kadar mı?" Gözlerini devirdi. "Teşekkür edersin diye düşünmüştüm. Kocan senin için bir set aldı, farkındasın değil mi?" ellerimi bir anda bırakıp geriye yaslandı. Elektronik sigarasını aldı yeniden. "Bazen çok ilgisiz oluyorsun." "İlgisizlik değil, sadece şaşırdım işte. Teşekkür ederim. Ama öyle bir anda, hiç bahsetmeden aldın. Bu yüzden... Sanırım bundan dolayı şaşırdım." "Sürpriz işte Esra." Sürpriz... Bunca yıl sonra yerine gelen altınların sebebini sorgulayamadım. Gözlerim aheste bir şekilde bileğime taktığına giderken, sessiz bir soluk alıp çayımı içtim. * Akşam saatlerinde Milhan'ı etütten alıp Ender'le birlikte eve geçmiştik. Fakat beklenmedik bir şekilde ablası Hümeyra, henüz hâlâ evdeydi. Genelde kardeşiyle karşılaşmamak için erkenden giderdi. "Bilerek mi bekledin bu saate kadar?" "Şeytan görsün yüzünü," dedi bağırarak. "Annem kalmamı istedi. Yoksa senin o iblis sıfatınla karşılaşma niyetim yoktu. Şu zavallı kıza biraz yardım edeyim dedim. Nasıl bir pintisin sen! Eve hasta bakıcı tutsana, hayvan herif!" Kaşlarını çatan Ender, çıkardığı ceketi yere fırlatıp ablasının üzerine yürüdü. Kolundan tutup mani olmaya çalışsam da kâr etmedi. "Ağzını topla! Sen ortalıkta f*hişe gibi dolanıyorsun, bir kere bile anneni eve alıp bakmayı düşünmüyorsun, bir de bana akıl mı veriyorsun!" Başımı hızla odaya çevirdim. Yaşlı kadın, ağlayarak çocuklarını dinliyordu. Koşar adım kapıyı kapatıp Milhan'ı da odasına kaçırdım. Zira bu kavga kolay kolay biteceğe benzemiyordu. "Anne, babam neden halama ayıp söz söyledi?" "Milhan'cığım, oyun oynamak ister misin? Senin için aldığım küçük kamyonları gördün mü?" Çocukların dikkatinin çabucak dağılması daima beni memnun ederdi. Milhan hızlıca oyuncaklarına koşarken, ben odadan çıkıp kavganın merkezine döndüm. "Hümeyra abla... Ender! Lütfen bağırmayın, Nuray anne her şeyi duyuyor. Ayıp olacak, lütfen." "Sen karışma!" diye gürledi Ender. Ablasına parmak sallayarak düşmanına bakarcasına çatık kaşlarıyla bağırdı: "Ne işe yaradın ki bugüne dek, bir de bana akıl vermeye çalışıyorsun! Allah belanı versin! Defol git evimden!" Hümeyra abla, üstüne ceketini takarken söyleniyordu. "Allah senin belanı versin! Kimse senin kölen değil. Bu kızcağız, iki yıldır annemin temizliğiyle kendi başına uğraşıyor. Ben bir kere yaptım, ikrah ettim! Kimse kimsenin pisliğini temizlemek zorunda değil. Parana kıy da bir hasta bakıcı tut!" Kapıyı açan Ender, ablasının yakasından tutup onu dışarıya itti. "Çık git!" bir kere de göğsünden ittikten sonra bağırarak kapıyı kapattı. "Defol git evimden!" Dışarı çıkan Hümeyra ablanın arkasından, yoğun bir sessizlik oluştu. Ender yatak odasına girip kapıyı örttü. Bense vestiyere yere düşen ceketi asarak birkaç saniye nefeslenmek için vestiyer dolabının üzerine oturdum. Tam karşımda ayna vardı. Tepeden topuz yaptığım saçlarımı açtım. Ellerimle düzelterek kendimi izledim birkaç dakika boyunca. Hiçbir şey düşünmeden. Bu kırıcı kavganın arkasından Nuray annenin ne kadar mahcup olacağını tahmin edebiliyordum. Ona neden bakıyordum? Sanırım hiçbir çıkar gözetmiyordum. İyilik, iyiliktir. Ender’in birini tutması elbette benim de işime gelirdi. Bunu daha önce teklif de etmiştim. Bu konuda hassas olduğunu, eve bir başkasını alamayacağını söylemişti. Öte yandan Nuray anne de benim kendisine bakmamdan pek hoşnut değildi. Kızlarından birinde kalmak ona daha iyi gelecekti. Tabii... Kızları kabul ederse... Ne yazık ki, hiçbiri Nuray anneyi evine almıyordu. Ayağa kalkıp mutfağa geçtim. Ender böyle zamanlarda sessizlik içinde oturmayı daha çok severdi. Bense akşam yemeğine geçmiştim. Milhan'ın sevdiği tavuklu pilavı yapmak için harekete geçtim. Düdüklüye koyduğum tavuk butların pişmeye bıraktım. "Ben çıkıyorum!" "Ender?" "Çıkıyorum, biraz kafa dinlemem gerek." Arkasından öylece bakakaldım. Ablasıyla tartıştığı her vakit böyle geriliyordu. Bir şey diyemedim. Gitmesine engel de olmadım. Bazen benim de başımı alıp gidesim geliyordu. Sadece biraz... Dinlenmeye ihtiyaç duyuyordum. Payıma mutfak düşmüştü bugün. Salata için gerekli malzemeleri doğradım. Pirinci ıslattıktan sonra mutfak masasına oturup telefonumu elime aldım. sss adresim birkaç ay önce hata vermişti. Kullanamadığım için Ender’in gmailine bağlanmıştım. "Şu mücevher sayfaları..." Bir kere araştırmaya kalmasın, internet hemen karşımıza reklam olarak çıkarıyordu aradığımız şeyleri. Mücevher sayfaları, pahalı markalar... Tebessüm ettim. "Demek altından daha fazlası gelecek." Bu markadan bir çantam vardı. Uzun süre önce, kendi maaşım varken almıştım. Şimdi görmek hayal gibiydi. Güldüm yeniden. Sosyal medyaya uğradım bu kez de. Birkaç arkadaşım beraber tatile çıkmıştı. Gönderiyi beğenerek aşağıya kaydırdım. Dilek de sosyal medyayı fazlasıyla aktif kullanıyordu. Hikayesine yeni bir resim attı. Bu kez elinde az önce bahsini ettiğim markadan bir çanta vardı. Çantanın üzerinde ise kırmızı bir kalp emojisi. Yeni görüştüğü kişiden olmalıydı. Beğenip geçtim. Birkaç saat sonra akşam yemeğine geçtik. Nuray annenin yanına kurmuştum masayı. Doğrusu onu yalnız bırakmayı hiç sevmiyordum. Milhan da büyüklerimiz konusunda hassas yetişiyordu böylelikle. "Ender yok mu?" "Yok anne. Hümeyra ablayla tartışınca, biraz hava almak istedi sanırım." Yaşlı kadın başını salladı yalnızca. Oğlumun sessizliği ise hiç hayra alamet değildi. Elimi alnına götürdüm. "Ateşin var Milhan. Kendini nasıl hissediyorsun?" "Boğazım acıyor," derken elini boğazına götürdü. "Biraz da burnum akıyor." "Neden bana söylemedin?" "Çok mu var ateşi?" Başımı salladım onaylamak için. "Bir duş aldırayım, belki geçer. Ama önce yemeğimizi bitiriyoruz, tamam mı?" Neyse ki Milhan yemek konusunda hiç zorlamazdı beni. Önüne konulan her şeyi afiyetle yerdi. Bu huyunu çok seviyordum. Tabağını silip süpürdükten sonra banyoya geçtik. Girmeden evvel de Ender'i aradım, fakat açmadı. "Anne, titriyorum," diye mızıldamaya başladı Milhan. "Tamam patron bebek! Hemen ısıtacağım seni." Dişleri birbirine çarpıyordu. Ateşi de fena halde yükselmişti. Ilık duşun altında tuttuğum Milhan'ı çıkarıp bir güzel kuruladım. Üstünü giydirerek yatağına yatırdım. Ender'i tekrar aramaya karar verdim. Telefon çalsa da açılmadı. "Üstümü örtsene anne. Çok üşüyorum. Donuyorum." "Yok Milhan, bu böyle olmayacak. Kalk haydi. Kalk gidelim." "Doktora mı?" dudakları büzüldü hemen. En son gittiğimizde iğne vurulduğu için yine öyle olacağını düşünmüştü belli ki. "O kadar da üşümüyordum. Gitmeyelim." diye mızıldayarak yorgana sarıldı. "Olmaz Milhan, tir tir titriyorsun, bu şekilde geçiremeyiz geceyi." "Babam gelsin. Birlikte gidelim." Derin bir nefes aldım ve Ender'i yeniden aradım. Ulaşamıyordum. Mesaj attım sonrasında görür diye. Fakat işin sonunda, otoparka inip arabaya binmek zorunda kaldım. Neyse ki aracı almamıştı. Neredeydi bu adam? Gerçekten de sinirlenmeye başlamıştım. Arka koltukta ateşten dolayı titreyen Milhan inim inim inlerken, babasının bu saatte henüz hava alma işini bitiremediğini düşünmek sinirlerimi bozmuştu. Direksiyonu kırıp hızlı bir şekilde hastaneye ulaşmaya çalıştım. Kısa sürede de ulaştık. Neyse ki trafik yoktu. Milhan yürümekte zorlanınca onu kucağıma aldım. Yaşıtlarına göre uzun bir çocuktu. Neyse ki annesi de uzundu. Taşımakta güçlük çekmemiştim. Acilden girdiğimiz hastanede kanını aldılar. Doktor geri döndüğünde, işlerin basit bir griple geçiştirilmeyeceğini anlamıştım. "Enfeksiyonu çok fazla. Bugün müşahede altında tutalım ufaklığı. Olur mu annesi?" "Tabii, ne gerekirse... Yapalım lütfen..." dedim hüzünle. Ender'in telefonuna bıraktığım neredeyse otuz arama, bir o kadar da mesaj vardı. Bu defa onu kolay affetmeyecektim. Nuray anne de tek başına kalmıştı. Öyle ters bir durumun ortasındaydık ki, hangi biriyle ilgileneceğimi bilememiştim. Hastaneye yatırılan Milhan'ın ateşini düşürmeye çalışıyorlardı. Bir mesaj daha bıraktım Ender'e. "Şuanda Milhan'ın yatışını yaptılar. Neredesin Ender! Enfeksiyonu yüksekmiş, annen evde tek başına! Telefonuna bakmayacak kadar sorumsuz musun sen!" "Anne..." diye titreyerek elini uzattı Milhan. "Çok üşüyorum. Yeter. Eve gidelim." Elinin üstünü öpüp yanına oturdum. "Bugün burada kalacağız canımın içi. Seni iyileştirecekler. Sonra da evimize döneceğiz." "Babam neden gelmiyor?" "Bilmiyorum oğlum," dedim soluğu burnumdan alırken, "Bilmiyorum." Artık korkmaya başlamıştım. Başına bir hal gelmiş olabilir miydi? Bu kadar uzun süre dönüş yapmaması hiç normal değildi. O sinirle çıkıp... Kaza falan yapmış olmasın, dedim içimden. Kaşlarımı çattım. Geceyi hastanede, bir başımıza geçirdik. Sabaha kadar tekli koltuktaydım. Milhan'ın iniltisini duydukça gözümü açmıştım. Sürekli telefona bakıp durmuştum. Sabahın ilk ışıklarında ise, odanın kapısı aniden açıldı. Ceketi, gömleği dağınık... Saçları uçuşur vaziyette... Burnuma dolan alkol kokusuyla beraber Ender'di bu gelen. Milhan uyanmadığı için ayağa kalkıp karşısına geçtim. "Nasıl bu kadar sorumsuz olabilirsin!" Bağırışımla beraber Ender'in yakalarından kavrayıp onu dışarıya ittim. Gözleri yatakta uzanmakta olan oğlundaydı. "Esra..." diye nefes vererek sarıldı bana. "Esra, ben çok kötüyüm. Ben... Çok kötüyüm... Özür dilerim, yemin ederim ki hiçbir mesajı da aramayı da görmedim. Kafam atınca meyhaneye gittim. Arkadaşlar falan vardı. İçip sızmışım özür dilerim. Çok üzgünüm." Onu itmeme izin vermiyordu. Sinirimi çıkaramamıştım bile. "Milhan perişan oldu. Sürekli seni sorup durdu, başına bir iş geldi sandım! Annen de evde tek başına kaldı, kadıncağız ne yaptı, onu bile bilmiyorum!" Omuzları sarsılan Ender... Ağlamaklıydı. Ben kendinden ayırarak gözlerini kapattı. Tam anlamıyla haykırarak ağladığını söyleyemezdim. Fakat dolu gözleri, bir yağmurun çiseleyeceğini çoktan fısıldamıştı. "Yapma," dedim öfkeyle. "Ağlayacak bir şey yok! Yapma bunu." "Görmedin mi Esra!" diye bağırırken gözleri kanlanmıştı. "Ben buyum işte! Benim hayatım bu... Babam bizi bıraktı bırakalı anneme hep ben bakıyorum. Kardeşlerimin bana haksızlık ettiğini görmüyor musun? Hazmedemiyorum! Ben bunları hak edecek ne yaptım, ha! Ne yaptım!" Hastane koridorundakiler bize bakarken tedirgin oldum. Öfkem henüz geçmese de Ender'in omzunu sıvazladım. "Böyle yapma. Sakin olmaya çalış. Kavga seni sarstı, biliyorum ama-" "Hayatım boyunca hep ailem için çalıştım. Onlar için her işi yaptım ama karşılaştığım şey nankörlük. Esra, benim senden başka kimsem yok ki. Şöyle bir bak etrafımıza. Senden başka kimse beni düşünerek bir şeyler yapmıyor." Konu ne zaman buraya gelmişti, bilmiyordum. Ender, ellerini bana sararken yine zarureten karşılık verdim ona. Daha önce de ailesiyle ilgili yaralarından bahsetmişti. Kırgınlığını bile bile üzerine gitmek istememiştim. Duyduğum hüzünle sırtını sıvazlarken, beni ondan ayıran şey, çalmakta olan telefonu oldu. Ekranı kendisine çevirdiğinde, arayan kişinin Dilek olduğunu gördüm. Herkese merhabaaa! YOĞUN BİR SINAV SÜRECİNİ ATLATTIĞIM İÇİN GEÇ GELDİ BÖLÜM, HENÜZ HALA ÖDEVLER VE SUNUMLAR BİTMEDİ, KUSURA BAKMAYIN CANLARIM. Ayrıca müjde! Ocağın ortalarına kadar ÜCRETSİZ OLACAK! ( ben 27 yaşında bir yazarım ve yüksek lisans öğrencisiyim. babadan harçlık dışında ahahah gelir kaynağımı da kitap yazarak elde ediyorum) Namlunun Ucunda Sevda kitabım biter bitmez de bu kitaba günlük bölümlere geçeceğiz. Kitabı YORUMLARA BOĞUUUUN! AHAHAHAH! Göreyim sizi, her yerde FALEZ olsun! Herkes keyifle FALEZ okusun.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD