İhanetin Kasveti

2449 Words
Dilek mi? Neden Ender'i arıyordu ki? "Ne oluyor?" Diye sormama fırsat kalmadan çalıp duran telefonunu fevri bir tepkiyle açıp kulağına götürdü. "Esra'ya ulaştım, beni arayıp durma. Kendisiyle görüş. Sorun yok. Milhan'ı yatırmışlar, ondan bakmamıştır telefonuna." Elimi cebime götürerek telefonuma baktım. Dilek'ten arama gelmemişti. Başımı iki yana sallayarak fısıldadım. "Beni hiç aramamış ki." Bu, ağlamaklı ifadesiyle az önce bana sarılan Ender'i daha da kızdırmıştı. "Ne bileyim ben! Arama düşmemiştir, çekmemiştir..." telefonu kapattı. "Bir de Dilek'le mi uğraşacağız? Esra... Ben çok üzgünüm. Affettin değil mi? Beni bağışladığını söyle." Aklımdaki yoğunluktan, bu karmaşayı anlamak güç geliyordu bana. Elimi alnıma vurarak öfke ve bıkkınlıkla nefes verdim. O buradaydı, karşımda. Gece boyunca beklediğim kocam, oğlumun ateşi düştüğünde gelmişti. Buram buram içki kokuyordu ve ben bundan nefret ediyordum. Gençliğimizi anımsatmıştı bu hali bana. Günden güne gözümde... Aciz bir adama evriliyordu. Bir daha asla içkiye bulaşmayacağını söylediği gün, henüz genç bir delikanlıydı. Şimdi yeniden, kendisine musallat olan içki belasıyla kucak kucağaydı. "Önceliğin oğlun olmalıydı. Ablanla kavga ettin diye sorumsuzca dışarı çıkıp içmeye gidemezsin. Defalarca kez annemle... Babamla tartıştım. Hiç eve yansıttığımı gördün mü? Milhan bir kez olsun benim çileden çıkıp evi terk ederek içmeye gittiğimi görmüş müdür Ender?" "Seni seviyorum." dedi bir anda ellerini belime dolayarak. Beni dinlemiyordu. Onda en çok hazetmediğim özellik buydu. Beni dinlememesi... "Bırak lütfen. Eve dön ve temiz bir şeyler giyin. Milhan'a geldiğini söyleyeceğim, merak etme. Annene de bakman gerek, kadıncağız saatlerdir yalnız." arkasını dönüp gitmeye hazırlandığında bu kez sevgi söylemine karşılık vermediğim için huzursuz olmuştum. Bu yüzden ona tekrar seslendim. Fakat yüzümde yumuşama yoktu. "Ender!" "Efendim hayatım?" Gözlerindeki ümit parıltısı, dudaklarımdan çıkacak "Seni seviyorum," sözünü umar gibiydi. İçimden gelmedi. Henüz hala öfkeli olduğum için çenemi diktim ve aklıma gelen ilk şeyi söyledim. "Gelirken Milhan'a ve bana da kıyafet getirir misin?" "Evet. Hallederim, siz... Bekleyin." Koşar adım hastaneden ayrılan kocamı arkasından izledim. Bir yanım ona kıyamıyordu. Babasından dolayı genç yaşta üzerine binen sorumlulukları taşımakta güçlük çekmesi beni üzüyordu. Bir yandan da kendini hala ailesinden soyutlayamayan bir çocuk olduğunu düşünerek ona kızıyordum. Artık biz vardık. Bir eşi... Oğlu vardı. Sekiz yıldır evliydik ama Ender'in son üç yıldır kafasının fazlasıyla dağınık olduğunu fark ediyordum. Bundan önceki yıllarımızda da, sevgili olduğumuz zamanlarda hatalarından sıyrılmaya çalışan genç bir adamdı. Yanlışlarının bilincindeydi. Artık yanlışları hakkında ne söylesem önce fevri bir öfke nöbeti, ardından özür silsilesi görüyordum. Alkole yeniden başlamasına bile sesimi çıkaramamıştım. Benim de hatam var mıydı, diye sorguluyordum. Bir şekilde kendisi için... Ailesi için doğru olanı seçerdi. Değil mi? Hangi aile babası; eşini ve çocuğunu kıymetsiz bırakırdı? "Anne!" Milhan'ın seslenişiyle koşar adım ulaştım yanına. Ateşinden ötürü yüzü kızarıktı. Elimin tersiyle alnını yokladım. "Biraz daha iyisin öyle değil mi?" Başını usulca salladı. "Babam nerede?" "Baban..." gözlerimi yumup derin bir nefes aldıktan sonra devam ettim: "Baban geldi, seni gördü." "Beni neden uyandırmadı ki!" "Sen öyle güzel uyuyordun ki, baban sana kıyamadı. Ben de kıyamadım," ellerinin üzerinden öptüm yine. Doğduğundan beri bu yumuk ellerinden öpmeyi huy edinmiştim. Yaşıtlarına göre uzun ve biraz da toplucaydı Milhan. Gülümsedim haline. "Üzülme, gelecek hemen. Senin için kıyafet getirecek, eve uğradı bu yüzden." Suratı bir türlü gülmemişti. Kollarını birbirine bağladığında açılan damar yolu çıkacak sanıp düzelttim elini. "Neden bizi yalnız bıraktı gece? Ben çok hasta oldum. Çok ateşim çıktı. Buram acıdı... Neden yalnız bıraktı babam bizi?" Boğazını gösteriyordu. Fena bir enfeksiyon vardı vücudunda. Bu yakarışı haksız değildi. Ender'e kızgındım. Bizi yalnız bırakıp içmeye gittiği için fazlasıyla kızgındım. Ancak Milhan'ı, babası tarafından önemsenmeyen bir çocuk olarak hissettirmek istemezdim. Hem bu her zaman olmuyordu. Daha önce... Bu tip bir durum yaşamamıştık. Milhan'ın hastalıkları çoğu zaman evde başa çıkabileceğim şekilde geçiyordu. "Maalesef babanın çok işi varmış gece. Bu yüzden gelememiş. İşleri biter bitmez seni görmeye geldi, bak." "Senin de hep işin oluyor anne. Ama sen hep benim yanımdasın. Geçen gün babamla kayak yaptığımızda düşmüştüm ya hani, o zaman bile sen koşa koşa geldin. Hep iyileştirdin beni." Sıkı sıkı sardığım Milhan'a bir karşılık veremedim. Babana neler olduğunu anlayamıyorum Milhan... Diyemedim. Yalnızca sıcaklığımı verip bağrıma basmakla yetindim. * Taburcu olduktan sonra ilk işim Milhan'ın odasını temizlemek olmuştu. Bunu yapma sebebim odanın dağınık olması değildi. Bir şeylere sinirlendiğim zaman, kendimi temizliğe veriyordum. Nuray anne için bir hasta bakıcı tutmayı düşünen Ender, birkaç saat önce bu kararından vazgeçmişti. Arkadaşlarından birinin babası, bir hasta bakıcı tarafından şiddet gördüğü için bu fikri rafa kaldırmıştı. Hümeyra ablanın kapıya gönderdiği genç kadını da kovalayarak "Bizim bakıcıya ihtiyacımız yok, Esra her şeyi halledebilecek güçte," demişti. Hayatımda ilk defa... Ender'e karşı Hümeyra ablayı destekleyerek kocamın karşısında durmuştum. Büyük bir kavga etmiştik. Epey büyük... Neyse ki Milhan hiçbir şey duymayacak kadar uykuluydu. Şuruplarını içtikten sonra sızıp kalmıştı. Ender ve Hümeyra ablanın kavgası bittiğinde, sıra bize gelmişti. Ona bu işlerin beni artık yorduğunu söylediğimde, "Annem sana yük mü yani, bunu mu söylemek istiyorsun!" diye bağırdı. Önce hayretle başımı salladım. Sağa sola... O kadar hızlı salladım ki, belki kendime gelirim diye düşündüm. "Nasıl yani?" dedim önce. İdrak edemedim. "Ben neredeyse iki buçuk yıldır annene bakıyorum. Hiçbir beklentim olmadı. Hiçbir şey istemedim. Nuray annemin utanmaması için temizlerken gözlerine bakamadım Ender! Bana böyle bir şeyi nasıl söylersin!" diye yükselirken boğazım yırtılırcasına bağırmıştım. Fakat Ender her zamankinden daha farklıydı. Artık kavgalarımızın duygusal ağırlığı, omuzlarımın taşıyabileceği miktardan yüklüydü. "Yaptığın iyiliği başımıza kakacaksan, hiç yapmasaydın güzelim. Annemi bu kadar dert ettiğini bilmiyordum. Çıkıp kafa dinleyeceğim. Biraz daha burada durursam kalbini kırmaktan korkuyorum Esra!" Son cümlesi buydu. Kalbimi kırmadığını düşünerek hava almaya çıkarken, kollarımı sıvadım ve Milhan'ın odasını temizlemeye koyuldum. Kendi odama taşıdığım oğlum daha iyileşmeden, bir de Ender'den böyle sözler duymak; beni fazlasıyla sarsmıştı. Her evlilikte böyle sorunlar yaşanır, derdi büyükler. Bahsettiği sorunlar bunlar mıydı? Büyükler "sorun" derken, eşlerinin kendilerine vurmasından, eliyle olduğu gibi diliyle de yaralamasından bahseder miydi? Yutkundum güçlükle... Gözlerimi yumarak dolabın kapısına tutundum. Bizim terapiye ihtiyacımız vardı. Belki bir aile terapistiyle görüşsek, bir şeyler düzelebilirdi, değil mi? Nuray anne için üzülüyordum ama Hümeyra abla hasta bakıcı fikrini verdikten sonra, hem benden bu kadar utanan kayınvalideme hem de bana, bu işin daha hayırlı geleceğini düşünmüştüm. Dolabın kapağından gelen tiz gıcırtı, düşüncelerimi yarıda keserken beraberinde titreyen telefonum, beni büsbütün kendime getirmişti. Arayan annemdi. Hem de bu saatte. Olacak iş değildi. Gecenin bir vakti annem beni hayatta aramazdı. Dizlerimin feri giderken Milhan'ın yatağına oturup telefonu açtım. Her şey üst üste geliyordu ya; bir de dış kapının sesi duyulmuştu. Ender, kapıdan başını uzatırken, beni arayan anneme seslendim. “Anne? Hayırdır?" Duymayı beklediğimden farklı bir sesi işitince gözlerime bir perde indi. Ender de içeriye girmiş, elindeki elektronik sigaradan nefes çekiyordu. Gözleri üzerimdeydi ama yüzümün halini görünce herhalde seslenemedi. “Esra kızım, ben annenin komşusuyum..." kalbimin atışı, kulaklarımda yankılanıyordu adeta. "Annen fenalaştı kızım. Yere yığılıverdi birden, tansiyonu fena düştü. Ambulans çağırdık ama sen gene de gel bir bak!" Bir an kulaklarımda bir uğultu peyda oldu. "Geliyorum," derken kendi sesimi duyamaz haldeydim. Dünyam yerinden oynamış gibiydi. "Esra ne oldu?" Yüzünde birkaç saat evvelki kavgadan doğan o kaygılı ifade vardı. Pişman gibi görünüyordu sözlerinden. Ancak bunu düşünecek halde değildim. Bana doğru yaklaştığında, burnuma gelen koku bütün cümleleri içimde kitledi. Bu bir parfüm kokusuydu. Keskin, yabancı, ne ona ne bana ait olmayan bir kokuydu. Burun delikleri hafifçe genişleyince, Ender gömleğini kaldırıp kendini kokladı. "Aptal sekreterin ucuz parfümü ofisin her yanını sarmış. Bir de hizmetli oda kokusu getirtmiş Dubai'den. Patron aldırmış daha doğrusu... Arayan kimdi?" Bir anlık duraksayarak gözlerimi üzerinden ayırdım. Telefon, kulağımdan aheste bir şekilde düşmüştü. “Ne oldu Esra, korkutma beni!” dedi Ender tedirgince kolumdan tutarken. Aklım neye takılmalıydı? Annemin fenalaştığı haberini aldıktan sonra, burnuma gelen bu çirkin kokulara anlam yüklemeli miyim? Aptal sekreterin ucuz parfümü... Benim midemin orta yerine koca bir şüphe koru ekmişti. Alev alev tüten bu kor, bütün göğsümü dumana bulamıştı. “Annem…” dedim fısıltıyla. Önce sesimi duyuramadım Ender'e. Sonra gözlerimi yerden almadan devam ettim. “Annem fenalaşmış, komşusu aradı. Tansiyonu düşmüş. Oraya gitmeliyim." Elindeki elektronik sigarayı yatağa fırlattı ve bir anda ciddileşti. “Ne diyorsun sen Esra? Ambulans çağırmışlar mı! Durumu ne? Hemen gidelim, niye bekliyoruz?" Milhan’ı da odasından alıp otoparka kadar koşturdu beni. Arabaya bindiğimizde dişlerim birbirine çarpıyor, biricik annemin başına bir şey gelirse ne yaparım, diye düşünmekten korkuyla titriyordum. Sırtındaki kalın montu çıkaran Ender, omuzlarıma sererken; arka koltuktaki oğlumuzu da kontrol etmeyi unutmadı. Yol boyunca sustuk. Camdan dışarı bakıyordum ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Hastaneye son kaldırılışında kalp damarlarından birinin tıkalı olduğunu tespit etmişlerdi. Stent takılmıştı ama o günden sonra sağlığı yerine gelmemişti bir türlü. Ya şimdi... Bırakıp giderse beni? Titreyen dudaklarımı zaptedebilmek için ısırdım. “Esra, akşam söylediklerim için... Özür-" “Şimdi değil,” dedim, yönümü ona çevirmeden. “Lütfen, şuanda bunu konuşmak istemiyorum Ender." Sesimde ne öfke vardı ne de yumuşaklık. Yorgunluk, kırgınlık ve belki ertelenmiş bir hesabın çirkin kaygısı... Kulaklarımda "Aptal sekreterin ucuz parfümü" sözü dönüp dolaştığı için kendimden de nefret ediyordum. Annem bu haldeyken, bu saçma fikirlerin içinde boğulacak mıydım? “Ben seni kaybetmek istemiyorum. Biliyorum, bazen öfkeli davranabiliyorum ama... Yemin ederim ki telafi edeceğim. Tamam mı? Kendimize çeki düzen verelim Esra. Sonra... Bir yolunu buluruz, yolumuza devam ederiz. Seni kırmak-" "Ender, bunu konuşmak istemiyorum." Annemin evinin önüne çoktan gelmiştik. Arka koltukta yatmakta olan oğlumu almadan araçtan indim. Evin önüne gelen ambulansa doğru koşarken, Ender de Milhan'la beraber peşimden geliyordu. "Anne! Annem orada mı? Anne!" Sağlık çalışanı beni kapıda karşıladı. Son derece rahat görünüyordu, bu az da olsa içimi ferahlatmalıydı, değil mi? Korku içindeydim. "Hanımefendi, annenizin durumu iyi. Endişelenmeyin. Ufak bir tansiyon düşüklüğü yaşamış o kadar. Daha önce de evine geldik teyzemizin. Biraz hastalık hastası sanırım. Böyle durumlarda hastaların yalnız bırakılmaması en iyi seçenektir. Geçmiş olsun." Görevlinin söylediği söz nabzımı düzene sokarken, elimi yüreğime koyup derin bir nefes aldım. İyi olacaktı. Bir süre onunla kalsam... Çok daha iyi olacaktı. * "Geçmiş olsun Kadriye anne. Getir... Getir elini öpeyim..." Ender, ısrarcı bir tavırla annemin eline sarıldı. Her ne kadar elini geri çekse de Ender'in öpme ısrarından kurtulamadı. "Dur Ender'ciğim, dur. İyiyim, kendime geldim. Öpmene gerek yok, dur." "Olur mu hiç öyle? Sen bana Esra gibi bir eşi dünyaya getirdin. Allah da sana uzun ömürler versin." Annem damadını çok severdi. Kim böyle tatlı dilli bir adamı sevmezdi ki? Öfkelendiğinde dilinden dökülenleri yalnızca ben biliyordum sonuçta. Kimse ihtimal vermezdi Ender gibi birinin yeri geldiğinde ne kadar kırıcı olabileceğine. Kollarımı birbirine bağlayarak hareketlerini izledim. Sanki hiç kavga etmemişiz, bana o ağır sözleri etmemişçesine annemin yanına oturmuş, ona bu iltifatları ediyordu. Ayağa kalktı. "Sağ ol oğlum, Esra'yı hemen yetiştirdin. Siz olmasanız, ben ne yapardım?" "Esra birkaç gün sende kalsın. Milhan'ı da seversin, iyi gelir sana." Anneme ettiği teklif sırasında keyifli bir gülümseme vardı yüzünde. Bana döndü. "İster misin kalmayı güzelim? Hani aşağıdaki sağlık çalışanı da dedi ya, anneni yalnız bırakma, diye. Tabii sen bilirsin. Sen nasıl istersen öyle olsun." "Kalacağım," dedim soğukça. Affetmiş değildim. O da bunun pek de güzel farkındaydı. "Seni kapıya kadar geçireyim." Birlikte koridoru aşmadan önce, Milhan'ı öpüp kokladı. Başını da okşayarak konuştu: "Biraz anneanneyle kalın, tamam mı? Birlikte boyama yaparsınız." "Sen gidecek misin baba?" "Evet. Ama annen burada kalacak. Birkaç günlüğüne... Canın sıkıldığında beni ara." "Ama baba... Sen anneme çok bağırdın bugün. Ben şakacıktan uyumuş gibi yaptım. Ama her şeyi duydum. Hümeyra halama da bağırdın." Annemin yanında Milhan'ın ağzından kaçırdığı sözler, Ender'i fazlasıyla tedirgin etti. Fakat unuttuğu bir şey vardı: Annem her ne olursa olsun damadını savunur, onun iyiliğini ona buna anlatır dururdu. Milhan'ın söyledikleri, annemin bir kulağından girip diğerinden çıktı. Ender, oğlunu bir kere daha öperken kaçamak bir bakışla annemi yokladı. Yüzündeki endişeli gülüşle cevap verdi. "Oğlum sen uyumuşsun da rüya görmüşsün. Şimdi de bir güzel yatıp uyu tamam mı? Anneni üzme," dedi Milhan'ı susturmak için. Dış kapıya kadar geçirdim Ender'i. Gitmeden önce bana yaklaşıp öpmek üzere davrandı. Başımı biraz geriye çektim ve dudaklarımı gergince birbirine bastırdım. "Gitsen iyi olur. Geç oldu, yarın işe erkenden gideceksin. Dolapta yemek bıraktım. Kahvaltı için de fırında poğaçalar var. Nuray annemin hapları... Öğleden sonra. Gün içinde ona bakması için-" "Esra... Güzelim..." diyerek ellerimi tuttu. "Bana bırak, tamam mı? Sorun yok. Bir süre annenle kal. Evden bir şeye ihtiyacın olursa gelmene gerek yok, bana haber ver. Ben getiririm. Zaten annemi de bir süre ablama bırakacağım. Daha doğrusu onlar almaya gelecek." "Hümeyra abla kabul eder mi?" "Etti." dedi net bir şekilde. "Senin evde olamayacağını söyleyince, geçici bir süreliğine bakarım, dedi. Kocası da iş seyahatine çıkmış zaten. Sen hiçbir şeyi düşünme." Derin bir nefes aldım. Evin halinden ziyade, Nuray anneyi düşünüyordum. Zavallı kadının zaten mahcubiyeti boyunu aşmıştı. Her göz göze gelişimizde utanarak başını eğiyordu. Her şey üst üste geliyordu. Her şey! Kendimi o kadar yorgun, o kadar bitkin hissediyordum ki; bir an önce yatıp uyumak istiyordum. "Sarılmayacak mısın bana?" "Ender, bugün söylediklerini unutmuş gibisin. İstiyorsun ki sen hava alıp geldiğinde, ben de işittiklerimi hızlıca unutabileyim. Öyle kolay olmuyor." "Biliyorum... Biliyorum," dedi bana sarılırken. Ellerini belime doladı. Bu acayip neşesine bir anlam veremiyordum. Bir yandan pişmanlık gösteriyor gibiydi, diğer yandan garip... Tuhaf bir neşesi vardı. Huzursuz edici... "Her şeyi onaracağım." boynuma bir öpücük bırakırken ıslaklığı tenimi ürpertti. Belimdeki elleriyle beni bedenine daha çok bastırdı. Boynuma, yanağıma... Dudaklarının yüzümde ulaştığı her noktaya bir öpücük bıraktığında öylece bekledim. En son dudaklarımın üzerine geldi. Gözlerim ifadesizce bakıyordu. "Eve dönmeni bekleyeceğim. Seni mutlu etmek için fikirlerim var." İma ettiği şeye basit bir tebessümle baş salladım. "Git artık. Geç oldu." dedim kapının kenarına yaslanıp. Ender, oldukça keyifli bir şekilde koridoru aşıp apartmandan çıktı. Arkasından birkaç dakika daha baktıktan sonra, içeriye girdim. Bir sonraki güne ulaştığımızda, Milhan kendini daha iyi hissettiği için onu okula götürmeye karar vermiştim. Annemin evini temizleyip onun için yemek hazırladım. Ocağa bıraktığım tencerelerin ağzını kapattım ve üstümü başımı değiştirerek kirlileri bir poşete bastım. Ender "Benden iste," demişti ama alt tarafı eve uğrayıp alacaktım. Zaten iş yerinde son zamanlarda fazla yoğunlardı. Onu meşgul etmek istemiyordum. Bir yandan Milhan'ı okuldan alır, diğer yandan evi kontrol ederim diye düşünerek çıktım yola. Ender, aracı bana bırakmıştı. Kendisi taksiyle dönmüştü eve. Bu yüzden Milhan'ı aldıktan sonra aracı otoparkta bırakarak asansöre yöneldim. Yorgunluktan mıdır, nedir... Nabzım bugün biraz hızlı atıyordu. Aynadan kendime baktım. Uzun saçlarım belime kadar serilmişti. Milhan'ı doğurduktan sonra kayınvalidem genelde doğum yapan kadınların saçları dökülür, seninkiler iyice çoğaldı demişti. Tebessüm ettim saçlarıma bakarken. İçimdeki huzursuzluk hissine rağmen, saçlarımın bu dalgalı ve hoş görüntüsüne kapılmıştım asansör yukarıya çıkana kadar. "Anne, karnım ağrıyor!" dedi Milhan mızıldayarak. "Tuvaletim geldi." "Tamam oğlum, ben kıyafet alırken sen de tuvalete girersin." saçını okşayarak son kez aynaya baktım. Üstümdeki bu beyaz fisto elbiseyle tıpkı yazlıktaki günlerimizdeki gibi hissetmiştim. Asansörün kapısı açılınca gözlerimi aynadan aldım. Milhan'la birlikte evin kapısına yöneldik. Göğsümdeki o tuhaf sıkışıklık henüz hala gitmemişti. Anahtarı deliğe sokup kapıyı açtığımda, bu sıkışıklığın sebebi, kör bir hançer gibi saplanmıştı göğsüme. Zira kulağıma gelen sesler, işte gerçek manada dünyamı başıma yıkmıştı! "Ender! Ender... Kapıyı duydum! Kapı açıldı!" "Yanlış duymuşsundur. Esra annesinin yanında bebeğim. Bugün her zamankinden daha heveslisin! Üç yıldır ilk defa bizim evde buluştuğumuzdan mı bu heyecanın Dilek?" Not: Lütfen bolca yorum atmayı unutmayın! GÜZEL yorumlarınız, her zaman motivasyon sağlar. Psikolojik tahliller yaptığım bu eseri, size sunmaktan onur duyarım. :') OCAK AYININ ORTASINA KADAR VIP OLMAYACAK. OCAK AYININ ORTASINDA VIP GEÇECEĞİZ, BİLGİNİZ OLSUN. SONRA DEMEDİ DEMEYİN KIYMETLİ OKURLARIM.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD