KIRMIZI RUJ VE SOĞUK KAN
İstanbul, gece yarısından sonra maskesini düşürürdü.
Galata’nın dar sokaklarında sis, tarihi taş duvarlara yapışır; neon ışıkları, yağmur birikintilerinde kırılırken şehrin nabzı yavaşlar, ama asla durmazdı. Yeraltındaki o seçkin barda ise zaman, pahalı viski kokuları ve fısıltılar arasında donmuş gibiydi. Cam bardakların çıkardığı ince sesler, arka planda çalan caz melodisine karışır, zengin iş insanlarının ve gizli anlaşmaların yapıldığı bu mekânda kimse gerçeği konuşmazdı.
Kaan Arsen, köşedeki deri koltuğunda otururken tüm bunları bir cam fanusun arkasından izliyormuş gibi hissederdi.
Otuz dört yıllık hayatı, bir düzenden ibaretti. Sabah beşte kalkar, yedi buçuğa kadar spor yapar, sekizde Arıkan Holding’in merkezi binasına girer, gece yarısına kadar kriz yönetir, ardından bu bara sığınırdı. Duygularını çoktan kilitlemişti. Zayıflığa yer yoktu. Hele ki aşka… Aşk, dengeyi bozan, kararları bulandıran, en soğuk zihinleri bile zehirleyen bir hastalıktı. Kaan, o hastalığa asla yakalanmamıştı. Ta ki bu geceye kadar.
Kapı açıldığında rüzgâr bile sustu. Ya da Kaan öyle sandı.
İçeri giren kadın, bardaki gürültüyü görünmez bir el gibi dindiriverdi. Siyah, vücudunu saran ipek elbisesi, omuzlarından aşağı dökülen gece kadar koyu saçları ve dudaklarındaki o kızıl… Hayır, kızıl değildi. Taze kan rengiydi. Kadın yürürken başlar otomatik olarak ona döndü. Pahalı takım elbiseli adamlar, viski kadehlerini havada tuttu; barmen, mendil silmeyi unuttu. Ama o kimseye bakmıyordu. Gözleri, altın rengi bir pusuya dönüşmüşçesine, doğrudan Kaan’a kilitlenmişti.
Kaan’ın elindeki kristal kadeh havada asılı kaldı. Nefesi daraldı. Bu bir çekim değildi. Bu, damarlarında dolaşan ilkel bir çağrıydı. Sanki kanı, yüzyıllardır beklediği bir şeye doğru akmaya başlamıştı.
Kadın, Kaan’ın karşısındaki boş tabureye oturdu. Yaklaştıkça hava soğudu. Parfüm kokusu yoktu. Onun yerine, yağmurun toprağa değdiği anın, eski kütüphane raflarının ve… hafif bir metalin, demirin kokusu vardı. Kan.
“Yalnız oturuyorsun.” Kadının sesi, kadife üzerinde kayan keskin bir bıçaktı. Aksanı yoktu. Ya da Kaan, o aksanın hangi şehre ait olduğunu çözemedi.
“Alışığım.” Kaan’ın kendi sesi bile yabancı gelmişti kulağına. Kalbi, metronom gibi düzenli atan o soğuk makine, ilk kez ritmini şaşırmıştı. Göğsünün ortasında, sol kaburgasının altında tuhaf bir sızı vardı.
Kadın gülümsedi. Ama o gülümseme dudaklarından öteye geçmedi. Gözlerinde binlerce yıllık bir açlık, dipdiri bir boşluk vardı. İnsan gözlerinde olması gereken o canlı parıltı yerine, kadim bir yalnızlık saklıydı.
“Adın ne?” diye sordu Kaan. Sesi, istemeden kalınlaşmıştı. Boğazı kurumuştu.
“Selin.”
Kaan elini uzattı. Profesyonel, mesafeli bir jest. Yıllarca iş masalarında, pazarlıklarda, düşmanlarını ezdiği anlarda yaptığı hareket. Ama parmak uçları Selin’inkilere değdiği anda…
Dünya, bir anlığına durdu.
Kaan’ın parmaklarından başlayan bir elektrik dalgası, kolundan omzuna, oradan da göğsüne doğru fırladı. Acı değildi bu. Yakıcı bir şoktu. İçinde otuz yıldır biriktirdiği buz duvarları, tek bir dokunuşla çatlamaya başlamıştı. Gözlerinin önü karardı, sonra keskinleşti. Selin’in cildi, mermer gibi soğuktu. Ama Kaan’ın teni, onunla temas ettiği yerde alev almış gibi yanıyordu. Damarlarındaki kan, sanki kendi kendine hareket ediyormuş gibi kabarıyordu.
Selin ise… titredi.
Kadın, refleks olarak elini çekti. Gözlerindeki altın parlaklık, anlık bir kırmızıya döndü. Sanki içgüdüsel bir avcı, avını gördüğünde irkilen gibi. Nefesi kesildi. Yüzyıllardır unutduğu bir duygu, göğsünün ortasında, sol kaburgasının altında sızlamaya başladı.
Kalbi. Ölü, kuru, işlevsiz o kas… tek bir kez, gürültülü bir şekilde atıvermişti.
*Bu imkânsız,* diye geçirdi Kaan zihninden. *Kimse bana böyle dokunamaz. Kimse beni böyle… hissettiremez.*
“Sen…” Selin’in sesi ilk kez titredi. Dudakları aralandı, keskin diş uçları kısacık bir anlığına görünüp kayboldu. “Senin kanın…”
“Ne?” Kaan öne eğildi. Masadaki viskiyi çoktan unutmuştu. Tüm odak noktası, bu gizemli kadındı. “Ne oluyor bana?”
Selin ayağa kalktı. Hareketleri insanüstü bir akıcılıkla doluydu. Yer çekimi, onun için bir öneriden ibaretti. Topukları yere değmiyor muydu? Kaan emin olamadı.
“Benden uzak dur.” Geri geri adım attı. Gözlerindeki o kızıl parlaklık, yeniden altına dönmüştü ama içindeki fırtına dinmemişti. “Benim yakınıma bir daha gelme, Kaan Arsen.”
Kaan’ın tüyleri diken diken oldu. Adını söylememişti. Kimseye, hiçbir yerde. Bu bara ilk kez geliyordu. Güvenlik, yüz tanıma sistemleri, gizli kamera… Hiçbir şey sızdırmazdı.
“Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu, ayağa kalkarak. Sesi, bardaki gürültüyü kesen bir komut gibiydi.
Ama kadın çoktan gitmişti. Kalabalığın içine, gölgelerin arasına karışmıştı. Sanki hiç var olmamış gibi. Sadece havada kalan o metalik koku ve Kaan’ın parmak uçlarında yanan soğukluk, onun gerçek olduğunu kanıtlıyordu.
Kaan, masadaki kristal kadehe baktı. Elindeki buz erimişti. Ama bardağın kenarında, Selin’in parmaklarının değdiği yerde, ince buz kristalleri oluşmuştu. O soğukluk, hâlâ parmak uçlarında yanıyordu. Sanki tenine işlenmiş bir mühür gibiydi.
Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranın soğuk ışığı yüzüne vurdu. Güvenlik şefini aradı. Sadece bir zil sesi.
“Arda.”
*“Buyurun efendim.”* Sesinde her zamanki profesyonel soğukluk vardı. Ama Kaan, tonundaki hafif gerginliği fark edebiliyordu.
“Selin adında bir kadın. Siyah ipek elbise, uzun koyu saç, yaklaşık bir yetmiş. Galata’daki ‘Velvet’ barda, şu an çıkış yaptı. Onu bul. Dijital iz, yüz tanıma, sokak kameraları… Şehirdeki her merceği kullan. Kimlik kaydı, vergi numarası, pasaport… Ne bulursan getir.”
*“Hemen başlıyorum. Ama efendim, bu saatte ve o semtte kamera açıları sınırlı. Üstelik ‘Selin’ çok yaygın bir isim. Filtreleme yapmamız gerekecek, bu da zaman al—”*
“Dün,” diye kesti Kaan. Sesi, buzdan daha soğuktu. “Onu dün bulmanı istiyordum. Saat kaybetme.”
*“Anlaşıldı. Harekete geçiyorum.”*
Telefon kapandığında, Kaan camdan dışarıya, İstanbul’un sisli silüetine baktı. İçinde tuhaf bir boşluk, tarifsiz bir açlık vardı. Sadece bir dokunuştu. Sadece birkaç saniye. Ama otuz dört yıldır ilk kez… yaşıyormuş gibi hissediyordu. Sanki vücudu, uzun süredir unuttuğu bir dili yeniden öğrenmeye çalışıyordu. Ve o dil, tehlikeliydi.
Barın kapısından çıktığında yağmur, yüzüne çarpıyordu. Şoförü, siyah Mercedes’in kapısını açtı. Kaan içeri oturduğunda, camlar otomatik olarak kapandı. Dış dünyayla bağı kesildi. Ama içindeki yangın dinmedi.
*“Selin…”* diye fısıldadı. İsim, dilinde garip bir tat bırakıyordu. Tuzlu. Metalik. Bağımlılık yapıcı.
Araba, Beşiktaş’a doğru yola çıktığında, Kaan gözlerini kapattı. Karanlığın içinde, Selin’in gözlerindeki o altın-kırmızı parlaklık yeniden belirdi. Ve o an, Kaan’ın zihninde tek bir düşünce yankılandı: *Onu bulacağım. Ve bir daha bırakmayacağım.*
---
Barın dışında, yağmurun altında, Selin dar bir arka sokağa saplamıştı. Duvarın gölgesine yaslandı, nefes nefese kalmıştı. Yüzyıllardır nefes kesilmesi diye bir şey yaşamamıştı. Ciğerleri, insan kanının oksijeniyle değil, gece havasıyla doluydu. Ama yine de titriyordu.
Elini kaldırdı. Kaan’a dokunduğu parmaklarına baktı. Parmak uçlarında, o adamın kanının sıcaklığı hâlâ dolaşıyordu. Sadece temas etmişti. Sadece bir an. Ve o bir anda, iki yüz kırk yedi yıldır hissetmediği bir şeyi hissetmişti.
Damarlarında, eski bir yeminin uyanışı.
Gökyüzüne baktı. Bulutların arasından sıyrılan ay, kızıl bir haleyle parlıyordu. İstanbul’un üzerinde, görünmez bir ağ örülüyordu. Ve o ağın ortasında, Kaan Arsen vardı.
“Sen sekizincisin,” diye fısıldadı Selin, yağmur damlaları yanağından süzülürken. Sesi, rüzgâra karıştı. “Ve bu sefer… yemeyeceğim. Dönüştüreceğim.”
Uzaklardan, bir araba motorunun uğultusu duyuldu. Siyah, camları filmli bir araç, sokağın başında durdu. Farlar, Selin’in üzerine doğruldu. Işık, ıslak asfaltta kırılırken, Selin dudaklarını araladı. Korku yoktu. Sadece kararlılık vardı.
Kaan, beklemiyordu. Ama Selin, hep hazırdı.
Çünkü bu bir av değildi. Bu, bir yemindi. Ve yeminler, kanla yazılırdı.